“Ne yenilmez bir yaşam kavgası!
İnsanoğlunun her şeyi yenip,
Milyonlarca ot sapını yok etmesine karşın,
Bu, süregelen inatçılık içinde…”
Lev Tolstoy
Hüsnü Usta arabayı sağa çek!
Şoför koltuğuna zorla sığan, ensesi kalın mı kalın, hatta galiba biraz da şişliği de olan şişman adam, suratıma dahi bakmadan sessizce arabayı sağda durdurdu.
-Ha, şimdi in aşağıya, Hüsnü Usta!
Hüsnü Usta yine aynı tavırla, gayet sakin bir şekilde arabadan zorla çıkabildi. Araba onun o iri yarı cüssesi için bir in gibiydi. Arabadan çıktıktan sonra, göbeğinden aşağıya düşmüş olan pantolonunu çekti.
-Ha, şimdi gel sen şöyle ustam! Dedim. Bu defa daha samimi konuşmuştum, çünkü içimde Hüsnü Usta’ya karşı bir merhamet duygusu peydahlanmıştı. Ben de zaten oldum olası, bu merhamet duygusu oldu olmadı vakitlerde ortaya çıkar. Az da ödememişimdir hani, bu duygunun zamansız kalbime uğramasının faturasını.
Suskundu. Konuşmadan, emredilen her şeyi yapıyordu. Babam yaşındaydı fakat o da fazla hız yapmıştı. Güya ben acemiydim, yarısı asfalt yarısı stabilize olan, virajlı, inişli çıkışlı bu yolu yılların şoförü Hüsnü Usta daha iyi çıkar diye tutmuştuk. Oysa ki aklımdan köydeki dedikodu hiç gitmiyordu. Hüsnü Usta aslında belediyenin şoförüydü, fakat köylüler yazın sıcaktan kışın ise soğuktan ötürü yolda uyuduğu için belediye başkanına şikâyet etmiş, belediye başkanı da Hüsnü Ustayı cezalandırarak zabıta yapmıştı. Önceleri bu durum Hüsnü Ustanın bayağı zoruna gitmişti, fakat zamanla günün her vakti uyuyor, uyumadığı vakitlerde de kahvehanede iskambil oynuyordu. En uyanık olduğu vakit iskambil oynadığı vakitlerdi. Bunu özellikle oyun arkadaşları söylerdi.
-Bak usta araba hararet yapacaktı, çok bağırttın motoru! Diye hafifçe gönlünü almak istedim, fakat galiba bu sertçe bir kalkış oldu. Yine bir şey söylemedi. Azarlanan bir çocuk edasıyla “peki” dedi geçti. Niye hiç itiraz etmiyor diye düşünüyordum. Konuyu değiştirerek tekrar gönlünü fethetmenin yollarını aramaya koyuldum.
-Hüsnü Usta!
-Efendim…
-“Bizim köyde neden gündüzleri elektrik olmuyor?” Nereden açmıştım bu konuyu, bin pişman oldum. Birden o suskun ve şişman adam gürüldeyerek patladı.
-O Ermeni bitmesi, o Ermeni enüğü yok mu! Sen bilmezsin hoca, beş sene evvel bir muhtar vardı burada, devlete gitti dereyi gösterdi trafo yeri diye… Yerden bitme ermeni çocuğu, toprakta yatmayasıca seni! Göstersene boş arazileri ya da tarlanı… Köylüye bir faydan dokunsun. Dereye trafo mu olur? Kürt tohumu!
“Hay anesini be!” diye içerledim kendime, güneş yüzü görmemiş küfürler işitiyordum. Freni patlamış kamyon gibi sağa sola çarparak konuşuyordu. Ermenilere mi, Kürtlere mi saldıracağını şaşırmıştı. Bilinçaltı serseri bir şekilde çalışıyordu. Irkçılık küfürle karışmıştı iyice. Belki de sistem ona böyle hakaret etmesini öğretmişti. Bu tatsız konuşmayı kesmek için;
-Tamam, Hüsnü Usta! Araba sürmek hiç de zor değil, biraz dikkat istiyor o kadar! Diyerek tekrar eski konuya döndüm.
Hüsnü usta böğürür gibi;
-HAAaaa, öyle canım, dedi.
Sustum. Hüsnü usta da sustu. Zaten o konuşmak istemiyordu. Virajları yavaş yavaş dönüyordum, yokuşa doğru çıkıyor, sonra tekrar iniyordum. Dağların çıplak olduğu yerden yokuş çıkarken güneş ışınları mayıştırıyordu insanı. Bu arada üzerimden iyice acemiliğimi atmış, kendime güvenim gelmişti. Bayağı bir gitmiştik ki, Hüsnü Ustadan hırıltı sesleri gelmeye başladı. Tahmin ettiğiniz gibi yine uyuyordu. Belki de arabaya bindiğinden beri hep bu anı kollamıştı. O anda hafiften tedirgin oldum. Sanki beraber yola baktığımız vakit daha emniyette hissediyordum kendimi. Oysa ki onu uyurken görünce yalnızlık korku saldı birden yüreğime.
Gürgen, pelit ağaçlarıyla geçit vermez bir şekilde tepeler tepe üzerine kurulmuş, çok geniş bir coğrafyada seyrediyorduk. Medeniyeti, tarihi, insanları hatta geçmişi dahi unutuveriyordu insan burada. Burası sanki toprak parçasının girdabıydı. İnsanı içine çekiyordu. Unutmaya ve unutulmaya gebeydi. Yine de bazen yol kenarında birkaç koyun ya da davar sürüsü görebilirdiniz. Ara ara ise yaylalara çıkıyordu yol. Tam üç tane büyük yaylası olan bu dağları kemer gibi sıkan yollarda, yaylalara yaklaştıkça hava birden soğumaya başlıyor, gökyüzüne daha çok yaklaşıyordunuz.
Yolumuzun üzerindeki ikinci yayladan sonra iniş başlar, buradan indikçe ağaçların arasından Düden Gölü masmavi görünür, göle yaklaştıkça ise gölün altındaki yosunlardan dolayı yeşilleşir. İşte burayı geçtikten hemen sonra da dağın soğuk suyu sizi bekler. Burada civar köylüler dinlenmek için dururlar.
Ben de öyle yaptım.
-Hadi kalk Hüsnü Usta, geldik dinlenme tesisimize.
Hemen “Yok hoca ben uyumuyordum, ben senin yolları nasıl gittiğini gözledim” dedi.
Uyku meselesine hiç girmeden,
-Tamam, ustam, gel elma yiyelim…”
Hüsnü Usta güldü, aynı zamanda göbeği inip kalktı. Arabadan indikten birkaç adım sonra ilk bayırda kendini attı yere. Yan yatmıştı. Göbeği de yerdeydi. Oturduğu yer yola çok yakın olduğu için, ağacın dibindeki kayayı göstererek “Usta, gel şu kayanın dibinde oturalım” dedim.”Yok ne fark eder” dedi. “Ama siz hep bu kayanın dibinde oturursunuz” ben bunu söylerken Hüsnü Usta cebinden çakısını çıkarmış, verdiğim elmanın kabuğunu soyup, elmayı dilim dilim yapıyor ardından da büyük büyük yutuyordu. Bu adam oturduğu yerden zor kalkar anlaşıldı dedim içimden ve kendimi ikna ettim. Ona da “tamam öyle olsun” deyip geçiştirdim. Bayağı bir yorulmuştum. İlçe de gezmediğim cadde, sokak kalmamıştı neredeyse. Tam bunları düşünüyorken, Hüsnü Usta yediği elmanın artığını şöyle slalom şekilde arkasına attı. Elma atığını attığı yere baktığımda bir de ne göreyim; “bir kısmı kurumuş, diğer kısmı ise yeşil dikenli, mor çiçeği ile başı yerde, mahzunca duran devedikeni! Birden irkildim, bu o çiçekti işte! Ayağa kalkıp sevinçle çevreme baktığımda kocaman bir devedikeni bahçesiyle karşılaştım. Her yanda yarı kuru, yarı yaş bir şekilde garipçe büyümüşlerdi.
-Ne oldu hoca dedi Hüsnü Usta
-Sen bunun adını bilir misin?
Soluğu bitene kadar uzunca bir “heeeee….”dedi, Hüsnü Usta.
-Eşekdikeni diye de cevap verdi.
Bu isim hoşuma gitmemişti. Devedikeni daha hoştu. “hayır” dedim “bu devedikenidir”
-Bunu koparabilir misin diye sordum.
-Tabii
-Dikenlidir ama…
-Hee
-Peki, sen bunun hikâyesini bilir misin?
-Yok, dedi. Ardından da hoca sana köyde “filozof” derler deyip iliştirdi.
-Bak ustam Rusya da buna “Tatar” derlermiş. Çeçenleri duydun mu?
Sadece kafasını salladı.
-Hah işte Ruslar Çeçenleri ne zamandan beri bastırmaya çalışıyorlar ama olmuyor demi?
Yine kafasını salladı. Çünkü bu artık, Çeçenlerin tarihe kazınmış bir namıydı.
-“İşte bak,”dedim, bu arada da ayağımı bir devedikeninin üstüne basıp, kaldırdım. Devedikeni yere eğilip tekrar dik bir şekilde doğruldu. “Çeçenler de tıpkı bu devedikeni gibi ne kadar baskıyla olursa olsun üzerine bastıktan sonra dik bir şekilde ayağa kalkarlar”
-Ayrıca biliyor musun ustam, bunları koparırsan daha çok büyürler.
Hüsnü Usta bayağı keyiflenmişti. Bunu yakınlarda okuduğum Tolstoy’un “Hacı Murat” isimli eserinden öğrenmiştim. O günden sonra tüm devedikenleri Suriyelilerin, Filistinlilerin, Iraklıların, Çeçenlerin ve zulme karşı direnen tüm direnişçilerin sembolü oldu benim için.
İnsanoğlu güçlendikçe zalimleşiyor, zayıf insanları ezmeye çalışıyordu. Fakat bir türlü yok edemiyor, başaramıyordu, zulme karşı direnişi. Hatta zulmettiği ölçüde direnişle, uyanışla karşılaşıyordu.
Oradaki devedikenlerinden, kurumuş çiçeklerinden birisinin içinden, bizim çocukken sevdiklerimize dileklerimizi gönderdiğimiz ve adına da postacı dediğimiz havada kendiliğinden uçan tüyünü aldım. Avucumda hafifçe üfleyerek tüm direnişçilerin kalbine yolladım dileğimi…
