üstümüzü başımızı ıslatarak
ışıltılı sular içerdik
o mermer çeşmeden
alnımıza değen
bir sevdalı bulut ile
ruhuma ara ara
yağıp duran yağmurlar
suretleridir onun
işte artık kırılmış
o çeşmeye vardım tekrar
ıslatıp yüzümü susuzluktan
öyle gezdim şehri
kalbim suya düşen
bir mendil gibi
hüzün emdi
dolaştıkça terli sokakları
anılardan atlayan
bir kara kedi
dönünce köşeyi
kımıldadı ardı sıra
yere dökülmüş esmer dutlar
gibi geçmiş zaman
başkasının gördüğü
rüyanın içindeyiz sanki
öyle durgun
ve öyle sessiz
kuru yapraklar
saklıyor şarkımızı şimdi
bizler dağılmış üyeleri
eski bir orkestranın
sırt çantamdaki pergelin ucu
etime batıp duruyor
bulmak için elimdeki adresi
ara sokaklarda
artık yabancılaşan bize
gizli değişimle
mavi bir kapı işte
paslı bir tokmak
elimi uzatsam
sanki dokunacak
siyah bir bulut
eriyor içimde o an
girift tüllerin ardından
beliren güneşin altında
doluveriyorum birden
yıllar sonra işte orda
yağmur, ekmek
ve sevda üstüne
konuşuyoruz yine
leylak sesleri
süslüyor gömleklerimizi

