-Lesnaya Grud Gezegeni-
TEMMUZ Sayı: 4 - Kasım 2016

“Yeryüzünde siyasi çatışmalardan uzak kalmak çok zor, hatta imkânsızdır ama uzayda; günler, haftalar geçirip yerküreyi tıpkı bir otomobil tekerleği kadar küçülmüş halde görünce Dünya’nın içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla utanç duyduk.”

GÜN OLUR ASRA BEDEL’den

Herkesin umudunu kaybettiği bir vakitte, sığınabileceği bir ütopyası olmalı… Gerçeklerin tüm acımasızlığıyla yüklendiği, engelleyemediğimiz zulümlerin korkunç biçimde bizi terlettiği anda ümitsizliğe düşmemek için hayallerimiz olmalı! Olmasa nasıl yeşertebiliriz kurumuş inançlarımızı? Çocuklar ölürken nasıl yaşayabiliriz?

Zamanın akışkanlığı kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş olduğu gibi yoğunluğu da değişebilir. Öyle zamanlar yaşarız ki, bir gün bir asrı etkiler. Genelde yoğun zamanlar acı doludur. İnsanın içinde biriktirir kendini. Bir an rahatlamak için hayatı kusmak istersiniz. Oysaki zaman durmaz, bulanık gözlerle izlediğiniz zulümleri depolar, alt benliğinize… Hareketsiz kaldığınız her an hatırlatır tekrar kendini… Fedakârlığın, yardımlaşmanın ve barışın yerini kalleşliğin, tecavüzün ve savaşın aldığı bir dünyada zorunlu olarak yaşamak gereği ikinci bir dünyanın, yeni dünyanın varlığını hatırlatır…

Geleneği yılmaz savunucusu cengiz Aytmatov “gün olur asra bedel “isimli eseriyle gündemimizden hiç düşmeyen “mankurt” fikrini sosyal analiz alanımıza katmıştır. 15 Temmuz darbe gecesi de kısa bir an olmakla birlikte yıllar sürecek etkisiyle gün olur asra bedel hüviyetiyle ve askerlerin bir mankurt gibi davranmalarıyla dikkat çekicidir. Nayman Ana’nın kimliğini, geçmişini yitirmiş ve düşmanlarının elinde bir robot katile dönmüş mankurt oğluna “Sen benim oğlumsun!” yakarmaları ile o gece “Vurma ben senin kardeşinim!” sözleri arasında hiçbir fark yoktur.

Aytmatov’un şaheser diyebileceğim bu kitabı, yalnızca bu konuyu işlemez. Asıl konu olan Yedigey’in arkadaşı Kazangap’ın ölümü üzerine ona olan minnettarlığını, dostluğunu bir fedakârlıkla ödemek için şahsına yakışır bir ölüm töreni ve onu layık olduğu özel bir alana defnetmesidir. Bu yolculukta kimliklerine yabancılaşmayı ve yıllarca Sovyet rejiminin asimilasyonundan geçmiş bir neslin geleneklere, dine karşı tutumunu da satır aralarında veren Aytmatov, asıl konunun yanında yukarıda söz ettiğimiz mankurt fikriyle birlikte Orta Asya Türklerine ait pek çok efsaneyi de aktarmakta, bütün bu konulardan bağımsız gibi duran ikinci bir romana konu olabilecek ütopyasından da söz eder.

İki büyük güç, ABD VE SSCB, ülkelerine eşit uzaklıktaki Aleut Adalarında, eşit sayıda ekipman ve uzman kişilerin yer aldığı konvansiyon gemisi üzerinden uzayda yeni bir gezegen bulmuşlar ve bu gezegendeki madeni dünyaya taşıyıp yeni enerji kaynağı üretme peşindedirler. Uzaydaki yörüngede bulunan “parite(eşitlik)”isimli uzay gemisine biri ABD’li diğeri SSCB’li iki astronot göndermişlerdir. Bu astronotlardan haber alınamayınca iki ülke paniklemiş daha sonra astronotların kendi iradeleriyle uzaydan aldıkları sinyallerin peşine takılıp yeni bir gezegene Lesnaya Grud’a gittikleri ortaya çıkmıştır. Astronotlar gezegende insana benzer varlıkların yaşadıklarını tespit etmiş, hatta onların bizzat davetiyle bu gezegene gelmişlerdir. Gezegen hakkındaki bilgileri daha sonra konvansiyon gemisindeki yetkililere bildirdiklerinde, yetkililerin panikleri iyice artmıştır. Zira astronotlar Lesnaya Grud gezegeni için şunları söylemektedirler. Savaş ve silahın olmadığı, barış içinde yaşayan on milyar insanın var olduğunu, herkesin bu gezegende mutluluk içinde yaşadıklarını, sorunlara hep birlikte çözüm üretmeye çalıştıklarını, insan ömrünü nasıl daha fazla uzatabiliriz düşüncesiyle yaşadıklarını ifade ederler. Bu sözleri işten yetkililer, dünyadaki düzenlerine benzer bir emir verirler. Bu astronotlar dünyaya yaklaştıkları anda vurulması emri…

Günümüzde de bu ütopyanın dünyadaki gerçekliği devam ediyor. ABD VE Rusya savaşa ve barışa birlikte karar veriyor. Mustazaafların zaaflarını kimi zaman aktifleştirip onların birbirleriyle savaşmalarını kimi zaman pasifize edip barışmalarını sağlarken her durumda kendilerine yönelik bir çıkarın işlemesine de özen gösteriyorlar.

Savaş bütün çılgınlıklarıyla, akıl almaz dehşetiyle karanlık bir kâbus gibi üzerimize çöktü. Artık savaşlar insanların yaşamadığı bir yerde, birbirine kızgın erkeklerin hesaplaştığı bir meydan muhaberesi olmaktan çoktan çıktı. Şehirler, sokaklar, caddeler ve hiçbir şeyden haberi olmayan çocukları da kuşatan bir canavar… İnsan, Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosunda olduğu gibi, delicesine bir öfke ve hırsla, elleriyle sıkı sıkı tuttuğu ve acımasızca ısırdığı, yaptığı işin korkunçluğunu bile bile vazgeçmeyen bir ihtirasla katlettiği kendi çocuklarının yasını dahi tutmuyor artık. Bunun doğal bir şey olduğu konusunda neredeyse tüm dünya mutabık… Bombalanan şehirleri ve enkaz altından çıkartılan kimi canlı kimi cansız bedenleri teknolojinin de –sanki bir dayatmaymış gibi- çelişkili yardımıyla izliyor, üzülüyor ve çaresizliğimize sığınıp, hayata tekrar sarılmanın nedenlerini araştırıyoruz.

Ütopya umuttur. Ütopyası olanın umudu, umudu olanın ütopyası vardır. Stratejik hesapların büyük acılara feda edildiği, büyük kötü güçlerin zayıf iyiler karşısında birleşip dünyayı yaşanmaz kıldığı şu vakitlerde, Lesnaya Grud Gezegeni’ne özlem duyuyor insan. Ya kötülerin hesaplaşmak ve boğuşmak üzere ya da iyilerin mutlulukla hayatlarını sürecekleri, çocuklarını koklayıp, onların yaramaz davranışlarına gülümseyecekleri yeni bir gezegene taşınma dileğini daha çok hissettiğimiz günleri yaşıyoruz. Fakat biliyoruz ki, Satürn’ün acımasız ellerinden mutlaka bir Jüpiter kurtulacaktır.

Gerçeği ütopyalarımızla buluşturmak umuduyla…

Serkan Akın Arşivi
4 Sayı: 4 - Kasım 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler