Giriş
Bir şahsiyete ve eserine kıymet biçmek sanıldığı gibi kolay değildir. Çoğul ve öznel yaklaşımlarla bu durum biraz güçleşmektedir. Herhangi bir şahsiyetin ve eserinin değerlendirilme kriteri olarak karşımıza çıkacak bireysel ve toplumsal değer yargıları şüphesiz anlamlı unsurlardır. Bunların yadsınması, söz konusu olacak inceleme için bir eksiklik durumu oluşturmaktadır. Fakat bireysel ve toplumsal algının her zaman gerçeğe tekabül ettiğini söylemek güçtür. Daha açık bir ifadeyle bu algıların yanlışlıklar üzere olma ihtimali, bir üst düzlemde konuşmayı gerekli kılmaktadır. Bu bakımdan okuyucuyu ve muhatap kitleyi hem hesaba katan hem de bunları aşan, objektif, eleştirel bir tutumun yapılacak değerlendirmelerde daha bir anlamlı olduğu söylenebilir.
Eleştirel tutum, sanıldığının aksine şahsiyetleri ve eserlerini yalnızca olumsuzlama üzere kurgulanamaz. Tutarlı bir perspektif ile söyleneceklerin muhasebesini yapmak gibi bir görevi vardır eleştirmenin. Öte yandan, edilgen ve dışarıda kalan bir söylem ile de eleştirmen kendini buharlaştıramaz. Çünkü bu durum, objektif olma adına yukarıda ifade edilen bireysel ve toplumsal değer yargılarının tümden görmezlikten gelinmesine sebep olur. Eleştirmen ne etse de sonuç itibariyle yazdıklarının bir parçası olmayı değiştiremez. Dolayısıyla bir şahsiyete ve eserine yönelik değerlendirmelerde bütün bu boyutları göz önünde bulundurmak gerekir. Ne var olan algıların ve anlamlandırmaların tam gerçekliği ne de bilimsel incelemelerin ruhsuzlaştırıcı etkisiyle hareket etmek gerekir. Hele hele konuşulacak kişi Akif gibi önemli bir şahsiyetse.
Söz konusu eleştirel tutum bağlamında bu yazının amacı aydın, entelektüel veyahut âlim denebilecek kişinin sorumluluğu çerçevesinde Akif’e ve Akif anlatıcılarına dair bir izahatta bulunmaktır. Şüphesiz bu üç kavramın aynı şeyleri ihtiva ettiğini söyleyemeyiz. Tıpkı tamamen farklı olduklarını iddia edemeyeceğimiz gibi. Dolayısıyla bu yazı aydın, entelektüel ve âlim kavramları arasındaki farkları gözetmemiş, bu kavramların ortak noktası sayılabilecek bilgi ve bilinç sahibi olarak toplumsal sorumluluğu olan öznelere odaklanmıştır.
Bu yazıda ayrıca Akif’in Müslüman bir aydın olarak birçok cihette sorumluluğunu yerine getirdiği ve düşünce dünyası ile sanat anlayışını da bu doğrultuda şekillendirdiği; Akif algılarında iki merkez konum olarak Kemalist ulusalcı ve milliyetçi/muhafazakâr aydınlar/anlatıcılar eliyle ideolojik karşıtlık üzerinden bizlerin bazı yanlış sonuçlara götürüldüğü; sadece ulusalcı ve muhafazakâr aydınlar arasında değil, ümmetçi bir perspektife sahip olan aydınlar ile Akif’i milliyetçi tezlerle anlamaya ve anlatmaya çalışan aydınlar arasında da bazı farkların olduğu irdelenmeye çalışılmıştır.
1. Aydın-Toplum İlişkisinde Akif’e Dair Doğrular ve Yanlışlar
Akif, toplumsal karşılığı yüksek bir şahsiyet olarak Türkiye tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu önemi oluşturan parametreler, daha çok onun İslami değerlere ve yaşama biçimine verdiği önemden ileri gelmektedir. Birçok insan, hem yaşamı hem de sanatıyla göstermiş olduğu tutarlılıktan dolayı onun hakkında son derece olumlu bir izlenim edinmiştir. Akif, meselelere aidiyet bilinci çerçevesinden bakabilmiş (Çağan, 2011: 166) ve bu ona yönelik ünsiyeti pekiştirmiştir. Elbette bu izlenimlerde Akif için büyük bir haklılık söz konusudur. Fakat Akif algısına dair birçok farklılığın ve tartışmanın olduğu da aşikârdır.
Ulus devlet anlayışının bu topraklarda yerleşik bir güç elde ettikten sonra sırt döndüğü İslami yaşam biçimi, bunu temsil edenlerin ötelenmesiyle sonuçlanmıştır. Belki de bu durumun akla gelen ilk ismi Akif’tir. İstiklal Marşı’nın şairi olmasıyla ismi hafızalara kazınan ama temsil ettiği misyon bakımından karartılan bir Akif yıllar boyu okul duvarlarının etkisiz şahsiyeti kılınmıştır. Öte yandan hafızalarda temsil ettiği İslami değerler açısından bir Akif meşalesi hiçbir zaman sönmemiştir. Bu Akif ise ulus devlet anlayışının inşa ettiği milliyetçilik ideolojisi ile ümmetçi Akif’in milliyetçi tezlerle yoğrulan bir şahsiyete dönüştürülmesi riskini doğurmuştur.
Akif sevgisinin meşruiyet zeminini, Akif’in hayatı ve mücadelesiyle toplumsal değerlerin uyumunda aramak gerekir. Fakat Akif’e toplum tarafından gösterilen bu sevgi, onun eserlerinde ortaya koyduğu bakış açısı ve fikirlerle tam bir uyum gösterildiği anlamına gelmemektedir. Bazı açılardan taban tabana zıt bir karşılıktan bahsetmek yerindedir. “Evrensel İslamcı anlayış gibi Akif de halkların İslam’ı doğru anlayıp yaşamadığını, İslam yerine hurafelere inanıldığını kabul eder” (Bostan Ünsal, 2014: 80). Halkın ve aydınların Akif sevgisini bu tarz yaklaşımlarla bulandırmak kimilerince doğru bulunmayabilir; ama Akif’i sorumlu bir aydın olarak yalnızca dışa karşıtlık bağlamında ele almak doğru sonuçlar vermemektedir. Hem dışa hem de içe dönük yapıcı eleştirinin Akif’i anlamak konusunda önemli öncüllerden biri olduğu unutulmamalıdır.
Safahat’ın dini dayanakları ve mücadeleci ruhu benimsenip yüceltilse de –ki oldukça önemlidir bu husus- birçok açıdan esere orijinallik kazandıran muhtevanın aydınlar için kritik, toplum için günah mesabesinde olduğu açıktır. Bu durum, toplum için normal iken, aydınların şahsiyetleri önemseme ve topluma rol-model olarak sunmalarında çelişkileri gözler önüne sermektedir. “Akif’i muhafazakârlıktan ayıran temel husus, Mithat Cemal’in ‘Akif’in dini ‘beşik dini’ değil, Müslüman doğmakla kalmadı, Müslüman olmağa muvaffak oldu” (Bostan Ünsal, 2014: 80) görüşünde saklıdır. Bu açıdan herkesin kendince görmek istediği Akif portresi, onu var eden esaslar üzerinden meşruiyetini kazanacaktır. Sadece Akif değil, birçok İslam düşünürünün bazı efektlerle gerçeklikleri bu şekilde silinmektedir.
Zihinlerde kurgulanan dünyalar için örnek şahsiyetlerin işlevsel kılınması gerekir, örnek şahsiyetlerin işlevsel kılınması için de istenmeyen yönlerinin yontulması. Bu nedenle tarih, aydınların tam bir değerlendirme ve sonuçlara varma konusunda ele alındıklarını ve gerçek konumlarının tayin edildiğini çoğu zaman göstermez. Kaçınılmaz bir şekilde birçok şahsiyetin tarih içinde kazanmış olduğu önem yanında, yanlış algılarla anlaşılıp yaşandığına şahit oluruz. Bu sosyolojik bir durumdur. Fakat burada problem, aydınların şahsiyetleri algılamalarındaki yanlışlıklarla ödevlerini yerine getirmemeleri yanında istedikleri çerçevede onların yaygınlaştırılmasından duydukları mutluktur. Hâlbuki toplum ve aydın arasında hayati bağlar söz konusudur. Bir toplumun ileri adımını aydınlar oluşturmaktadır. Aydınların zihninde mayalanan birçok husus zaman içinde toplumsal kabullere dönüşür. Bir aydın, hem kendi yaşadığı zamanın gerçekliğini bilmek hem de onun icap ettirdiği şekilde tavır göstermek zorundadır. Cemil Meriç’in ifade ettiği şekilde “Aydının görevi karanlıkları aydınlatmaktır” (1998: 52). Bu ilişki sağlıklı gerçekleşmedikçe, aydın ve toplum arasında makas açılmaktadır. Bu nedenle “aydın ve entelektüellere yönelik eleştirilerin yoğunluk kazanması, aydınların kendilerinden beklenen tarihsel rollerini yerine getirmemelerinden kaynaklanmaktadır” (Şan, 2005: 306).
Akif’in muttaki bir portre olarak bilinçlere kazınması, onu resmeden çelişik diğer unsurların ondan beri kılınmasını gerektirir. İslamcı tezlerin en önemli vurgularından biri olan “kaynaklara dönüş”ü benimsemiş ve savunmuş bir şahsiyet olarak Akif, bu dönüşü zorlaştıracak milliyetçi tezlerle anlaşılamaz. Safahat’ın bütüncül okumasından ortaya çıkacak olan şey katıksız bir ümmetçiliktir. Yaşamış olduğu zor zamanların bazı kırılganlıklarını üzerinde taşısa da Akif, buna rağmen bizlere tavizsiz bir yaşamın var edici soluğunu bahşetmiştir. Bu imkânı sağlayan önemli kaynaklardan biri, kimilerince dudak bükülse de Afgani ile başlayan yeni İslami söylemdir. Bugün Akif anlatıcılarına düşen, onun bu tavizsiz yaşamının hakkını vermek ve Safahat ile özdeşleşen yaşam-eser tutarlılığının gençlere eleştirel bir süzgeçle aktarılmasıdır.
Edward Said, Adorno’nun yaşamının son yıllarında söylediği bir söze odaklanır: “Entelektüel dünya üzerinde bir etki yaratmayı değil, bir gün, bir yerde birilerinin onun yazdıklarını tam da onun yazdığı gibi okuyacağını umar” (2011: 61). Herhalde Akif de kendisi için böyle bir okuma biçimini istemiştir. Kaldı ki bir eserin ortaya koyduğu değerler manzumesi ve istençler hilâfına bir sonuca varmak doğru bir yaklaşım değildir. Burada öznel değerlendirmelerin sunduğu/sunacağı katkıları yadsıdığımız düşünülmesin. Fakat bahsedilen çerçeve, ipin ucunun bilerek veya bilmeyerek kaçırılması konusundadır. Dolayısıyla Akif hakkında yanlış ve çarpıtıcı algıları değiştirecek veya sıfırlayacak olan da onun eserlerine dönüştür.
Aydın-toplum ilişkisinde, aydının öncülüğünü tamamlayacak olan bütünlük fikridir. Bu durum, kısaca insanın bir diğerine karşı sorumlu olmasıyla anlaşılabilecek bir şeydir. Kenan Çağan, “Akif tespitlerini ve çözüm önerilerini sadece matbuat yoluyla gerçekleştirmiş birisi değildir. Aksine her zaman sahaya inmiş, topluma karışmış, görüşlerini toplum içinde dile getirmiştir.” der (2011: 183). Çağan, ayrıca Akif’in toplumsal sorumluluğu konusunda şunları hatırlatır:
“… Bir Müslüman olarak insan olmanın sorumluluklar yüklenmek olduğunu bilen Akif, ömrü boyunca kendi bireysel ve toplumsal sorumluluklarını yerine getirmenin peşinde olmuştur. Bireysel ve toplumsal sorumlulukların sıklıkla iç içe geçtiğini ve zorunlu olarak birbirlerini çağırdıklarını bilen Akif, yapay sorumluluk alanları belirleyip, kendini toplumdan ve toplumun kendisine yüklediği sorumluluklardan asla kaçmamıştır. Aksine her zaman kendi sorumluluğunun farkında olmuş, hatta bununla da yetinmeyip diğer insanlara da sorumluluklarını hatırlatan bir uyarıcı konumunda olmuştur” (2011: 177).
Aydın-toplum ilişkisi daima bu kadar berrak değildir. Netice itibariyle olması gereken toplumun asla reddedilemez olduğu sonucuna varmaktır. Bilenler ve bilmeyenler arasındaki fark ile bilenlerin sorumluluğunu yerine getirmeleri, bu ilişkinin mahiyetini belirlemektedir. Bu açıdan aydın, toplumun karşısındaki tehlikeyi de toplumun kendi iç engellerini de bilen ve bunlara rağmen risk alabilen kişidir. Akif’in toplumsal karşılığı kısaca budur.
2. Doğu-Batı Ayrımında Akif
Yaşadığı yıllarda emperyal güçlerin her türlü zorbalığına şahit olmuş bir şahsiyet olarak Akif’in, kendini medeniyet retoriğiyle takdim eden Batı’yı “tek dişi kalmış canavar” olarak karşılaması yerindedir. Bugün de Batı’nın bu yüzüne şahit olunmaktadır. Fakat Akif’in Batı’ya dair yaklaşımı, siyasal karşıtlık dışında iki olumlu yönelimi de ihtiva etmektedir. Batı’nın teknik ve sanatı konusunda Akif’in iyimser tavrının, Akif anlatıcıları tarafından dile getirilse de kitlelerde Batı’ya olumlu veya temkinli bir yaklaşım sergilemek şeklinde yansımadığı görülür. Bunun nedeni, Akif’e dair çalışmaların kiminde bakış açısının bu iki dünya arasında eleştirel bir tutumla yer almak gibi bir derdinin olmamasıdır. Akif: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,/ Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” (2013: 378) derken muhatap kitlesi Müslümanlardır. Ama “asrın idrâki”yle belirleyici bir biçime işaret edilmektedir. Bu açıdan dönemin pozitivist rüzgârına karşı Kur’an sahipliğini yapar, fakat Müslümanlardan “asrın idrâki”ne doğru bir çaba içinde olmalarını da bekler. Öte yandan ulus devlet anlayışını benimseyenler çerçevesinde Akif’in “gerici bir kafa” olarak konumlanması, sadece bu iki dizeyle bile gülünç durumda kalmaktadır.
Aydınların Akif algılarında kritik fikirlerinden biri de onun “Garb ilmi”ne (2013: 170) yaklaşımındadır. İslami yenilenmeye dair Akif’in “Batı’nın ilmini almak ahlakını bırakmak” şeklinde formüle edilen önerisi çokça tartışılmıştır. Bu öneriyi zamanın şartları bağlamında reaksiyoner bulan kimi yorumlara şahit olunmaktadır. Alınan ilmin/tekniğin bir kültürü olduğu ve meselenim sadece almakla kalmayacağına dair eleştiriler dile getirilmektedir. Tam da burada Akif Emre, onun bilim ve tekniğin Batı’dan alınmasına dair yaklaşımını dönemin şartları içinde anlamaya çalışır. Ayrıca kalkınmanın insana karşı sonuçları üzerinde fikir geliştirebilmeyi o dönem için erken bulur. Ona göre Akif, Batı’nın toplumsal düzeninden etkilenmişse de medeniyet değiştirmeyle bunun olmayacağının farkındadır (2008: 42, 43).
Kenan Çağan da, konuya dair şunu aktarır: “Akif de döneminin diğer birçok sentezci aydını gibi teknik medeniyetle onu meydana getiren zihniyet ve kültürün birbirinden kolaylıkla ayrılamayacağını fark etmemiştir (2008: 94). Çağan, meseleye dair tespitleri aşıp bir adım daha atar ve bu konuda tartışmalı tavırlara rağmen, tartışma götürmeyecek olanın, Batı gerçeğini inkâr etmeyle İslamcılık siyasetinin hiçbir biçimde yeniden üretip yenilenemeyeceği olduğunu belirtir (2008: 95).
Bu eleştirilerde bir haklılık olduğu açıktır; ama iyi ve tamamlayıcı bir tetkikin de gerekli olduğu unutulmamalıdır. Bu durumda açık olan bilim ve tekniğe uzak olamayacağımızdır. Spekülatif olan ise onun bize etkisi ve boyutları konusundadır. Zamanın dışında bir seyre sahip olmak mümkün olmadığına göre, eleştirilerin ilim ve tekniğe tamamen mesafe konusunda yanılgı durumu oluşturduğu açıktır. Teknoloji kullanımına dair somut halimiz zaten bunun yaşandığını gözler önüne sermektedir. Kendini teknik ve bilimden azade bir dünya içinde gören pek kimselerin olmadığı aşikârdır. Belki de eleştirel, denetleyici bir kültür ve bilgi üretimine sahip olmadığımız için almak ya da reddetmek ikileminde kısır bir döngü içinde bulunmaktayız. Bu nedenle modern dönemde karşılaşılan sorunların asıl yoksun olduğumuzun ne olduğunu belirlemek ile daha bir anlaşılır olacağını söyleyebiliriz.
Batı’nın bilim ve tekniğini alma konusunda Akif gibi düşünen başka isimler de vardır. Aşağıdaki açıklamalar Aliya İzzetbegoviç’in Akif ile aynı doğrultuda düşündüğünü göstermektedir:
“Bilimin kazanımlarını kullanma ve onları ileriye götürme yeteneğimizi geliştirmeden gerçek bağımsızlığımız olamaz. İslam ilk ortaya çıkışında, eski medeniyetlerin bütün bilgilerine hiçbir komplekse kapılmadan yaklaştı ve onları değerlendirdi. Bugünkü İslam’ın uzun hat üzerinde temasta bulunduğu Avrupa-Amerika medeniyetinin kazanımlarına karşı farklı davranması için herhangi bir sebebi bilmiyoruz.
Aslında bilim ve teknolojiyi benimseme sorunumuz yoktur. –zira ayakta kalmamız için benimsemek zorundayız- sorun, bunu yaratıcı veya mekanik bir biçimde, şerefle mi yoksa aşağılık duygusu içinde mi yapacağız.” (2013: 59).
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda Batı dünyasının yekpare bir değerlendirme ile anlaşılamayacağı görülmektedir. Kuşkusuz Akif’in Batı’ya yönelik bütün fikirleri ön plana çıkan bu birkaç husustan ibaret değildir. Asım Öz’ün işaret ettiği şekilde Akif, İslamcı dünya görüşünü benimser, Batı dünyasını tümüyle reddetmez, sapla samanı birbirine karıştırmaz, inkılâpçı bir züppelikten uzak olduğu gibi sakat bir muhafazakârlıkla da malul değildir onun zihin dünyası (2011: 259). Konuya dair daha özetleyici bir belirlemeyi Kadir Canatan yapar: “Akif’in Şark ve Garp imgesini özetlemek gerekirse o, döneminde çoğu kişinin (aydınlar ve halk olarak) sahip olduğu olumlu “biz” ile olumsuz “öteki” ya da tersi bir kalıp yargı tuzağına düşmem o, döneminde çoğu kişinin (aydınlar ve halk olarak) sahip olduğu olumlu "n İslamcıliştir” (2008: 112).
3. Aydın-Toplum-İktidar Üçgeninde Akif
Osmanlının son döneminde devletin idamesi, çöküşün önlenmesi, Müslümanların birliği, geri kalmışlıktan kurtuluş, gelişmeyi gerçekleştirme gibi büyük idealler üzerinde çeşitli teori ve icraatları olan ilk İslamcılar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması sonrasında uzlaşma ve yurtdışına gitme gibi değişik tutum ve davranışlar geliştirmişlerdir (Büyükkara, 2016: 258). Akif’in bu doğrultuda Mısır’a gitmeyi tercih ettiği bilinir. Bu tavrın sebepleri üzerine farklı görüşler ileri sürülse de “… Akif’in beklentileriyle, yeni devletin ürettiği gerçekler arasında mesafe onda bir hayal kırıklığına sebep olmuş gibidir. Bu hayal kırıklığının en temel sebebi, yeni devletin din konusundaki yarattığı mesafedir” (Çağan, 2011: 184).
Akif, Osmanlının son döneminde Abdülhamit ve İttihat ve Terakki ile bir uyum gösteremediği (Öz, 2011: 263) gibi Türkiye’nin kuruluş yıllarında İslami değerlere yabancılaşma konusunda da tavrı net olmuştur. Benzer bir tespiti Atasoy Müftüoğlu da dile getirir: “Mehmet Akif hiçbir şekilde koşullara, statükolara boyun eğmedi, koşullarla yüksek sesle savaştı, koşulları aşma ve dönüştürme mücadelesi verdi, her tür iktidar ilişkisinden bilinçli olarak uzak durdu” (2008: 581). Bu muhalif tutumunu Metin Önal Mengüşoğlu, “mahsus duruşların ve tavırların adamı” şeklinde belirleyerek “saltanatın jurnalcilerinden kurtulan Âkif, bu sefer yeni bir sultanın takibine uğramıştır” şeklinde açıklar (2008: 183, 15).
Söz konusu çatışma, sadece Akif ve Akif gibi aydınlarla iktidar arasında cereyan etmemiştir. İslami değerlere yabancılaşma, halkın da içinde kanayan bir yara olmuştur. Bu nedenle Akif, söylem ve eylemiyle ulus devlet anlayışının hakim olduğu Türkiye’de Müslüman aydınların ve toplumun umudu ve beklentilerinin sembol şahsiyetlerinden biri olarak görülmüştür. Tabii ki pürüzsüz bir Akif algısından bahsetmek doğru değildir. Asım Öz, Akif’in hem dini hem de siyasi düşüncesinde Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’un çok büyük bir etkisinin olduğunu ve bunun küçümsenecek bir etki olmadığını söyler. Akif’in bu konular hakkında yazdığı ve çevirdiği metinlerde asla geri adım atmadığını, ne yazık ki bu tutumun Akif’le ilgili yapılan çalışmalarda görmezden gelindiği, ihmal edildiği ya da küçümsenmeye sebep olduğunu belirtir. Ayrıca şunları ekler:
“Akif’in düşünsel kaynakları noktasındaki çalışmalarda misakı millici yahut memleketçi bir bakışın egemen olmasında bilhassa Sezai Karakoç’un kaleme aldığı Mehmed Akif (1968) adlı monografinin de olumsuz bir katkısı söz konusudur.” Bunu Öz, Afgani ve Abduh etkileşimine bağlı bir izlenim olarak değerlendirir (2011: 257). Öz’e göre “Akif’i misakı milli içinde değerlendirme alışkanlığı zaman içinde azalmak yerine daha da artmıştır. Oysa Akif Anadolucu tarih tezlerine yakın değil uzaktır” (2011: 258). Akif’in siyasi meselelere bakışını iki düzeyde ele alan Kenan Çağan, bunları Osmanlı’yı esas almak bakımından “mikro ölçekli bakış”, İslam dünyasını mercek altın almakla da “makro ölçekli bakış” olarak ayırmaktadır. Çağan, Akif’in İslam toplumlarının milliyetçilik ideolojisinin yanıltıcı etkisine girerek bir parçalanma ve ayrışma içine girdiğini ve bu yanlış yönelimin tez elden terk edilmesi gerektiğini ifade ettiğini belirterek şunları söylediğini aktarır:
“Ey Cemaat-ı Müslimin, siz ne Arapsınız, ne Türksünüz, ne Arnavutsunuz, ne Kürtsünüz, ne Lazsınız, ne Çerkezsiniz! Siz ancak bir milletin fertlerisiniz ki o büyük millet de İslam’dır.” (2011: 179-180).
Bu ve bunun gibi tespitleri, Akif değerlendirmelerinde iyileştirici bir tutum olarak alıp yaygınlaştırmak gerekir. Çünkü hakkaniyetli davranmanın davetkâr bir tarafı vardır. Bu doğrultuda Metin Önal Mengüşoğlu’nun şu ifadeleri de önem taşımaktadır: “Bunca ayrışma ve aykırılıklara rağmen, Türkiye’de unutturulamayan, vazgeçilemeyen ve herkese mahsus, herkesin sevdiğini, hoşlandığını söylediği bir Mehmed Akif vardır. Onun gölgesi, düşmanları üzerinde bile onları gizlice takip eden bir hayalet misali, rüyalarını, kâbuslarını, sürç-i lisanlarını ağır bir baskı altında tutmaktadır” (2008: 21).
Zor zamanda hakkaniyetli bir bakış sergilemek öncelikle aydının görevidir. Çünkü insan “tanıklığı ve bir o kadar da tanıklığına bağlı oluşan sorumluluğu ile tanımlanır” (Çağan 2005: 155). Bu sorumluluğu üstlenen ender şahsiyetlerden biri olarak Akif, “sadece devletin zor durumdan kurtulmasını değil, buna sebep olan düşünsel tutukluğun da eleştirisini ortaya koyarak “eşikler aşmıştır” (Öz, 2011: 255). Bugün de dün olduğu gibi halkı “eşik”ten kurtaracak ve dolayısıyla görevini yerine getirecek yegâne kişi aydındır. Fakat bahsedildiği üzere bu kolay bir iş değildir. Çünkü aydınlar, iktidardan doğru olanı talep ettiği gibi iktidarlar da aydınlardan kendi doğrularının yaygınlaşmasını talep etmektedir.
İsmet Özel, aydına dair değerlendirmesinde şunları ifade eder: “Bugün olduğu gibi dün de Türkiye’de düşünce hayatı devletin olmasını istediği, olmasından yarar umduğu, olmasıyla devletin işleyişe katkıda bulunduğu bir düşünce hayatıdır” (Özel, 61). Peki, bu yargı karşısında ne yapmalıdır aydın? Bu soru zor bir sorudur, fakat hiçbir suretle aydının gerçek sığınağı olan hakkaniyetli davranmak dışında akla bir şey gelmemelidir. Nihayette aydını ve dolayısıyla gerçek karşılığını bulduğu halkı var edecek unsur ilkeler ve değerlerdir. Bir tür dokunulmazlık alanına sahip aydın, yalnızca değerler ve ilkeler nezdinde hesap verebilir konumdadır. Aydının bunu unutması veya bundan geri durması Edward Said’in deyimiyle “entelektüellerin yan çizme”sidir (2011: 32). Entelektüellerin konumuna dair bazı değerlendirmelerde bulunan Cemal Şakar, kimi entelektüellerin güce eklemlenmeyip dergilerde ve kitaplarda marjinalleştiğini, hükümetlerin bunları saygı duyulası kişiler addedip orta saha oyuncusu olarak gördüğünü; kimi akademisyenlerin de dersliklerine çekildiğini belirtir. Buna mukabil bağımsız entelektüellerin genellikle iktidarların görmezden geldiklerini dile getirmekle varlıklarını sürdürdükleri tespitinde bulunur (2014: 43).
Görüldüğü gibi “bağımsız entelektüelin” yani sorumlu aydının yapması gereken ortadır. Halktan ve iktidarlardan bağımsızlık değildir bu. Bu üçü arasında doğal bir ilişki söz konusudur. Fakat onun taşıdığı vasfın değeri, gücü elinde bulunduran iktidar ile varlığı çevreleyen halkla ilişkilerde ilkesel tercihler sayesinde belirmektedir. Aydının geçmişten günümüze vasfını gözler önüne sermesi bakımından Cemal Şakar’ın şu ifadeleri de oldukça önem taşımaktadır:
“Entelektüellerin, iktidar adına üstlendikleri hizaya çekme, gözetleme, söylem koruyucu gibi görevleri kabullenmeleri; bir dönem öncüler olarak halkı eğitme, siyasete vaziyet etme, toplumu biçimlendirme, estetik yargıları tanımlama, yasa koyma gibi görevlerinden tamamen koptuklarını gösterir. Şimdilerde yorumcular, uzmanlar, danışmanlar olarak kendilerinden beklenen; önlerine konan “dil”i ve “söylem”i korumak, kollamaktır” (2012: 86).
Aydın-iktidar ilişkisinde benzer bir sonuca varmak açısından Kenan Çağan’ın şu ifadesi önem taşımaktadır: “Entelektüel her tür iktidar karşısında, her zaman tek tip bir tavırla var olmaz. Başkaldırı kadar itaat de entelektüele özgüdür. Başkaldırı ve itaat kavramlarının kendilerini kayıtladıkları alan ise ahlakın alanıdır” (2005: 162). Bu noktada belirleyici konuma “ahlak”ın yerleştirilmesi yerindedir. Böylece aydının itaatinin koşulsuz bir şekilde devletle ilişkilendirilmesi veya onun her zaman marjinal bir tavır içinde görülmesinin yanlış olduğu görülmektedir.
Özetle aydın, toplum ve iktidar ilişkisinde Akif, kurucu bir rol üstlenmiş ve elinden geleni yapmaya çalışmıştır. Bugün Akif’ten bahsediliyor, yaptıkları ve tercihleri yüceltiliyor; ona ve topluma bunu reva görenler ise yeriliyorsa, bütün bunlar tarihin kaydı ve insanın vicdanı ile mümkün olmaktadır. Elbette insanın eksiklikleri vardır, önemli olan hakkın karşısında kim olursa olsun “dilsiz şeytan” olmamaktır.
4. Akif’in Şiirine Yönelik İkircikli Tutum
Akif’in yaşamı ve sanatı, toplumsal dayanaklarla şekillenmiştir. Bu anlamda o çağının bir tanığı olarak yaşanan problemleri göz ardı edecek bir eylem ve söylem içine asla girmemiştir. Bu durumun Akif’te doğal bir etkileşim olduğu unutulmamalıdır. Madem bu tutum doğaldır; sanatçı yönüyle bunu yansıtmamasını düşünmek anormaldir. Dolayısıyla Akif’in şiirlerinde söz konusu olan toplumsal kaygıların şiire dahil olmasının poetik bir zaaf oluşturduğunu söylemek yanlıştır. Birçok kişinin gönlü el vermese de Akif şiirine zihninde bu tarz bir düşünceyle yaklaştığı görülmektedir. Fakat hayat, ileri poetik çıkarımları benimsemeyi zorlaştıracak olaylar/durumlar/imtihanlarla doludur. Bahsedilen tarzda bir edebiyat icrası da bu anlamda lüks ve israftır. Bu durum, asla edebiyatın bireysel/öznel karşılıklarının örtülmesi anlamına gelmemektedir. “Aradan geçen zaman, Akif’i beğenmeyen ve şairden saymayanların mı isminin kalıcı olduğunu yoksa Akif’in mi kalıcı olduğunu zaten göstermiştir” (Karlığa, 2011: 29).
Edebiyatta dışsal olanı yansıtmak hem özsel hem de yöntemsel karşılıklara sahiptir. Hayat-edebiyat ayrımını yapmak zaten mümkün değildir. Bu nedenle hem bireysel hem de toplumsal uyumun insani bir planda buluştuğu metinlerin edebi değerinin olduğunu söyleyebiliriz. Safahat’ta Gölgeler kitabında bireysel karşılıklarla Akif ön plana çıksa da, Akif’in sürgünlüğünün ve o yıllardaki haletiruhiyesinin tetikleyici olduğunu unutmamak gerekir. Akif’in edebiyat dünyasındaki yerinin “müstesna” olduğunu vurgulayan Metin Önal Mengüşoğlu, “bizzat” değil “bilfiil” Müslüman bir kimse olduğunu söyleyerek (2012: 239) yazmak ve yaşamak tutarlılığı açısından Şuara suresine bir göndermede bulunur. Denilebilir ki Şuara suresinde şaire biçilen rol, Akif’in şiirinin gözettiği bir tutumdur. Kimselerin Kur’an’a halel getirecek bir davranış ve söylem içinde bulunduğunu iddia edemeyiz. Bunu dile getirmek bile yersizdir; fakat şair vehmiyle yüzleşmek her şaire nasip olmamıştır.
Safahat’ta tasavvuf eleştirileri doğrudan ve dolaylı olarak yer almaktadır. Hem sosyal hem de poetik bir yanılgı olarak yaklaşılmaktadır tasavvufa. Buna rağmen Akif’te sufiyane çıkarımların peşinde olmak metne yüktür. Gölgeler kitabı yalnızlaştırılmış, küstürülmüş bir dava adamının, hayatını adadığı değerlerin kaybından duyulan elemle yazılmıştır. Asım Öz’ün işaret ettiği şekilde kırılganlığın zirveye ulaştığı, hatta yer yer çözülme durumunun yaşandığı bir kitaptır Gölgeler ve bu durum onda mistik beklentileri olanları çok sevindirmiştir (2011: 261-262). “Sığınma makamında şiirler” vurgusunda bulanan Asım Öz, Hakan Arslanbenzer’in tespitlerine yer vererek meseleyi daha anlaşılır kılar:
“… Akif’in Safahat’ının sözünü ettiğimiz gerilimli sayfalarının dışında kalan, yarı kırgın, sığınılacak son kale olarak kişinin vicdan muhasebesini, Allah’ın adaletini ve yalnız ona ibadet etmenin ve yalnız ondan yardım dilemenin sağladığı rıza makamını gören şiirleridir. … Safahat da, şairi büyük Akif de dünyadan el etek çekmenin memnuniyetini değil, davanın sahipsiz kalışının hüsranını duymaktadır” (2011: 262)
Dücane Cündioğlu, onun toplumsal meselelerle ilişkili olarak ele alınmasının doğal olduğunu, fakat Akif’in bireysel dünyasını takip etmenin onu tanımak için çok daha önemli olduğunu belirtir (2010: 14-16). Ali Emre de, Akif’in şiirinin dinsel toplumculuğa atfedilerek anlaşıldığını dile getirerek bu şiiri, dönemin koşulları bağlamında son derece bireysel ve özgün bulur. Fakat buna rağmen Akif’i asla kaderci ve teslimiyetçi bulamayacağımızı belirtir (2014: 83). Pek tabii bu “bireysellik” onu tanımak için önem arz etmektedir. Aslında Akif, söz konusu şiirlerinde idealize ettiği toplumsal dünyaya ve değerlere uzak bir sürgünlük yaşamaktadır. Edwar Said’in sürgün üzerine belirttiği şekilde “benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gedik”in (2006: 29) izlerini taşımaktadır. Bu nedenle samimi okuyucuya hayatıyla ve aksiyonerliğiyle abide bir şahsiyetin bu “hüsran” dolu yakarışları çok dokunaklı gelmektedir. Bir edebi duyumsama biçimi olarak haklı olmak ardında beliren yenilginin tarifsiz karşılıklara sahip olduğu bir gerçektir. Akif’in yurda dönüşü, hastalık, yoksulluk halleri ve cenaze merasimi zihinlerde onarılmaz kareler bırakmıştır. Zaten bu kareler poetik sınırları zorlamaktadır. “Realist yanıyla ütopik karşılanabilecek umutları arasındaki uyum Mehmet Akif portresinin çözülmesi gereken en önemli boyutudur” (Emre, 2008: 44). Bu ifadenin dikkat çekici olan özelliği “uyum”a işaret etmesidir. Zaten Akif, ulaşmak istediği ideale engel olarak gördüğü reel durumu bizlere yansıtmaya çalışmıştır. Şiirinde karşılaştığımız realist tutum daha çok yöntemsel bir tercihtir; asli olan ise İslam idealidir.
5. Bugün Akif
Örnek bir şahsiyetin takibi, birçok defa dile getirildiği gibi “anma” yerine onu “anlama”yla gerçekleşmektedir. Bu tespit bile tekrar edildikçe bir klişe halini almaktadır. Bu bakımdan Akif gibi önemli bir şahsiyetin yaşatılması, belki de ondan çokça bahsetmekten önce, gerçek anlamda bir şahsiyet olmanın yollarını açmaktan geçmektedir. Çünkü yanlış Akif algısı, sonuçta eksikliklerimizle söz konusu olmuştur ve bundan ötürü Akif’ten hepimize düşen acı bir ağu vardır.
Dücane Cündioğlu’nun işaret ettiği gibi Akif’in şaheseri “alınıyor, veriliyor ama doğru dürüst okunmuyor da, anlaşılmıyor da” (2010: 14-16). Yine Atasoy Müftüoğlu’nun hatırlattığı üzere “Mehmed Akif, halen gereği gibi anlaşılmamış, gereği kadar okunmamış, gereği kadar konuşulmamış ve gereği kadar örnek alınmamış büyük bir iman/vicdan adamı, büyük bir dava/mücadele/sanat adamıdır” (2008: 580).
Akif’in “yaşayan kültürde” konumunu/imgesini irdeleyen Yılmaz Daşçıoğlu, “kendisinden ziyade ona yönelen/yöneltilen toplumsal ilginin ve algının tartışılması gerektiğini” dile getirerek şu tespitlerde bulunur:
“… Hemen her ‘büyük’, ‘önemli’ sıfatlarıyla anılan şair için eserinin kendisinden, özniteliklerinden söz etmek, onun adı etrafında oluşan büyü dolayısıyla neredeyse imkânsız hâle gelmektedir. Bu durumda eserin ve yazarın nesnel değerlendirilmesinin çok defa uzmanların kapalı devre çalışmalarıyla sınırlı kaldığı; edebiyat tarihini belirleme ve etkileme gücünün tam olarak hangi niteliklerden kaynaklandığı konusunun ise muğlâklaştığı görülmektedir” (2011: 555)
Ayrıca Daşçıoğlu, Akif’in “kişiliği, inandığı ilkelere bağlılığı, şiirlerinin toplum üzerindeki etkisi, milli marşın yazarı olmak, savaş yıllarında yaşamış olmak, yeni devletin oluşma sürecinde bulunduğu muhalif yer, ülkesinden ayrılmak durumunda kalışı gibi etkenlerle etrafında büyüleyici bir hayranlık ve nefret halesi oluştuğunu belirterek yaşayan kültürdeki Akif imgesi hakkında şunları ekler:
“ … Dolayısıyla şair, belki de kendi iradesinin dışında karşıt toplumsal duygu ve tezlerin taşıyıcısı bir imge haline dönüşmüştür. Üstelik bu imge, her iki yönden de neredeyse sürekli yinelenen belirli tezlere dönüştürülmesi imkânsızlaşan bir katılığa doğru yönelmiştir. Doğrusu bu imge giderek Akif’in kişiliği veya eserinden uzaklaşarak, toplumun Akif üzerinden saf tutması ve kategorik olarak söylediklerini pekiştirmek gibi bir işleve daha çok hizmet etmektedir. O halde Akif için toplumsal kesimlerin kendi duygu ve mesajlarını yüklediği bir araç durumuna gelmiştir demek yanlış olmaz” (2011: 555-556).
Daşçıoğlu’nun söylediklerinden hareketle, yazının başında ifade ettiğimiz Akif algılarında iki merkez konumun bu cihette nasıl bir problem durumu oluşturduğu görülmektedir. Bu açıdan Akif’in İslami değerler adına klişe tartışmaların nesnesi kılınması kabul edilemez. Asım Öz’ün tanıklığı da bu doğrultudadır: “Akif hakkında klişeleşmiş yorumların dışına çıkabilmenin yolu kuşkusuz hayranlıktan/düşmanlıktan kurtulmaktan geçer” (2011: 268). Elbette bu algının oluşmasında aydınların rolü büyüktür. Edwar Said’in dikkat çektiği üzere “Entelektüelin bir görevi de insan düşüncesini ve insanlar arası iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmaktır” (2011: 11).
Akif’in hafızalara kazınan “Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?” (2013: 358) dizesi aslında birçok açıdan Akif’e dair algıyı gözler önüne sermektedir. Bu dizede ortaya çıkan ilk Akif uzlaşmacı, her türlü kategorileştirmeden uzak ve daha da detaylarda bu tutumun ardında yatan İslami gerekliliğin farkında olan Akif’tir; diğeri ise bu ilk adımı çiğnemeye çalışan, zorbalığı ve çatışmayı önceleyene bilinçli müdahaleyi bir gereklilik olarak ortaya koyan Akif’tir. Bu nedenle Akif gibi öncü şahsiyetlerin ortaya koymaya çalıştığı esaslar ve bunlar doğrultusunda verdikleri mücadeleler, mirasyedi bir tutumla sulh ve esenlik çağrıları yerine, bağnaz ve karşıtlığın hortlatılmasına hizmet ettirilmektedir. Akif’in bu dizelerinde hamaset yerine hamiyet; zorbalık yerine zaruret vardır.
Akif’in yeni kuşaklara nasıl sunulması gerektiği konusunda Osman Konuk’un şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Akif hakkında resmi söyleme kapılmadan, ona yaslanmadan yeni, gerçek ve doğru bir sunum gerekliliği ortadadır. Hem genel okur hem edebiyat okuru için Akif’i sağcılaştırılmış, devletleştirilmiş ve böylece etkisizleştirilmiş, sönümlendirilmiş imgesinden kurtarmak için Akif’in her kuşak tarafından yeniden keşfedilmesi gerekmektedir” (2008: 601). Şu ifadeler, tespitler de aynı düzlemdedir: “Mehmet Akif ve şiirine yeni kuşakların yaklaşmasındaki en büyük ve yanıltıcı engel, ağır, resmi ve devletçi bir söylemin konusu yapılması ve bir anlamada icat edilmiş bir imgeyle bilinir hale gelmesidir” (2008: 601). Dolayısıyla Akif’i ve şiirini keşfetmenin yolunun onu “icat etmek”ten vazgeçmek olduğu açıktır.
Kaynakça
Bostan Ünsal, F. (2014). “Mehmed Akif Ersoy” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: İslamcılık (4. bs.), C 6. İstanbul: İletişim Yayınları.
Büyükkara, M. A. (2016). Çağdaş İslami Akımlar (2. bs.), İstanbul: Klasik Yayınları.
Canatan, K. (2008). “Mehmet Akif’in ‘Şark’ ve ‘Garp’ İmgesi”, Hece/Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Akif Özel Sayısı (2. bs.), S.133. Ankara.
Cündioğlu, D. (2010). Âkif’e Dâir (2. bs.), İstanbul: Kapı Yayınları.
Çağan, K. (2005). “İktidarla İmtihan Süreçlerinde Entelektüelin Durumu” Entelektüel ve İktidar (Ed. Kenan Çağan) Ankara: Hece Yayınları.
Çağan, K. (2011). “Mehmet Akif’te Toplum: Ya da Şiirle Sosyoloji”, Vefatının 75. Yılında Mehmed Akif Ersoy/Uluslararası Mehmed Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 12-13 Mart 2011 (Haz. Vahdettin Işık), Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.
Çağan, K. (2008). “Batılılaşma, İslamcılık ve Mehmed Akif” Hece/Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Akif Özel Sayısı (2. bs.), S.133. Ankara.
Daşçıoğlu, Y. (2011). “Yaşayan Kültürde Mehmed Akif İmgesi”, Vefatının 75. Yılında Mehmed Akif Ersoy/Uluslararası Mehmed Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 12-13 Mart 2011 (Haz. Vahdettin Işık), Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.
Ersoy, M. A. (2013). Safahat (Haz. M. Ertuğrul Düzdağ) (2. bs.), İstanbul: İdeal Kültür Yayıncılık.
Emre, A. (2008). “Bir İslam Şairinin Gelecek Tasavvuru”, Hece/Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Akif Özel Sayısı (2. bs.), S.133. Ankara.
Emre, A. (2014). Şiirin Saçağı Altında/Poetik ve Eleştirel Yazılar, İstanbul: İz Yayıncılık.
İzzetbegoviç, A. (2013). İslam Deklarasyonu (Çev. Rahman Ademi) (5. bs), İstanbul: Fide Yayınları.
Karlığa, B. (2011). “Mehmed Akif ve Batıcı Aydınlar”, Vefatının 75. Yılında Mehmed Akif Ersoy/Uluslararası Mehmed Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 12-13 Mart 2011 (Haz. Vahdettin Işık), Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.
Konuk, O. (2008). “Gerçek Mehmet Akif’i Resmi Mehmet Akif’ten Kurtarmak”, Hece/Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Akif Özel Sayısı (2. bs.), S.133. Ankara.
Mengüşoğlu, M.Ö. (2012). Bir Kelime Mesafesi, İstanbul: Okur Kitaplığı.
Mengüşoğlu, M.Ö. (2008). Müstesna Şair Mehmed Akif (2. bs.), İstanbul: Pınar Yayınları.
Meriç, C. (1998). Bu Ülke (9. bs.), İstanbul: İletişim Yayınları.
Müftüoğlu, A. (2008). “Sorumlu İmanın ve Sorumlu Vicdanın Sesi” Hece/Karakter Abidesi ve Bir Çığlık Olarak Mehmet Akif Özel Sayısı (2. bs.), S.133. Ankara.
Öz, A. (2011). “Kur’an’ın İlhamı Asrın İdrâki: Akif’in Eşikleri Aşan ‘Kırılgan’ İslamcılığı”, Vefatının 75. Yılında Mehmed Akif Ersoy/Uluslararası Mehmed Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 12-13 Mart 2011 (Haz. Vahdettin Işık), Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.
Özel, İ. “Tanzimat’ın Getirdiği Aydın”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi (Aydınlar mad.), C.1, İstanbul: İletişim Yayınları.
Said, E. (2006). Kış Ruhu (2. bs), İstanbul: Metis Yayınları.
Said, E. (2011). Entelektüel/Sürgün-Marjinal-Yabancı (4. bs.) (Çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Şakar, C. (2014). Edebiyat Ne Söyler, İstanbul: İz Yayıncılık.
Şakar, C. (2012). İmge, Gerçeklik ve Kültür, İstanbul: Okur Kitaplığı.
Şan, M. K. (2005). “Türk Aydının Soykütüğü Üzerine Değerlendirmeler”, Entelektüel ve İktidar (Ed. Kenan Çağan) Ankara: Hece Yayınları.


