“Katiller ve ben aynı şehirdeniz.
Bazılarının kanı damarlarımda akıyor.
Akrabalarımdan bazıları onlar, cinayet ve kan dökmeye meftun insanlar. Bütün bu ölümler karşısında, çok ağır bir yükün altında eziliyorum”
Samar Yazbek, Çapraz Ateşte Bir Kadın
Bugün Banyas’a gidecekti. Yeni taşındığı Şam’ın El Hamra caddesindeki bir binanın çatı katındaki evinin perdesini araladı ve caddeye baktı. Hiç kimse yoktu. Korku ve endişe insanları kabuğuna çekilmeye mecbur ediyordu. Bu kadar şiddete rağmen her hafta Cuma namazı çıkışı isimleri; “değer, saygınlık, itibar, haysiyet, metanet, sebat, meydan okuma, defol git” gibi değişen gösterilerdeki cesareti düşündükçe, insanlarıyla gurur duyuyor, rejime karşı nefreti artıyordu. “Rejim, hiçbir şey yapmasaydı, hiçbir şey olmayacaktı belki de!”, diye düşündü. Ama öyle olmamıştı. Dera ve Banyas merkezli başlayan gösterilere, güvenlik güçlerinin ve şebbihaların, bir de defalarca kendine sorduğu “Bu adamlar nereden çıktı?” , “Nasıl oldu da bunları şimdiye kadar hiç görmedim?” dediği şişman kaslı, dövmeli vücutlu, insanımsı tiplerin şiddetten haz alan gözleriyle, zayıfa karşı güçlü olduğu bilincindeki alaycı dudaklarıyla gösterilere acımasızca müdahale ettiğine defalarca tanıktı artık.
Aynanın karşısına geçti. Çukura gömülmüş gözlerine ve kumral saçlarındaki kırlara baktı. Zamanın tanıklığı içinde giderek daha çok yaşlandığını düşündü. Gözlerinin içine derin derin bakıp “ben kimim? diye sorarken, İçişleri Bakanlığı önündeki erkekleri gözaltına alınan kadınların eylemlerinde, babası ve abisi otobüse bindirilip tekme tokat dövülürken küçük Muhammed’in gözlerindeki yaşları da gördü. O küçük çocuğun, olan biteni görmemesi için, ona hızlıca sarılıp gözlerini sıkı sıkı kapatıp ters yöne çevirdiği o an geldi aklına… Güvenlik güçlerinin, kadınlara nasıl saldırdığını, yerlerde sürüklenen ve acımasızca bedenlerine vurulan coplara rağmen dağılmamak için direndiği o anlar bir flashback gibi gözlerinin önünde tekrarlanırken, biraz daha yaşlandığını hissedip, aynadan uzaklaştı. Gözlerindeki yaşı silerken, bir gün çocukların dahi ağlamayı unutacağı bir Suriye’den habersizdi.
Merdivenleri hızla inerken artık düşünmüyordu ama sokağa çıkar çıkmaz kızını güvenilir bir arkadaşına bıraktığı için ferah bir nefes aldı. Sonra bir katil tarafından onuruna yönelik yanlış bir davranışla karşılaşırsa, bir hamlede hiçbir tereddüt ve titreme yaşamadan kalbine saplayacağı, elbisesinin içindeki çakısını yokladı. Bu onun için bir sigortaydı. İdamlık bir adamın altındaki rahleye kendi ayağı ile vurulan bir tekmeydi. Suriye’de olduğu müddetçe, kendine bu tekmeyi vuracak cesareti hep taşımalıydı.
Sokağı dönünce genişçe bir meydana geldi. Biraz daha canlı olan bu sokakta insanların üzerindeki hiçbir ürperti görülmüyordu. Her Cuma olduğu gibi çağırdığı taksiye binerken, taksiciye “Banyas” dediğinde, taksicinin arkasına dönüp, kaygılı bir ses tonuyla “yollar kapalı” sözüne karşılık iki katı ücret vereceğini söyleyip, ara yolları denemesi için onu ikna etti.
Hareketsiz kaldığı anda düşüncelere dalıyordu. Taksinin arka koltuğunda otururken, kızının “dışarı çıkma anne!” diye yalvarışlarını, babasının ve kardeşlerinin ona “hain” dediklerini kulaklarında tekrar işitti. Daha dün bir gencin telefonda ona küfürlerle tehdit ve taciz ettiğini dinlemişken, kendisi hakkında sosyal medyada ve gazetelerde “provokatör, hain” damgasını yediğini düşünüp, içindeki azmin yılgınlığa uğramasını hissettiği anda, “Olanları gördüm!” diye sesli bir şekilde söylendi. Taksici dikiz aynasından ona bakarken, gözlerini dışarıya kaçırdı.
Ona karşı herkes böyle değildi. En merhametli arkadaşları, sürekli ülkeyi terk etmesi için yalvarıyordu. Bunun kaçınılmaz bir sonuç olacağını ve tehlikenin her geçen gün kendisine yaklaştığını fark ettiği halde, yine de Banyas’a gidip gösterileri kaçak yollardan izleyecekti.
Banyas’a yaklaştıklarında yolların kontrol noktalarıyla dolu olduğunu gördü. Birkaç kimlik yoklamasından sonra isminin arananlar listesinde olmaması ile savuşturduğu kontrollerden sonra, geri çevrilen aracı, ara yollara saparak Banyas’a girmeyi başardı.
Cuma namazı çıkışı her şey yolunda idi. Yaklaşık yüz kadar genç sloganlar atıyordu. Dera ablukasını kalkmasını istiyor, hürriyet diye haykırıyorlardı. Göstericilerin yüz metre ötesinde gösterileri kayda alırken, birdenbire nereden geldiği belli olmayan kurşunların sesleri duyuldu. İnsanlar sokak aralarına kaçışıyor, kimi zaman düştükleri görülüyordu. Gözleri çatı katından ateş eden keskin nişancıyı ararken, önüne arkadan vurulmuş bir gencin bedeni düştü. Gözleri açık öylece yatıyordu. Bu gözlerle ve gördüğü pek çok çocuğun, kadının, gencin gözleriyle, aynada kendi gözlerine bakarken hep hesaplaşacaktı.
Şam’ın Hamra caddesinde bulunan çatı katındaki evine vardığında, günlüğünü açtı; “Bugün, Suriye’de yine insanlar öldü ve ben her şeyi gördüm” yazdı.
Yaşadıklarının bir kısmını öykülemeye çalıştığım, 1970 doğumlu Samar Yazbek, “Zulüm bizden ise ben bizden değilim” diyen bir Rachiel Corrie… Öyle ki, Suriye’de kaldığı müddetçe bir Alevi olarak hem ailesinin reddettiği hem de köylülerinden ve diğer Alevilerden aldığı tehdit ve “hain” yakıştırmaları içinde yapayalnız kalmış, uyku haplarıyla uyuduğu birkaç saat dışında, devrim günlerinde sürekli histerik bir ağlama ve titremelerle yaşamış adalet ve hakikat aşığı biri o. Bugün dahi kaçamak bir şekilde yaşadığı Avrupa’da Esad’ın zulmünü her yere duyurmaya çalışan Yazbek, yazdığı “Çapraz Ateşte Bir Kadın” isimli eseriyle “Pen Cesaret Ödülü” alırken, geçtiğimiz aylarda da “En İyi Yabancı Kitap Ödülü’yle” de ödüllendirildi.
Allah da tıpkı insanlar gibi seçer. Allah’ın iradesi, yeryüzünde seçtiği kullarının tanıklıklarıyla ve tebliğleriyle kendini gösterir. Bu tarihin, zalimler tarafından yazılmaması için mazlumlara yönelik küçük bir dokunuşudur. Allah’ın iradesi, mustazaafları yeryüzünde hâkim kılmak üzeredir. İşte Samar Yazbek’ in günlük belgelerinde, bu dokunuşun izlerini görmek mümkündür. Bir başka Alevi yazar Rafik Shami’nin deyimiyle “devrimin vakanüvisi” hüviyetindedir bu günlükler. Öyle ki, bir solukta okuyamayacağınız; endişe, korku, işkence ve cesaret temalı bu günlük belgeler, Yazbek’ in bizzat başından geçenler ve özellikle devrime katılmış Alevi, Laik gençlerin tanıklıklarından oluşuyor.
Samar Yazbek, Mart 2011’de başlayan gösterilere önce tutmuş olduğu taksilerle, gösterilerin yapılacağı camilerin, meydanların önüne giderek gösterileri dışarıdan gözlemlemişti. Tamamen barışçıl gösteriler olan ve içinde her kesimden; Laik, Alevi, Sünni ve hatta Hristiyan gençlerin bulunduğu göstericilerin üzerine çatı katından keskin nişancıların ateş açtığını, nereden geldikleri bilinmeyen tuhaf tiplerin aniden gençlerin üzerine ellerindeki sopalarla saldırdığını, güvenlik güçlerinin yaralanan gençleri hızla gözaltına alıp, otobüslere bindirdikten sonra tekme tokat dövdüklerine bizzat şahit olmuştu. Rejimin bu sert tavrına bir anlam veremese de, olan bitenleri takip etmiş, bu esnada Esad’ın pek çok manevrasına da tanık olmuştu. Yazbek hiç boş durmuyordu, çünkü ölen, yaralanan ya da gözaltına alınan gençlerin de tıpkı kendisi gibi birer ailesi olduğunu; çocuklarının, baba ve annelerinin olduğunu, rakamdan öteye bir isimlerinin bulunduğuna, duygularının var olduğuna sürekli dikkat çekip, kendini bu hem cinslerine karşı sorumlu hissediyordu. Sosyal medya üzerinden ve yayın organlarıyla bu barışçıl gösterileri destekleyince, babasından ve kardeşlerinden dışlanmış, şehri Cebele’ye gitme yasağı çıkartılmıştı. Köyünde kendisi hakkında el ilanlarıyla bir “hain” olduğu her yere yayılıyor, telefonlardan sürekli tehditler almaya başlıyordu. Bütün bunların yanında kızı içinde endişelenen ve ara ara tartışmalar yaşayan Yazbek’i zor bir süreç bekliyordu. Hatta kızıyla tartışmalarından birinde, kızı ona “Devlet televizyonuna çık ve Esad’a bağlılığını bildir” demişti. Bunu asla kabul edemeyeceği gibi bu teklifin yapılmasına dahi üzülmüştü.
Kendisini seven ve onun iyiliğini isteyen kimi Alevi, Laik arkadaşları bir süre susması ya da ülkeyi terk etmesi için tavsiyelerde bulunmuş ama o bunu da başaramamıştı. Hatta her gün ölümlerin, kuşatmaların, tanklarla, uçaklarla doğrudan hedef alınan Sünni mahallelerin haberleri geldikçe, her şeyin deşifre edilmesini, bir katilin dünyanın gözleri önünde cinayetler işlediğini haykırma hissi kendisini kırbaçlıyordu. Bu olayların artmasıyla birlikte kadın koordinasyon komitesini arkadaşlarıyla kurup, gizli toplantılar yapmaya başlamıştı.
Evinde göz hapsindeydi. Sokakta devamlı bir iki tane kendisini takip eden ajan bulunuyordu. Defalarca gözaltına alınacak olan Yazbek, gördüklerini hayatı boyunca unutamayacaktı. Zira gözleri sıkı bir şekilde bağlı olarak sorgu yerine götürüldüğünde, ona ve kızına neler yapacaklarını gösterircesine bir cehenneme tanık olmuştu. Askılarla kollarından bağlı genç bedenlerin yarı çıplak bir şekilde, kanlar içindeki halleri, bir deri bir kemik kalmış ve sırtlarında harita çizercesine derin yaraların oluşturulduğu o insanları göstermişlerdi. Kimi zaman tehditle, kimi zaman gayet nazik bir şekilde davranarak onu göstericilere destek olmaktan vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Hep silahlı çetelerin, Selefi grupların varlığından söz ediyorlardı. Oysaki Yazbek gördüğü onca gösterilerde hiçbir silahlı çete görmediği gibi, insanların güvenlik güçleri ve şebbihalar tarafından öldürüldüğüne şahit olmuştu. Bir silahlı çete ve terörist var ise, bu rejimin ta kendisiydi.
Gösterilere tanıklık etmek onun için tehlikeli olmaya başlayınca, kuşatmalardan kurtulmuş, gösterilerde bulunmuş ya da gösterileri organize etmiş çoğu Alevi ve Laik gençlerin tanıklıklarını kayda almaya başlamıştı. Onlara neler yaşadıklarını soruyor ve hikâyelerini not ediyor, ardından da taşınmak zorunda olduğu El Hamra caddesindeki apartmanın en üst katındaki evinde temize geçiyordu. Bir gün yaşadıklarını ve tanıklarının yaşadıklarını bütün dünyaya duyurmak istiyordu. Ama tanık olarak dinlediği çoğu genç bir süre sonra tamamen ortadan kayboluyor ya da gözaltına alınıyordu.
Tanıklarından önemli bilgiler ediniyordu. Bunlar arasında en önemli bilgi ise, rejimin mezhep zırhına sarılabilmek için bilinmeyen bir şekilde öldürdüğü askerler ve Alevi, Sünni karışık şehirlerde çıkardığı söylentilerle, Alevileri silahlandırıp Sünni mahalleleri tecrit etmekti. Rejimin, bu durumu da başardığını içi acıyarak görürken, elinden hiçbir şey gelmiyordu.
Temmuz ayına gelindiğinde kendisi için çember iyice daralmıştı. Zira en son gözaltında fiziksel şiddet ve hakaretlere maruz kalmış, artık adım atması dahi zorlaşmıştı. İstemeye istemeye ülkesinden ayrılırken bir daha geri hiç dönemeyecek olma olasılığının giderek güçlenmesinden dolayı çok üzülüyordu.
Devrimin ilk yüz gününün anlatıldığı o günlerden bu güne, yukarıda bir kısmı anlatılanlardan çok daha kötüleri yaşandı. Dünya, neredeyse ölüm olmayan bir günün dahi olmadığı bu coğrafyada, kimyasal silahları ve toplu katliamları; videolarla, resimlerle izledi, gördü. Çaresizlikler içinde seyreden bizler, yalan ve zorbalığın; haysiyet, özgürlük, onur isteyen bir halkı nasıl hilelerle ve acımasızca ezdiğine şahit olduk.

