“Etrafımızı saran hava cansız ve boş değildir, zamanın ritmini ve akışını içinde taşır ve biz farkında olmadan kanımıza karışır ve kalbimizin ve beynimizin derinliklerine kadar pompalanmaya devam eder.”
Dünün Dünyası adlı eserinden
Brezilya’da bir otelin loş lobisinde Feder ile birlikte satranç oynuyordu. Uzun sivri burnunun üzerindeki yuvarlak camlı gözlükleri ve aklın dışarıya fırlamak istercesine anlamlandırdığı siyah gözleriyle Stefan, gri renkli kısa kollu gömleğinin üzerindeki siyah kravatını düzelttikten sonra, düşünen adam pozunu alıp, tahtadaki siyah atı havaya kaldırdı. Atını genişletilmiş merkez karelerden, istemediği halde kenar kareye koymak zorunda kaldı ve atı kaybetmektense bir süre tecrit halinde oyun dışı kalmasına izin vermek gerektiği sonucuna ulaştı. Feder, bu hamleye karşılık hemen oynayabilirdi fakat aklına düşen iyi hamleden daha iyi bir hamle bulabileceğine olan inançla düşünmeye koyulurken, Stefan Avrupa’yı düşlemeye başlamıştı bile. “Ya Hitler Süveyş Kanalını da geçerse?” diye düşündü. Bu felaketin bütün dünyaya yayılması anlamına gelirdi. Her zaman kendisi için anlamlı olan iki şey… Şehirler ve insanlar birer birer düşüyor, yok oluyor ve dünün anılarını tekrar diriltecek hiçbir ışık göremiyordu. Buradan eskiye dönüş olabilir miydi? Hitler’in muazzam ve devasa ordusunu ve onun korkunç inancını düşündükçe umutsuzluğu giderek artıyordu. Bir günde şehirler değil ülkeler düşüyor, kocaman bir canavar sanki Avrupa’yı yutuyordu.
Feder, her zaman düşündüğünden daha iyi bir hamle olduğu kaygısına rağmen, hamlesini yaptı. Piyonu bir kare öne iterek, merkezi kapattı ve bununla rakibinin atından sonra, fianchetto filinin de önünü rakibin kendi piyonlarıyla kapatarak oyun dışı bıraktı. Stefan, oluşan durumu analiz ederken, Şah’ın savunmasının giderek zayıfladığını savunma yapacak taşlarının tek tek oyundan düştüğünü görürken, çaresizliği karşısında Feder’in neler yapacağını düşündü. Zaten satranç, kendi aklını kullanmanın yanında rakibinin de aklından geçenleri bilmekti. Bir bekleme hamlesi yaptıktan sonra, arkadaşı Feder’e baktı. Onun yüzünde Avrupalılara “birbirinizin değerini bilin!” diyen Verhaeren’ı, hayatı boyunca dostluğunu hep hissettiği, Rolland’ı, Rilke’yi ve bir kolleksiyoncu gibi biriktirdiği tüm dostlarının gölgelerini sanki onda topladı. Onun için satranç rakibini aşağılama fırsatı değil sadece ciddi ve entelektüel bir eğlence idi. Sıkışan durumda üç beş hamle kombinezon sonrası terk görülüyordu.
Öylesine zorluklarla, kendine hep soğuk bulduğu İngiltere’deki müzayededen aldığı William Blake’in Kral John tablosunu yıllarca vatanındaki evinin duvarında uzun uzun seyreylemişti. Şimdi ise kim bilir neredeydi? Şaha da özlemini duyduğu buna benzer hatıralarla bakarken, ümidini oyundan kesmeden kendine bir şans daha verdi ve bir bekleme hamlesi yaptı. Feder, hamleleri tek tek söyledi. Stefan gülümsedi ve son yıllardaki halini özetlediğini düşündüğü “yaşarken cesedinin arkasından yürüyen adam” Grillparzer’in deyimini sanki kendi kendine söylercesine mırıldandı. Şahı devirirken, arkadaşını bu güzel oyun için tebrik edip, Lotte’nin yanına gitti.
İki büyük savaş arasında, onca yıl geçirdiği mutluluklara, başarılara, dostluklara, koleksiyonlara, yoğun ilgiye rağmen artık kendini işe yaramaz hissediyordu. Arkadaşı Freud’un hatırı sayılır etkisini hayatının pek çok alanında tatbik etmişken, onun ölüm ile ilgili sözleri de hatırından çıkmıyordu. İnsan doğumunu değil ama ölümünü kendi seçebilirdi. Bu düşüncelerle, belki de, her zaman yanında taşıdığı zehrini, siyah başlıklı karyolasının yanındaki komidinin üstüne bıraktı.
Sabah olduğunda her şey istediği gibi olmuştu. Görevliler Stefan’ı ve karısı Lotte’yi birbirlerine sarılmış vaziyette intihar etmiş olarak buldular.
1881 yılında doğan Stefan Zweig 1942 yılında intihar ettiğinde, hayatıyla bize öğrettiği şey, bir insanın hangi zaman dilimi içinde yaşadığının ne kadar önemli olduğudur. Çünkü irademizin çok üstünde gelişen olaylar, yaşamımızı doğrudan etkiler. Hayallerimizi, umutlarımızı, arzularımızı bir kenara bırakmak zorunda kalabiliriz. Stefan Zweig, 1. Dünya savaşına dek, tam anlamıyla bohem bir hayat sürerken, savaşın başlamasıyla hayatı alt üst olmuştur. Viyana’daki kültür ortamında yeni sahnelenen tiyatroları kaçırmayan… Paris’e sık sık giderek edebiyatın büyük ustaları Paul Valery’den Andre Gide’e, Romain Rollan’dan, Rilke’ye kadar daha pek çok ünlü yazarla kurduğu dostluklar…. müzayede salonlarında Goethe’nin, Mozart’ın ya da Beethoven’ın el yazmalarını alarak oluşturduğu koleksiyonlar…bu arada sırf ünlü heykeltıraş Rodin’le tanışmak için İtalya’ya, ressam William Blake’ın tablolarını satın almak için İngiltere’ye, davetler üzere New York’a ve yine daha pek çok şehre düzenlediği seyahatler…Rusya’dan Maksim Gorki ile yaptığı mektuplaşmalar…her şey savaşın başlamasıyla birlikte sona erdi. Önceleri Almanya’nın kazandığı zaferlerle gel gitler yaşayarak kimi zaman sevinse de, hayata verdiği anlamda önemli bir yere sahip olan pür hümanist Rolland’ın da etkisiyle barış için çabaladı. Savaş bittiğinde en güzel öykülerini ve biyografik eserlerini yazmaya başladı. Birinci dünya savaşının bittiği yıldan ikinci dünya savaşına kadar olan aradaki on yıl, onun için en verimli yılları oldu. Hatta milletler cemiyetinin kültür birimindeki istatistiğe göre o yıllarda eserleri en çok farklı dillerde çevrilen yazar oldu. Eserlerinden büyük paralar kazanıp, şöhreti iyice arttı. Oysaki yine savaş kapısını çaldığında ve yine savaş tam da yaşadığı ülkenin kader bağıyla bağlı Almanya merkezli olunca ve bu defa savaşın tam da kendisini de hedefe almasıyla hayatı geri dönülmez şekilde çöküşe geçti. Eserleri yakıldı. Pek çok ülkede yasaklandı. Ülkesini terk edip Brezilya’ya sığınmak zorunda kaldı. Hayattan beklediklerinin ve çabalarının boşa çıktığını görünce, etrafı ateşle çevrilmiş bir akrep gibi, esrarengiz bir şekilde intiharı seçti.
Stefan Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’yı vatanı olarak görmüş ve kendini Avrupalı bir Yahudi olarak tanımlamıştır. Bunu “Dünün Dünyası” isimli otobiyografik eserinde Yahudilerden söz ederken anlayabiliyoruz. Hayatının dönüm noktalarından biri olan Theodore Herzl ile karşılaşması ve Herzl’in desteği ile eserlerinin önemli bir basında ilk defa yayınlanmasıyla birlikte isminden söz ettirmeye başlamıştır. Herzl’in Avrupa’da gün geçtikçe artan antisemitizm ve Yahudilerin dağınık şekilde, sürgünde, nefret edilerek, tecrit edilmesine karşılık şimdiki İsrail’de, tüm Yahudileri toplayarak bir vatan kurma fikrine pek hoş bakmamış, hep Avrupa’da kalarak Avrupa’nın kültürel atlasını geliştirmeye, katkıda bulunmaya kendini adamıştır. Zira Avrupa içindeki sık sık yaptığı seyahatler, çeşitli Avrupa uluslarından önemli entelektüel kişilerle kurduğu dostluklardan “Avrupalı bir Yahudi yazar” olarak kendini kabul ettirmeye çalıştığını, Yahudiliğin hiçbir ayrıma muhatap olmadan Avrupa kültürü içinde entegre olmasını dilemiştir. Özellikle Nobel ödüllü Fransız yazar Romain Rolland ve Belçikalı şair Verhaeren ile kurduğu yaşamı boyunca süren dostluklarda ortak bir kanaat oluşmuştur. Otuz yıl içinde Avrupa devletlerinin iki dünya savaşı çıkartacak kadar birbirlerine düşman kesildiği bir anda, bu üç yazar ve şair, Avrupa birliğinden söz edip, savaşın karşısında yine köklü bir Avrupa değeri olan hümanizmi ve barışı savunmaktadır.
Bir yazarın yazılarını kriminal bir incelemeyle didik didik etsek, onun korkularına, arzularına, hayallerine , kaygılarına ulaşırız. Muhakkak ki, yazdıklarımız bizden bir şeyler taşır. İyi bir okuyucu, okuduğu yazarın yazılarında, yazarın siluetini de görebilir. Onun hissiyatına, yaşamına, duygularına dokunabilir. Okuyucu yeter ki, satır aralarını, yazarın kullandığı dili, üslubu ve ayrıntıları bir Sherlock Holmes zekâsıyla, sorgulamalarıyla ve analiziyle okumuş olsun. O zaman yazar, size bir kurguyu değil kendi gerçeğini açacaktır.
Stefan Zweig’ın öykülerinde belki de Yahudi kimliğinin vermiş olduğu kalıtsal nedenlerle, sıklıkla kullandığı temalar “sürgün, yalnızlık, tecrit ve intihar”dır. “Bir Çöküşün Öyküsü” adlı hikâyesinde Bayan de Prie isimli kahramanı, kral tarafından saraydan kovulmuş ve uzak bir diyarda, hiç kimsenin onu arayıp sormadığı bir durumda yaşamaya mahkûm edilmiştir. Yaşadığı bu tecrit ve sürgünle yeni ilişkiler kurmaya çalışsa da, eski ilgiyi insanlardan görememesi onu içten içe kahretmektedir. Sarayda iken, büyük bir üne, iktidara, ilgiye muhatapken şimdi saraydan uzak bir köyde, bir köylü gibi yaşamayı kaldıramadığı için öykünün sonunda Bayan de Prie intihar etmektedir. Yazar kahramanının intihar fikrini de şu sözlerle motive etmektedir. “Yaşamı pırıltılı olmuştu, ölümü de böyle olmalıydı, kitleleri o uyuşuk hayranlıklarından sarsarak uyandırmalıydı.”
Yazarın son eseri “Satranç” ise, kısa bir roman niteliğinde olup, tek yönü gelişmiş bir satranç şampiyonunun kibrini ve açgözlülüğünü anlatırken, yardımcı kahraman olan Dr. B.’nin hikâyesine odaklanır. Dr. B., Hitler zamanında Avusturya’da önemli kişilerin ve kilisenin varlıklarını korumakla görevli bir avukat bürosunu işletmekte iken, Hitler’in ajanları tarafından yakalanıp, hücreye atılmıştır. Ara ara kısa sorgulamalar haricinde aylarca hiç kimse ile gözle ya da kulakla temas edilemeyecek şekilde bir boşluğa, hiçliğe mahkûm edilen Dr. B., sorgulamalardan birinde bir kitap çalmıştır. Odasına götürüldüğünde çaldığı kitabın satranç kitabı olduğunu görür ve kareli çarşafından satranç tahtası, ekmeklerden satranç taşları yaparak, kitaptaki oyunları beynini iki farklı kişiye bölüp kendi kendine oynamaktadır. Bu tecrit ve yalnızlığı, Stefan Zweig şu meşhur sözüyle özetler: “Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna ‘hiçlik’ kadar baskı yapamaz.” Eğer kendinden bir başka insan üretmezse her şeyi itiraf edecek olan Dr. B. beyninin iki yarısından birbirinden habersiz iki farklı insan üreterek yalnızlığın ve tecritin üstesinden gelmeye çalışmıştır.
Zweig’i okurken “sanki bütün öykülerinin rengi aynı sadece tonları değişik” hissine kapılırsınız. Fakat bu renk öylesine canlı ve ilgi çekicidir ki, her öyküsünü heyecanla okuyabilirsiniz. Mesela Dostoyevski gibi büyük bir yazar da dahi görülen, o kendini tekrar etme olayı Stefan Zweig’da da vardır. Nasıl ki, Dostoyevski, tam kurşuna dizilecekken salıverilen insanın ruhunu çeşitli romanlarında dile getirmişse, Stefan Zweig da tecrit edilme, yalnızlık ve tek yönlü, tutkulu, gizemli psikolojik laboratuvarlarda incelesi tipleri konu edinmeyi sever. Stefan Zweig’in eserlerinde aşağılama, nefret, öfke nöbeti, tutku en fazla görülen kahraman tepkileridir. Soğukkanlı bir şekilde oturan biri aniden ayağa kalkar ve koşar, birdenbire ağlar ya da kahkaha atar. Kendini zengin gören karakter muhatabı olduğu diğer karakteri aşağılar. Bunlar sürekli bir devinim halinde yaşanır, sürer. Bu haliyle dahi Stefan Zweig, öykünün Dostoyevski’sidir.
Hepimiz yaşadığımız zamanın kuklalarıyız. Kendi irademizin her şeyi aşabileceğine olan zannımızın tersine, zamanın ruhu düşüncelerimize, duygularımıza ve davranışlarımıza asıl yön verendir. Zamanın ruhu, kaderlerimizin de belirleyicisidir. Stefan Zweig yaşadığı zamanın kurbanı olmuş, Avrupa Birliği için mücadele ederken bunu hayatının yavaş yavaş çöküşüyle ödedikten sonra Avrupa Birliği’nin çöküşünün konuşulduğu şu vakitlerde vefa borcu ödenircesine sık sık ismi hatırlanmaktadır.

