Öksürük
TEMMUZ Sayı: 9 - Nisan 2017

Temmuz ayının üçüncü günüydü. Küresel ısınma, etrafı dağlarla çevrili bu şehri daha çok kızıştırıyordu. Havanın bu kızgınlığının sonunda, önce bir fırtına sonra gök gürültülü bir yağış beklese de, gök, sanki geceleri taşıdığı o yağmur yüklü kara bulutlarını başka diyarlara kusuyor, ardından gündüz bu şehri tekrar kızıştırıyordu. İnsan denen yaratığın en açık özelliği alışmak değil miydi? Buna da alışmıştı işte!

“Bugün cehennem gibi sıcak!” diye söylendi kendi kendine. Etrafı da şöyle bir kol açan ettikten sonra, cebindeki kâğıt mendille, önce ön tarafı dökülmüş bir tutam saçlarını mesh etti, sonra ensesini sıvazladı. Biraz daha rahatlamıştı sanki. “Bir daha öğle vakti çarşıya çıkmamalı, hatta mümkünse gece bile.” diye düşünürken, asansörsüz binanın dış kapısını açıp merdivenin tırabzanına elini sürterek çıktı.

Gece yine yalnızdı. Her zaman olduğu gibi, elinde televizyon kumandasıyla ülkenin geçmişini ve geleceğini kurcalayan, az okumuş çok konuşan adamları dinlemeye koyuldu. Bir kısır döngüdür devam ediyordu. Moderatörün sağında ve solundaki üç adam, sürekli söylediklerinin anlamı ve anlaşılamaması üzerine kavga ediyorken bunaldığını hissetti. Nasıl olmuştu da bu sefer unutmuştu pencereyi açmayı… “Rabbim” diye mırıldandı, “N’olur bir yağmur!” Perdeyi sonuna kadar çekip, pencereyi açtı. Şehrin gece ışıklarında kaybolmuş, milyonlarca ayrıntıyı düşünmeden kabaca bakındı. Aşağıda geçit vermeyen duvar ve duvarında üzerinde bulunan tel örgülerin ardında, Tarım İl Müdürlüğüne ait arazi yaşadığı binanın tam önündeydi. Eğimli bir şekilde duran dikdörtgen şeklindeki bu arazinin uzun kenarının bir yanında ana yola bağlanan ara yol, diğer yanında ise kendi binası bulunuyordu. Arazinin tam ortasında dikdörtgeni enlemesine kesen, üzeri teneke ile örtülü sera ile seranın altında müdürlerin oturduğu iki katlı ev, seraya paralel bir şekilde uzanan bahçenin sonunda, çam ağaçlarından ve yaşlanmış meyve vermeyen geniş yüzeyli yapraklarıyla kayısı ağacından çok az bir kısmı görünen tek katlı lojman evleri bulunuyordu. Burasının varlığından hep memnun olmuştu. Şehirleşmenin uzantısı olan dip dibe evler, bir metre ötedeki yüz yüze pencerelere karşın, önü hiç kapanmayacağına inandığı bu arazinin ufkuna müsaadesine seviniyordu.

Uzandığı kanepede “var olduğunun bilincini hissederken ve bunun bir mucize olduğunu düşünürken” korkunç, dehşet verici bir ses duydu. Bu kocaman bir öksürüktü. “Ciğerden geliyor” dedi ve hiç böyle bir öksürük duymadığına yemin etti. Öksürüğün şiddeti sarsıcıydı fakat rengini tanıyordu. Havanın göğüs boşluğuna şiddetle vurmasıyla tok bir ses çıkaran ve sonunda balgam attıran tehlikeli bir öksürüktü bu. Üstelik sarkıntı olduğu muhatabını hemen bırakmayan, ardı ardına birkaç tane daha öksürten bir öksürüktü. Öksürüğün nereden geldiğini bulmak üzere uzandığı kanepeden hemen doğruldu ve televizyonu kapatıp, nefesini tuttu. Hiç ses çıkarmadan tekrar bu sesi duymak istedi. Fazla bekletmeyen öksürük tekrar işitildiğinde bunun ne üst kattan ne de alt kattan gelmediğini anlayıp hemen açık pencereden dışarıya bir köpeğin avını ararken bekleyip kulağını diklemesi gibi bir süre bekledi.

Bir iskemlenin demir ayağı kırtışlı betonu çizercesine ses çıkardığı anda, aşağıda memurların kaldığı lojmanın, kendi yaşadığı binaya en yakın olanının önündeki beton avludaki pijamalı adamın sandalyeye oturup, yere baktığını, o uzun ve geniş kayısı yapraklarının arasından görebildiği kadar gördü. Adamın yüzü seçilmiyordu fakat altındaki çizgili pijama ve terlikli ayaklarını görüyor, öksürdükçe hareket eden vücudu belli belirsiz seçiliyordu.

Gür yaprakların müsaade ettiği kadar onu izledi. Adam, ara ara duruyor, karşıya bakıyor, çok sürmeden tekrar öksürürken, zelzeleye uğramış bir insan gibi kendini kontrol altına almaya çalışıyor, ardından da avlunun bitişiğindeki toprağa sertçe balgam atıyordu. İlk önce bu balgamı çok yadırgadı. Hatta iğrenç buldu. Fakat daha sonra adamı esir alan bir canavarın ödeteceği bedeli kabul ederek, bu balgamı hoşgörüyle karşılayıp tekrar onu izlemeye koyuldu. Adam iyice öne eğildiğinde, adeta bir cenin halini almıştı. Bu arada kırlaşmış saçlarını da görme fırsatı buldu. Ayakları ile başı neredeyse kavuşacaktı. O ara adam ayağa kalktı, kapıya doğru gitti ve içeri girdi. Biraz sonra avlunun ışığı söndüğünde ortalıkta hiçbir şey görülmez oldu.

Gördüğü bu olaya çok şaşırmıştı. Adamın cenin halini alışı özellikle ona bir fikri hatırlatıyordu. “İnsanoğlu zor duruma düştüğü vakit anne karnına geri dönmek istermiş, bunu da istemsizce cenin şeklini alırken yaparmış.” Gözünün önüne cenin şeklini almış bir sürü insan getirdi. Kimi bir sopadan, kimi bir sakınmadan dolayı hep bu şekli alırdı. Bir de uyku tabi… Ölümün provası olan uykuda da bu hali almaz mıydık? Bu düşüncelerle adam hakkında endişelenmeye başlamıştı bile. Ama ne yapabilirdi ki?

Sabah namazı vakti geldiğinde ve şehir ayrıntılarını yavaş yavaş tekrar gösterdiğinde, adamın orada olup olmadığını gözlemek için bu defa mutfağın balkonuna geçti. Adam sandalyesinde yine oturuyor ve yere bakıyordu. İçine bir sevinç doğdu. Çünkü bu vakitte çok az insan namaza kalkardı. Çok az insan uyanırdı. Demek namaza uyanmıştı. Adam bu defa öksürmüyordu. Öylece başını eğip yere bakıyor, kısa bir süre doğrulup tekrar yere bakmaya devam ediyordu. Çok uzun kalmadan adam yine gözden kayboldu.

O gün hep adamı düşündü. Kısır geçen yaz gecelerinde hiçbir iletişim kurmadan onu seyreylemek hoşuna gitmişti. Yalnızca bir gece ve bir sabah ve sadece uzaktan izleyerek geçirdiği bu vakitlerde olmadık bir bağ kurmuştu bile. Bu sıcak hava bitip gece geldiğinde yine onunla buluşacak olmanın heyecanını yaşıyordu. Belki acımasızca bir duyguyla “o durumda olanın kendisi olmadığı” bencilliğinin verdiği sevinçti, belki de “kendi kaderinin vizyondaki halinden” hüzünlü bir seyirdi. Ne çabuk bağlanmıştı. Onu izlemekten zevk mi alıyordu? Yoksa ona acımış mıydı? “Belki de her ikisi de…” diye düşündü. Hem izlemekten zevk alıyordu hem de merhamet etmekten… Merhametini bir zevk aracı olarak kullanmaktan utandı. Çünkü bu insanların acınacak bir duruma düşmesini dilemeyi de gerektirecekti. Oysaki merhamet, kendine zemin hazırlamaksızın, kendiliğinden ortaya çıkan ihlaslı bir duygu olmalıydı.

Karmaşık duygular içinde, onu bir hafta boyu her gece ve sabah, kendisinden adamın farkına varmayacak şekilde izledi. Geceleri öksürüyor, balgam atıyor, sabahları sakince oturuyordu demir sandalyesinde. Hafta sonu arkadaşına iki günlüğüne şehir dışına çıkarken adamı takıntılı bir şekilde yine düşünüyordu. Bu hafta sonunun bir an önce geçip gitmesini istedi. Eve gelip gece olduğunda onu öylece bekledi. Ama Tarım İl Müdürlüğü’nün önündeki ara yolun sokak lamlarından başka bir aydınlık göremedi. Kapkaranlık bir bulut çökmüştü yeryüzüne. Lojmanların hiçbirinin ışığı yanmıyordu. Bu umutsuzluk ve endişe içinde sabahı etti. Küçük bir çiselemeden sonra kesilen yağmurla sanki daha ferah bir hayatın soluğunu hissetti nefesinde. Her şey apaçık görünüyorken bu defa, yine adamı göremedi. Öğle vakti geldiğinde öksürüklü arkadaşını bir daha göremeyeceğini de anlamıştı. Onu uzunca yalnız görmüşken, bir anda arazi gelişi güzel bir şekilde park edilmiş araçlar ve insanlarla kaynıyordu.

Adamın ölümünün ertesi sabahında, küçük bir çocuk, adamın dakikalarca oturduğu o beton avluda, bacaklarını büzüştürmüş bir vaziyette oyuncağını seyrediyor, oyuncağının ahenkli melodisiyle ilerleyip takla attığını, düzelip bir başka melodiyle tekrar yürüdüğünü izledikçe masum bir mutluluk hissediyordu. Dünkü kalabalıktan sonra tekrar sessizliğe bürünmüş çam ve kayısı ağacının altında saklanan lojman evden, çocuğu çağıran ses duyulunca, çocuk hızla oyuncağını kapıp eve giriyordu.

Serkan Akın Arşivi