Metin Önal Mengüşoğlu’nun Kaleminden Sezai Karakoç
TEMMUZ Sayı: 22 - Mayıs 2018

1947 doğumlu Metin Önal Mengüşoğlu, erken yaşlardan itibaren düşünce ve sanat dünyası içinde yer almış örnek bir şahsiyettir. Ailesinden aldığı ilk terbiye ve doğup büyüdüğü Harput yöresinden edindiği ilk deneyimleri Diyarbakır, Malatya ve İstanbul gibi şehirler takip etmiştir. Özellikle Malatya yıllarında Mehmed Said Çekmegil’in terzihanesi ekseninde oluşan düşünce dünyasının kendisi üzerinde önemli etkiler oluşturduğu bilinmektedir. Devamında okul yıllarını geçirdiği İstanbul da aynı odaklanmanın mücadelesi ile geçmiştir. Bu anlamda hayatını belirleyen ve şekillendiren asıl kaynağın İslam düşüncesi olduğu açıktır. O, eserlerinde bu hususu sürekli hatırlatır; hatırlatmakla kalmaz, kendisi ve sözün muhatapları için de bunun bir zorunluluk olarak bilincine varılmasını öğütler. Eserlerine, hakkında yazılanlara ve çeşitli zamanlarda yaptığı konuşmalara baktığımızda, hayata dair maddi-manevi birçok unsurun İslam düşüncesi etrafında kümelendiğini ve doğru bir söylem oluşturmaya çalıştığını görürüz.

Mengüşoğlu, İslami farkındalığa varma ve bu yönde bir söylem oluşturma cehdinde kimi zaman bazı önemli şahsiyetleri ön plana çıkarmaktadır. Eserlerinde birçok isimle karşılaşan okur, başta Mehmed Akif, Mehmed Said Çekmegil olmak üzere Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’la sıklıkla karşılaşır. Aslında Türkiye’de İslam düşüncesi ekseninde ya da ilintili olarak edebi sahaya dair bir değerlendirme yapmak isteyen her kişinin yolu bu şahsiyetlere çıkmaktadır. Mengüşoğlu’nun farkı ise ortaya koyduğu mücadele ekseninde Mehmed Akif hariç, diğer üçüyle tanışmış ve birlikte bulunmuş olmasıdır. Ayrıca Mengüşoğlu, dördü hakkında müstakil eserler vermiştir. Bu eserler, biyografi tarzının ötesinde bazı tanıklıklara, anılara, düşünsel analizlere, metin incelemelerine ve en nihayetinde eleştirel bir çerçeveye sahiptir. Tam bu noktada, sıralanan özelliklerin Mengüşoğlu’nun yazım tarzını ele verdiğini söylemek yerinde olacaktır. O, bu anlamda objektif olmak adına yazılan eserleri oldukça kuru bulmakta ve objektiflik iddiasının nasıl başarıldığını problem haline getirmektedir. Kendi rengini ve düşünce kodlarını söz konusu etmeyen bir çalışmanın, düşünsel bir mahiyete sahip olamayacağını savunmaktadır. Nitekim son olarak kaleme aldığı “Sezai Karakoç / “Felsefe Sıfır Din Bir’di” adlı eser, bu sorunsal ile aralanmakta ve Karakoç’a dair önemli belirlemeler içermektedir.

Mengüşoğlu, eserinde Karakoç’u iki ana bölüm ekseninde ele alır. Aslında giriş mahiyetinde yazdıklarını düşünecek olduğumuzda eserin üç bölümden oluştuğunu söylemek mümkündür. Çünkü ilk kısımlarda Karakoç’la olan münasebetinden duygusal bir tonda bahsetmekte ve eserin yazılma gayesini açık etmektedir. Değerlendirilen kişi, burada Sezai Karakoç değil, Sezai Ağabey’dir. Karakoç’a “Ağabey” olarak hitap eden ilk ve son neslin kendileri olduğunu belirtmektedir. Aslında kitabı orijinal kılan en önemli hususlardan biri budur. Karakoç’un ilk yıllardan bu yana yaşam hikâyesine, ortaya koyduklarına, tercihlerine ve düşünce dünyasına ilişkin bir takip söz konusudur. Daha sonra kitapta geçtiği haliyle ilk bölümde Karakoç, düşünsel olarak irdelenmektedir. Son bölüm ise şiirlerinden hareketle sanat ve düşünce dünyasının ele alındığı daha çok metin tahliline dayalı başlıklara ayrılmıştır.

Öncelikle Mengüşoğlu’nun yazım tarzı üzerinde durmak faydalı olacaktır. O, daha önce belirtildiği üzere eserlerinde ele aldığı meseleleri, kişileri belirgin çerçeveler içinde anlamaya yanaşmaz. Bahsettiği her meselede kendinden izler bırakacak dokunuşlar ve izahlara yer verir. Anlattıkları bu sayede rahat bir üslup içerisinde sunulmakta ve çoklu ilişkiler ile düşünsel bir söylem kazanmaktadır. Bu durum, okuyucu için bir kolaylık sağlamakta ve ayrıca samimi havanın oluşumu açısından yazılanları daha gerçekçi bir plana çekmektedir. Katılımcı, sahiplenici ve ilgili bağlamı kendi şahsiyeti için de problem unsuru kılan bir eda ile yazmaktadır. Nitekim Karakoç’tan bahsederken Akif, Çekmegil, Necip Fazıl ve daha birçok kişi sayfalarda belirmekte ve kendi penceresinden kimi tatlar sunmaktadır. Okuyucu, Karakoç’a dair değerlendirmelerden kendini yaşamsal birçok mesele içinde bulabilmekte, oradan İslami mücadelenin gereklerine ve Müslümanların içinde bulunduğu zaman ve koşullara uzanabilmektedir. Aynı zamanda okuyucu, bu üslubun masa başı bir söylem olmadığını ve içerden dertli bir adama işaret ettiğini hissedebilmektedir.

Mengüşoğlu, Karakoç hakkında yazdıklarını bir “ödev” olarak telakki ettiğini belirtir ve onunla olan ortak düşünsel boyutu ön plana çıkarır. Bundan ötürü büyük bir saygı ve hayranlık ile Karakoç hakkında değerlendirmelerde bulunur. Fakat bu durumun onun her şeyine katıldığı anlamına gelmemesinin altını çizer. Başka eserlerinde de bu tutumunu daima sürdürmüş ve bunun üretici bir okuma biçimi olarak gereğini izah etmiştir. Bu konuda kişileri değil, kişilerin temsil etmeye çalıştığı İslam’ı kusursuzlaştırmakta ve bu eleştirel tutumun söz konusu şahsiyetlerin saygınlığını zedelemediğini savunmaktadır. Bu tavrını, makul ve dolayısıyla makbul kılan boyut da olaya bir vefa duygusu ile yaklaşmasıdır. Kaldı ki Akif, Çekmegil, Necip Fazıl ve Karakoç’un üzerinde hakları olduğunu açık bir şekilde belirtmekte ve onları her zaman saygıyla anmaktadır.

Mengüşoğlu, eserin başında Sait Çekmegil aracılığı ile Necip Fazıl’la olan tanışıklığına ve kendisinde bıraktığı etkiye değinmektedir. Malatya yıllarında bir de yavaş yavaş Sezai Karakoç isminden haberdar olduğunu belirtir. Karakoç’u kendisi gibi “taşra şartlarının bir insanı gibi gördüğünü” belirten Mengüşoğlu, aradığı bu hususu Necip Fazıl’da bulamadığını söyler. Elaziz, Maden, Diyarbekir ve Malatya yıllarındaki taşralı hayatına Karakoç’un eserlerinde rastladığını ifade eder. Karakoç’a kendini yakın hissetmesinin asıl sebebi ise onun Müslümanlık idrakini daha sahih bulmasıdır. Dolayısıyla Mengüşoğlu’nda birçok açıdan olumlanan Necip Fazıl, yaşanılan topraklara ve sahih İslami damara uzak olmak bakımından yerilir. Karakoç ise sanatının ve düşüncesinin yaratıcı boyutlarından, Kur’anî içerikten ve mücadeleci ruhundan dolayı koşulsuz bir sahiplenme ile karşılanır. Fakat yine de onun sahih İslami çizgiye aykırı bulduğu geleneksel unsurlardan yararlanmasına kimi şerhler düşürmeden etmez. Eleştirdiği ve yersiz bulduğu bir diğer husus ise Akif’le mukayesesinde dile getirdiği tasavvufi içeriktir. Mengüşoğlu’nun eserlerini kimileri için sevimsiz, kimileri için de ayrıcalıklı kılan yol ayrımı tam da bu noktada görünür. Bu defa da karşımıza Akif çıkar. Bu üç merkez şahsiyet içinde Akif, Mengüşoğlu’nun kendisine en yakın bulduğu kişidir. Onu “müstesna” kılan husus, şüphesiz Kur’an temelinde ortaya koyduğu mücadele ve poetikadır.

Mengüşoğlu’nun Karakoç’a dair tespitleri oldukça akıcı ve çarpıcı boyutlarla devam eder. Karakoç’u dönemi içinde Müslüman çevreleri yazıya alıştıran ve yazma faaliyetine yönelik arızaları gideren rol-model olarak görür. Bu anlamda “ufuksuz, vizyonsuz, edebiyat ve nezaketten uzak, karalamacı dile sahip” muhataplarının çok ilerisinde bir örnektir. Bunun öncesinde ise Karakoç’un, Necip Fazıl’ın aksine sanattan siyasete, Kur’an’dan itikadi meselelere kadar okumalarını sürdürdüğünü söyler. Oysaki Necip Fazıl, kendisi için bu meseleyi esprili de olsa “inek süt içmez” şeklinde değerlendirmektedir. Diğer bir önemli vurgu ise Karakoç’un düşünce dünyasında İslam’a toz kondurmamak için gösterdiği hassasiyet ile eserleriyle yakaladığı kalitedir. İkinci Yeni anlayışının poetik etkilerini yer yer taşısa da bu döngüden çıkmış ve şiirde istikameti “açık, anlaşılır ve yerli” bir yörüngeye oturtmasını bilmiştir. Düşünce dünyasında gösterdiği hassasiyeti destekleyecek seviyeli ve medeni ilişkilerini de daima sürdürmüştür. Hamasetten uzak durmuş ve kalıcı bir söylem geliştirmiştir. Zamanın hâkim dünya görüşlerine karşı İslam düşüncesini büyük bir özgüvenle temsil edebilmeyi başarmıştır. Bu yönde dikkat çeken bir diğer husus da onun İslam’ı sentezci yaklaşımlardan beri bir şekilde düşünmesidir. Mengüşoğlu, bu tercihi bugünle ilişkilendirerek o günden bu yana durulması gereken asıl çizgiye dikkat çeker.

Eserde Karakoç’un Mehmed Akif hakkında düşündükleri de değerlendirilir. Karakoç, Afgani ve Abduh ilişkisini doğal bulmakta ama bu ilişkinin ve etkinin abartıldığı kanaatindedir. Akif’in yerli özelliklerinin örtülmemesi gerektiğini düşündüğü dile getirilir. Ayrıca Karakoç’un Diriliş dergisinde Seyyid Kutub ve Mevdudi’nin tercümelerine yer verdiği ve ikisinden övgüyle bahsettiği üzerinde durulmuştur. Bu belirlemeler, şüphesiz söz konusu düşünürlere yönelik farklı değerlendirmeleri ortak bir paydada tutmak açısından kıymetlidir. Mengüşoğlu, bu yaklaşımıyla ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı dilden öte temas noktalarını ön plana çıkarmakta ve buluşulması gereken çizgiye dair davetkâr bir tutum sergilemektedir.

İkinci bölümde Karakoç, şiir kitapları üzerinden anlaşılmak istenir. Birçok iktibas eşliğinde şiirinin düşünsel, kültürel ve estetik özellikleri sergilenir. Mengüşoğlu, daha evvel zikredildiği üzere bir gezintiye çıkmıştır. Karakoç’un şiirlerinden başka birçok farklı uğrak ile zengin bir anlatı yakalamaya çalışmaktadır. O da pek tabii birçok kişinin vurguladığı üzere Karakoç’un şiirinin üç sacayağı üzerinden yükseldiğini belirtir. Bunlar “Kur’an, medeniyet ve diriliş”tir.

Mengüşoğlu, şairin şiir kitapları ve şiirlerinden en çok Ötesini Söylemeyeceğim, Hızır’la Kırk Saaat, Taha’nın Kitabı ve Masal üzerinde durmaktadır. Monna Rosa’yı genel olarak lirik planda ele alır ve çeşitli ilgiler eşliğinde yorumlar. Gül Muştusu’nu gül-bülbül ilişkisi içerisinde aşk kavramını ve “gül peygamber” adlandırmasını sorunsal kılarak anlamaya çalışır. Sesler “anne” ve “çocuk” kavramları üzerinden geniş bir değerlendirmeye tabi tutulur. Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine şiirini ise naat olmaktan çok bir tevhid metni olarak anladığını ifade eder. Mengüşoğlu’na göre Ötesini Söylemeyeceğim şiiri, Türkiye’de yerli ve İslami söylemin ilk örnekleri arasında yer almaktadır. Hızır’la Kırk Saat’i ise bir Anadolu atlası olarak değerlendirir. Yoğun kültürel ve sembolik karşılığın İslami anlayış içerisinde nitelikli bir boyut kazandığı yönünde çeşitli aktarımlarda bulunur. Taha’nın Kitabı ise Kur’an temelinde bütün bir insanlığı kucaklama şiiri şeklinde anlaşılır. Bu anlamda Mengüşoğlu, Karakoç’u Mehmed Akif’ten sonra Kur’an diyen ikinci şair olarak sunar. Masal şiirini, Doğu-Batı çatışması içinde genel okuyucunun çıkarımlarına yakın bir değerlendirme içinde anlar. Şiirdeki altıncı oğulun Necip Fazıl’a, yedinci oğulun ise Karakoç’a işaret ettiği üzerinde durur. Fakat yedinci oğulun kendisini Yesevi’yi çağrıştıracak bir son içinde sunmasını kabullenmez ve bu nedenle kendi tercihini sekizinci oğulu beklemekten yana koyar.

Mengüşoğlu’nun kaleminden Karakoç, özetle düşünce ve sanat anlayışı bakımından çok önemli bir iz bırakmıştır. Bu izi bırakan yegâne muharrikin ise İslami düşünce ve mücadele temelinde yakalanmış olan kalite olduğu vurgulanmıştır.

Ferhat Çiftçi Arşivi