"El Öpmeyen Şiirler"
TEMMUZ Sayı: 1 Ağustos 2016

“Dostlarım,
Başkaldırmıyorsa nedir ki şiir?
Azgınları ve azışları devirmiyorsa nedir ki şiir?
Zamanda ve mekânda
Sarsıntı yapmıyorsa nedir ki şiir?
Kisra Nuşirevan’ın başındaki tacı
Yere çalmıyorsa nedir ki şiir?”

Nizar Kabbani
Kontrolistan Ülkesinden Çok Gizli Konuşma

Şam’da olduğu gibi Beyrut’taki evinde de mavi, beyaz yaseminler, limon ve portakal ağaçları avluyu süslüyor, İran yapımı halı balkondan sarkıyordu. Bu balkondan Akdeniz’i defalarca günbatımında, oğlunun ve ikinci karısının talihsiz ölümünü düşünerek izlemişti. Şimdi son kez bakıyordu. Artık “Arapların dulu” dediği ve onlarca şiirinin hitabı “Ey Kadınım”la özdeşleştirdiği Beyrut’tan gitme vaktinin geldiğini düşünüyordu.

Odasının orta yerinde bir bavul açık şekilde duruyor, raflardaki kitaplar, duvardaki Goblen seccade ve şişe şişe Valium hapları dikkat çekiyordu.“Hiç değişmeyecekler” diye düşündü. Yıllardır süren ve her geçen gün daha da çetrefil hale gelen Lübnan İç Savaşı, onda Arap halkına ve liderlerine karşı olan inancını yitirmesine sebep olmuştu. Öfkesi büyüdükçe Arap halkından liderlerine ve nihayet Arapları unuttuğunu zannettiği Allah’a haddini aşan sözler sarf ediyordu. Bu sitemlerle şiirinin dilini değiştirmişti. Bir zamanların “aşk ve kadın şairi” halkını uyandırmak, bilinçlendirmek için “el öpmeyen şiirler” yazmaya başlamış, 1967 Haziran’ın o uğursuz, nakba günlerinde kelimelerden ümidini kesip gençlere tüfeği öneriyordu.

Bavulunu yavaşça toplamaya koyuldu. Karalanmış şiir sayfalarını yerleştirirken yazdığı şu satırları tekrar okudu.

”Kaçmayı düşünen bir ağaç gördünüz mü siz?

Suçüstü yakalanmış bir çağ bu

çirkinlik, skandal,ihanet ve günahlarla…”

Kaçıyor muydu? Sokağa çıkmanın dahi mümkün olmadığı, her gün yeni bir gerilla grubunun eline geçen Beyrut’u boşuyor muydu? Bir ağaç değildi… Ve bu yüzden Kontrolistan dediği Arap yurdunu çirkinlik, skandal, ihanet ve günahlarından ötürü terk ediyordu. Karısı Belkıs’ın bombalı saldırıda öldürülmesinden sonra Beyrut’a dahi dayanamıyordu. Bütün bunlara rağmen gideceği yerde Avrupa’da bir düşkün, itilmiş ve şüpheli muamelesi görüp “bir Arap” hakaretini işiteceğini ve pasaportunda yazılı olan yalnızca “Arap” olduğu için didik didik edilip bekletileceğini bile bile gidiyordu mavinin yasaklandığı, düşüncenin ve kelimenin katledildiği Kontrolistan diyarından…

Perdeyi araladı. Hala silah sesleri geliyordu dışarıdan. Bütün sokaklar tutulmuş, caddeler yasaklanmıştı. Havaalanına gidecek tek bir yol olmadığı halde, gitmekten vazgeçmeyecekti. Olan bitenden haberdar olmak için radyoyu açtığında, tıpkı Zagreb radyosunda çalan 'Lili Marlen Türküsü' gibi; Feyruz, ağıtlar içinde, gökyüzünden gelen bir ses gibi “Li Beyrut”diyordu Beyrut radyosunda…Artık toparlanmalıydı. Buradan tarafsızlığını ilan etmiş bir ülkenin şehrine sığınacaktı. Fakat o tarafsız olmayacağını biliyordu. Nereye giderse gitsin, yüreği Beyrut’ta olacaktı. Çoktandır kaybettiği sağduyusunu tamamen yitirdiğini fark ediyor, Beyrut’a olan sevgisine rağmen ve tüm Arap coğrafyasına öfkeleniyordu.

1923’de Şam’da doğan Nizar Kabbani işte buna benzer nedenlerle, sevdiğiyle, kendisiyle özdeşleştirdiği Beyrut’u terk etmişti. Varlıklı bir aileden gelen Kabbani, daha küçük yaşta babasının Suriye’deki Tedmür hapishanesine götürüldüğüne şahit olmuş, özgürlük fikri genlerine işlemişti. Uzun yıllar Suriye’nin diplomatlığını yapmış ve 1967’de Arapların İsrail’e Haziran ayında altı gün içinde yenilmesiyle birlikte “Kadın ve Aşk Şairi” ünvanıyla (!)diplomatlığı da bırakıp politik şiirler yazmaya başlamış, “Haziran Hareketi ya da Bozgun Edebiyatı’nın” en önemli temsilcisi olmuştur.

Kabbani’nin şiirlerindeki tema açık şekilde görülecektir ki, “öfke, nefret, hayıflanma ve yakınma” duyguları içermektedir. Öfkesi Arap liderlere, nefreti İsrail ve Amerika’ya, hayıflanma ve yakınmaları ise, Arap halkının düştüğü gaflete yöneliktir. Bu yüzden olsa gerek, şiirlerinin çoğunda, Arap edebiyatında da sıklıkla rastlanıldığı gibi, “ey” nidası çabucak göze çarpar. Zira Kabbani, sesini bir çığlık gibi kimi zaman kadınlara, çocuklara; kimi zaman Amerika’ya ve İsrail’e, Arap diktatörlere ve hatta kuşlara, ağaçlara yöneltir. Çünkü o her şeyi uyandırmak istemektedir. Tarihe seslenerek İslam kahramanlarının cesaretini Ali’yle, Halid bin Velid’le aktarmaya, Arapların tekrar savaşçı ruhunu diriltmeye çalışmaktadır.

“Halid Bin Velid’in İşten Çıkarıldığının Resmidir” şiirinde Arapların özünden uzaklaştığını, Amerika’nın eliyle yerel diktatörler tarafından, özlerine tekrar dönmek isteyenleri de baskıyla, işkenceyle, hapisle ve çoğu zamanda kültürel yalan aygıtlarıyla; tarihle, eğlenceyle yok ettiklerini yazar.

Şu dizeler oldukça hazindir:

“Tarihin doğum yapmasını önleyen haplar verdiler bize

Şam’ın Bağdat olmasını engelleyen aşılar yaptılar bize”

Fakat Kabbani bu sitemi, serzenişi dile getirirken kendisi ne kadar masumdur? 1967’deki İsrail bozgununa değin süren aşk ve kadın şairi ünvanı ile Arap toplumlarının üzerinde olumlu bir etki yaptığı söylenebilir mi? Üstelik şiirlerinin bir bölümünde Arapları kadınlaşmak ve kadına düşkünlük ile suçlarken çelişkiye düşmemiş midir?

Kabbani’nin şiir dilinde sıkça kişileştirmelere de rastlarız. “Seninle Evlendim Ey Özgürlük”, “Gazaba Uğramış Şiirler” ve “Ben Beyrut” gibi… “Ben Beyrut” adlı eseri kadın kişiliğindeki Beyrut şehrinin tanık olduğu, sosyal, siyasal olayların günlüklerinden oluşur. Bu eserinde Lübnanlı aydınlara bireysel istikballeri için her şeyi yaptıklarını ve dünyanın çeşitli yerlerinde önemli mevkilere geldiklerini ama Lübnan için hiçbir şey yapmadıklarını ifade ederken, uzun yıllar diplomatlık yapmasının verdiği tecrübesiyle siyaseti şöyle tanımlar: “Siyaset konum alma sanatıdır. Çevresindeki tarihin hareketi karşısında konumsuz kalan devlet, olsa olsa, hangi ata oynayacağını bilmeden at yarışı alanına giren kimseye benzer “Siyaset ile edebiyat arasında git gelller yaşamış olan Kabbani, şiirinin dilinde siyasetin olmasını, şiiri öldüren ve geçici kılan bir unsur olarak niteler. Kendisinin politik şiir yazma sebebini, tarihin akışı içindeki zorunlu sebeplere yani 1967 İsrail bozgununa bağlar.

Kabbani, seküler bir milliyetçidir. Arap, yurt vs. gibi kelimelere ve çeşitli alanlardaki Arap kahramanlara sürekli atıflarda bulunur. İslam ise, şiirlerinde kültürel bir fon hatta İslam’la özdeşleşmiş şahsiyetlerden söz edildiğinde onun asıl muradının İslam’dan ziyade Arap tarihindeki, “kahraman Araplar” anlamında kullanıldığı şüphesini uyandırır. Laik bir anlayışa sahip Kabbani için İslam, odasındaki Goblen seccadenin duvardaki yeri ve önemi kadardır. Kabbani’nin milliyetçiliği aynı zamanda onu ABD’ye karşı iflah olmaz bir düşman kılmıştır. Zira bu konuyla ilgili şu anekdot Kabbani’nin ABD karşıtlığını yeterince açıklayıcı niteliktedir. Kabbani 1985 yılında Irak’taki bir şiir şöleninde “Bir Arap Diktatörünün Otobiyografisi” isimli eserini okumuş, şiirin Saddam Hüseyin’i anlattığını fark eden yetkililer, şöleni yarıda kesmiş Kabbani’ de Irak’tan apar topar ayrılmıştır. Bu olayın ardından Kabbani’nin eserleri Irak’ta yasaklanmışken, Körfez savaşı sonrasında Nizar Kabbani Irak’a 1991’de tekrar gelmiş ve “daima Amerika’nın karşısında” olduğunu söylemiştir.

Kontrolistan…Kabbani’ye göre baskı ve despotlukla yönetilen Arap coğrafyasının orijinal adı… Nizar Kabbani’ den bu yana Kontrolistan’da değişen bir şey yok. Suriye’den, Libya’dan; cinayetten, dayatmadan ve korkudan bıkmış insanlar ışığa koşan pervaneler gibi Akdeniz’in derin sularında kaçarken ölmeye devam ediyorlar. Bu kaçışı başaranlar ise, Avrupa’da önce hakaretlere, horlanmaya karşı mücadele vermeleri gerekiyor. Uzun yıllar Suriye’nin diplomatlığını yapmış ve şiirleriyle Arap yöneticilerini halkını öldürmekle, baskı ve despotlukla suçlayan Kabbani acaba Halep’in sokaklarına atılan varil bombalarını görür müydü? Benliğiyle özdeşleştirdiği Beyrut gibi Halep’i, Şam’ı ve İdlip’i de kucaklar, günlüklerini yazar mıydı? Daima Amerika’ya karşı olduğu gibi daima Rusya’ya da karşı olabilir miydi?

Edebiyat alt yapıdır. Eğer şiirlerimiz, romanlarımız, öykülerimiz bir amaca hizmet etmiyor, sosyal çarpıklıkları, zulümleri dile getirmiyorsa, yurdumuz Kontrolistan, kaderimiz kaçış olacaktır.

Serkan Akın Arşivi