“Bir insanı etkilemek istiyorsanız onunla yalnız konuşmaktan fazlasını yapmanız gerekir. Onu biçimlendirmeniz gerekir. Öyle biçimlendirmelisiniz ki istemesini istediğiniz şeyler dışında hiçbir şey isteyemesin.”
Johann Gottlieb
Edebiyat gerçeğe ışık tutmaktan çok, gerçeğin rahatsız edici acımasızlığından kaçışın bir sığınağıdır. Gerçeğin karşıtı olarak gerek şiir gerekse roman ve öykü kurguya, kurmacaya dayalıdır. Edebiyat; yazarın, şairin tasavvur ettiği, hayallerini kurduğu yeni bir dünya yaratma çabasıdır. Bu yüzden içinde yaşadığı anı beğenmeyen, bulunduğu andan ıstırap duyan sanatçılar ütopyalar ve distopyalar üretmişlerdir.
İnsan kötünün sürekliliğine inanmak istemediği için, ileride bir zamanda her şeyin telafi edileceği bir dünya kurgulayarak kendini teselli etmek istemektedir. Her şeyin yerli yerinde olacağı bir gün, bir dünya tasavvuru her şeye rağmen gerçekleşmemekte, tarih sürekli distopyaların çöplüğü olarak sürüp gitmektedir. Ütopyacıların iyimser insanlar olduğunu ya da hayata iyimser bakmak isteyenler arasından çıktığını; buna karşılık distopyacıların ise kötümser olduklarını iddia edebiliriz. Gerçek bunun tam tersi de olabilir. İkisi de hayalci olsa da, gerçeğe en çok yaklaşan, gelecek tarihe ilişkin en iyi tahmini yapan daha itibarlıdır. Maalesef içinde yaşadığımız an, distopyacıları ütopyacılardan daha gerçekçi görmemizi öğretiyor.
Distopik eserler denildiğinde akla ilk gelen; 1929 dünya ekonomik buhranından sonra yazılan Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya (1932)”ve 2. Dünya Savaşından sonra yazılan George Orwell’in “1984 (1949)” adlı eserleridir. Yaşadıkları dönemde etkilendikleri felaketleri ileriki yıllarda kehanetimsi bir üslupla romana döken bu iki zeki İngiliz’in ortak çıkış noktaları, devlet ve şirket-devlet tarafından kontrol altında tutulmak istenen bireyin düşüncesidir. Kurulan sistem sayesinde, yeni yetişen bireyler şiddet ya da şartlandırma yöntemiyle sisteme dâhil edilmekte, sistemi sorgulayan bireyler ise toplum dışına çeşitli yöntemlerle atılmaktadır. Kanaatimce bu iki roman zamanımızda yaşadığımız problemlere ve insanlığı felakete sürükleyecek olgulara ışık tutmaktadır.
Geçmişte Kalmamış Bir Tarih: “1984”
1984, Sovyet rejiminin Stalin’in önderliğinde sosyalizmi kullanarak diktatörleşmesini, bireylerin farklı düşünmemeleri için her türlü yolu kullanarak aynılaştırmasını, düşünceyi kontrol altında tutmasını eleştirmek için yazılmıştır. Eserde Orwell, geleceğin felaketini kullandığı özel dille anlatırken, distopyasının özeti ise şöyledir.
İngiltere’de Okyanusya isimli Parti Devleti kurulmuştur. Önemli olan düşüncedir. Bu yüzden parti iki şeye önem vermektedir: tarih ve dil. Çünkü insanların düşüncelerini, bu iki kavramın oluşturduğu büyük okyanus belirlemektedir. Tarih için eserde Parti’nin düşüncesi ve planı “Bugüne hükmeden geçmişe hükmeder, geçmişe hükmeden geleceğe de hükmeder.” cümlesiyle özetlenir. Yani tarihi Parti’nin istediği gibi şekillendirilmesiyle bireyler geçmişe dönük sorgulamaları yapamayacaktır. Dil konusunda ise, Parti sürekli yeni sözlük çıkarmakta, yeni sözlükte kullanılması yasak olan sözcükler ve sözcüklerin anlamları sürekli değiştirilmektedir. Sözcüklerle düşünen biz insanlar için düşüncenin kontrolü noktasında olmazsa olmaz bir durumdur bu. Gerekli sorgulamaları yapacak kelimeleri bulamayan bireyler elbette ki, sistemin birer itaatkâr parçası olacaktır. Fakat dil ve tarihin kontrolü ile sağlanan düşünce, sosyal alandaki etkinliklerle ve duygusal alandaki tepkimeleri de kontrol altına almadıkça, desteklenmedikçe güdük kalacaktır.
Makyavel’in dediği gibi insanlar “korku ve sevgi” ile yönetilirler ve korku, sevgiden daha güçlü bir yöneticidir. Bu yüzden düzenli olarak meydana toplanan tek tip elbiseli insanlara, bir yandan “Big Brother”in çatık kaşlı resmi “seni izliyorken”, diğer yandan ise büyük ekranlarda partinin kurallarını çiğneyenlerin ve sistemi sorgulayanların “hain” olduklarını itiraf ettikleri videolar izlettirilir. Programın sonunda hainlere karşı galeyana gelen halk “hain” , “alçak” diye bağırdıktan sonra “Büyük Birader’e” de sevgi göstererek bitirilir.
Ekonomik ve cinsel hayat da Parti’nin kontrolündedir. Tüketim ancak Parti’nin belirlediği ölçülerde gerçekleşmeli ve aşka, sevgiye toplumda yer verilmemelidir. Daha açıkçası birey, Parti yönetiminde kafasına göre hareket edemez ve bireysel hevesler besleyemez. Romanda Winston Smith, Julia’ya âşık olmasıyla Parti düzenini bozmaktan Düşünce Polisi tarafından yakalanıyor ve çeşitli işkencelerden geçirilerek ve tarihte hiç var olmamak anlamına gelen “Buharlaştırma” tehditleriyle rehabilite edilmeye çalışılıyor. Her şeye rağmen Smith büyük ekranda “hain” olduğunu belirtmesine rağmen kalbindekini, yalnız kaldığı bir vakitte tekrarlayarak insanın diktatörlüğe karşı zaferini haykırıyor.
Hedonizm Distopyası: “Cesur Yenidünya”
Huxley’in eseri, 1984’ün sert dünyasından farklı olsa da temelde aynı şeyi içerir. İkisinde de öz, kurulan sisteme bireylerin tam manasıyla adaptasyonudur. Huxley, ABD gezisinden sonra insanların çılgınca eğlenmelerini, tüketim yapmalarını görür ve ABD’nin gelecek yüzyıla damgasına vuracağını tahmin eder. Bunun sonucunu, “Cesur Yeni Dünya ”adlı eserinde ekonomik buhranın gelecekteki sosyal hayata yansımalarını aktarmak için yazar.
Meşhur araba markası kurucusu Henry Ford’un doğumundan 632 yıl sonra gerçekleşen bu dünya da “1984” gibi İngiltere’de ,“Uygarlık” ya da “Dünya Devleti” adıyla geçmektedir. Öjenizm anlayışıyla ve embriyoların şişelenerek çeşitli mesleklere yönelik insan üretilmesiyle oluşan bu yapay dünyada Beta, Gama, Alfa, Epsilon gibi insan türleri vardır. Özellikle Epsilon ve Beta gibi alt seviyedeki insan türünden ikizler Bukonovski yöntemi denilen özel bir yöntemle üretilmekte, bu ikizler de yüzlerce olarak çoğaltılmaktadır. Savaşlar sona ermiştir. Ford’un şirketi bir dünya devleti olmuş, Ford’da ilah olmuştur. İnsanlar artık şaşkınlık yaşadıklarında “Ford Aşkına!”, “Aman Ford’um!” gibi tepkiler vermektedir. Bir “Tanrı” anlayışı olmadığı gibi, insanlara gerekli olan bilgi “hipnopedya” denilen “uykuda öğretimle” sağlanmaktadır. Bu öğretim daha ilk yaşlardan itibaren bebeklere, çocuklara Kuluçka ve Şartlandırma Müdürlüğünde verilmektedir. Bu şartlandırma sayesinde, belirli türlerden belirli insanlar yaratılarak düşünce farklılığı giderilmekte eğer bir sorunla karşılaşılırsa “bir gramı bin derde deva”, “soma” denilen bir tür uyuşturucuyla giderilmektedir. Her şey öylesine düşünülmüştür ki, vitamin fabrikalarında gerekli vitamini alan ve sürekli yeni bir şeyler almaya yani tüketime ve “herkes herkese aittir” sloganıyla insanların sürekli eş değiştirerek seks yapmalarına teşvik verilmiştir.
Bir gün Alfalardan-yani entelektüel tür- biri olan Bernard, yapay dünyanın dışında ayrı bölgelerden birine giderek doğal yaşam süren New Mexico’dan Vahşi John isimli, Tanrı anlayışı olan doğal doğma ile dünyaya gelmiş insanı “Dünya Devleti”ne getirir. İlk önceleri büyük ilgi gören bu insan, daha sonra “anne sevgisi”, “ölüm”, Tanrı anlayışı” gibi yapay dünyanın algılayamayacağı ve müstehcen gördüğü bu duygularla tanışmasıyla çatışma başlar. Her şeyin somayla halledildiği bu yapay dünya onu artık istememektedir. Zira onların hayatında ağlamak, yaşlanmak, duygulanmak, bağlanmak, namus ve Tanrı gibi kavramlar kalmamıştır. Bütün bunlar tuhaf fikirler ve müstehcendir. Sonunda Vahşi John yapay dünyadan kovulur.
Elbette bu eser hakkında daha pek çok şey söylemek mümkündür. Hala şifreleri tam anlamıyla çözülmemiş Cesur Yeni Dünya’da felaketin eğlenceyle, zevkle de oluşabileceğini, tüketim çılgınlığı ve ahlaksızlığın insanlığın bozulmasına yol açacağı uyarısı yönüyle de önemlidir.
İnsanlığın Kâbusu
Bu iki eser insanlığın kâbusu gibi gelecekte değil şimdi yaşanıyor. İlki geri kalmış ülkelerin ikincisi ise gelişmiş ülkelerin kâbusu olmaya devam ediyor. Birinin Rusya’ya tepki olarak diğerininse ABD’ye tepki olarak yazılmış olması, insanlığın felaketinin bu iki büyük kötülük merkezinden dünyaya yayıldığını, amaçlarının ise sorgulamayan, düşünmeyen ve farklılaşmayan; sürekli tüketip, tensel hazlarda yaşamını bulmaya çalışan sürü insanlar yaratmak olduğu görülüyor.
Bu kâbustan bir an önce uyanmalı insan. Neyi istediğine kendi karar vermeli ve üzerindeki tüm baskılardan kurtularak özgür düşünmelidir.


