Öteki’nin Felsefi İnşası ve Hollywood’da Ötekileştirme: Reel Bad Arabs Belgeseli Batı Düşünce Geleneğinde Öteki
TEMMUZ Sayı: 27 - Aralık 2018

Batı metafizik düşünce geleneğinin iki temel dayanağı olan; logos (akıl) merkezlilik ve düalizm (dikotomi) kuramları üzerine düşünürsek biz ve öteki kavramlarını daha rahat anlayabiliriz. Öncelikle Batı düşünce geleneği içinde modern felsefenin kurucusu kabul edilen Rene Descartes’in düalist Kartezyen felsefesi (Kartezyen isimlendirmesi soy isminden türetilerek oluşturulmuştur) düşünen özne olarak “ben”i temel alarak aslında bir takım yeni ön kabulleri de esas almış oldu.

Orta Çağ’da Tanrı merkezli dünya tasavvurunun yıkılıp az evvel zikredilen “benlik” insanı, düalist kabullerle birleşince yeni bir merkez olarak “İnsan Tanrı” kâmil hale geti rilmeye başlandı. Descartes’in “düşünüyorum o halde varım” (cogito ergo sum) sözü düşünen varlık olarak “ben” ister istemez Batılı düşünen insan tipine denk düşmektedir. Bu durum yani yeni bir merkezin kâmil kılınması zaruri olarak merkez dışına itilen bir öteki’yi de var kılmıştır. Bu öteki aslında düşünen batılı özne dışın daki her şeydir. Merkez, Tanrı iken Batı açısından sorun yoktur. Zira Tanrı göklerin krallığını yönetmekte onun yerine ise Kilise yeryüzünde hüküm sürmektedir. Ancak merkez insana kayınca öteki’nin kaçınılmaz gerekliliği Batı dışı dünya için geri kalmışlık tanımlamasıyla başlar. Bundan sonra her şey Batı’da üretilmekte ve geri kalan dünyada tüketilmektedir.1

Orta Çağ’da Tanrı merkezli evren tasavvuru Kopernik’in güneş merkezli evren tasavvuru ile sarsıldı. Kilisenin tahakümü bu se beple yıkılınca Rönesans ve ilerleyen süreçte Aydınlanma’nın etkisi ile düşünen özne olarak ben’in inşası başlamış oldu. İnsan merkezli bu yeni dünya tasavvuru rasyonalist, hümanist anlayışla yakından ilgilidir. Bu yeni İnsan-Tanrı her şeyin merkezindedir ve kendisini konumlandırdığı yer ontolojik olarak Batı’dır.2 Tabi ki yeninin inşa ediliş süreci bir karşıtlık üzerinden gerçekleşecektir. Kendisinin farkına varan Batı kimliği kendisini Batılı olmayan “öteki” üzerinden var kılmaktadır. Bugün medyada ve sinemada şahit olduğumuz zenci/Müslüman/ Ortadoğulu/Arap/Ya hudi tanımlamalarının çağrışımı buralara dayanmaktadır. Bu durum Zygmunt Bauman’a göre Batı’nın kimlik problemi ile yakından ilgilidir.3

17. yüzyıla egemen olan akım rasyonalizmdir. Bu rasyonalizm, akılcılığın sadece doğaya değil felsefeye de uygulanabilecek şekilde sistematize edilmiş halidir. Descartes, şüpheyi bir araç olarak düşünme fiilinin başına koymuştur. Şüphe, şüphe edenin benliğinin-kimliğinin farkına varmasına sağlamaktadır. Aslında bu çok yeni ve büyük bir zihinsel durum yaratmaktadır. Yukarıda zikredildiği şekliyle “ben” olarak var oluş Batı’da yavaş yavaş inşa edilmektedir. Bilincinin farkında bu yeni durum evrenin (aslında her şeyin) merkezine düşünen-rasyonalist ben’i koymaktadır. Bu bağlamda Batı’da anlaşıldığı şekliyle aklını kullanmamak, ister istemez sizi geride kalmış olarak bırakacaktır. Kopernik’in bilimsel olarak başlattığı şeyi Descartes felsefi olarak tamamlamıştır. Düalist Kartezyen felse fede gerçeğin/hakikatin parçalanmasıyla maddi ruhi, beşeri-ilahi ayrım larının yolu açılmış ve bu yeni insan tipine yeni bir hareket sahası doğmuştur.

18. yüzyıl Aydınlanma felsefesi aslında -kuramcılarının perspektifinden- aydınlanma isteğinden yani karanlıktan kurtulma durumundan dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir. Bu döneme de Aydınlanma Çağı denilmiştir. Bu aslında düşünen özne olarak benliğini duyuran Batılı insanın düşünceyi -yine kendi perspektiflerine göre- her türlü prangadan kurtarma çabalarının bir ifadesidir. Bu yüzden dönemin motto cümlesi “aklını kullanmaya cesaret et!” şeklin de ifade edilmiştir. Aydınlanma’nın en önemli isimlerinden Kant, Aydınlanma öncesi düşünsel evresi için ‘dogmatik uyku’ demektedir. Aydınlanma kültürü ise ilerleme düşüncesi ile yakından irtibatlıdır. Bu bağlamda ilerici-gerici terimleri Aydınlanmacı okuma biçiminin yansımasıdır. Aynı şekilde bu bakış açısı da Batı dışı olan insan/toplum her ne ise onu ötekileştirmektedir. Tarih ilerledikçe insan erginlikten kurtulacaktır. İlerleyemeyenler ise tarih dışı kalacaktır. Aydınlanma ile Batı açısından artık “yeni insan” efendi konumuna gelmiştir. İlerleyen safhasında ise buradan gücünü alan bilimcilik tahakkümünü kuracaktır. Batı düşünce geleneğinde K. Popper gibi isimler kendi zaviyelerinden bu duruma tepki göstermişlerdir. Tarihsel süreci açısından ötekileştirme olgusu aslında Batı için yeni bir olgu değildir. Bugün kavramsallaştırılan anti-semitizm ve İslamo fobi kullanımlarının kökleri 16. yy’a kadar geri götürülebilir. Bu durum toplumsal, siyasal, sanatsal yönden birçok tesiri de içerisinde barındırmaktadır. Günümüzün en hâkim aktarma/ anlatma araçlarından birisi olan sinema içinse durum pek parlak değildir. Ötekileştirmenin boyutları Hollywood açısından dehşet noktalara varmıştır denilebilir. Reel Bad Arabs isimli çalışma Hollywood’daki ötekileştirmenin bo yutlarını anlamak açısında oldukça önemli bil giler vermektedir.

Hollywood: Bir İnsan Topluluğu Nasıl Kötülenir?

Arap asıllı Amerikalı Profesör Jack Shaheen’e ait olan Reel Bad Arabs isimli kitap ve belgesel, 900’e yakın Hollywood filminde Arap/Ortadoğulu kimliğine dair Hollywood’un bakış açısını incelemektedir. Rakamlarla vermek gerekirse bu 900 filmin sadece belli bir kısmının olumlu bir imaj çizdiğini, 50 tanesinin tarafsız olduğunu, geri kalan filmlerin tamamının Arap halkını aşağıladığını, hor gördüğünü, terör sevdalısı gibi gösterdiğini belirtmiştir.4 Bu korkunç is tatistik haliyle sinemanın ulaştığı her bireyi de etkilemektedir. Araplar aşağılık, kadın ve para düşkünü, düzenbaz, pis, işbirlikçi, müdahaneci, beceriksiz, ölçüsüz insan tipinin sinemada karşılık bulmuş halidir. Savaş içerikli filmlerde Araplar de-hümanize edilerek sayısal verilere indirilmekte ve öldürme/katliam fiilleri bu sayede önemsizleştirilmektedir. Jack Shaheen bu 900 filmin içerisinde en kötü örnekler olarak: 1. Rules of Engagement (2000), 2, The Delta Force (1986), 3. Death Before Dishonor (1987) ve 4. True Lies (1994) filmlerini zikretmektedir. Bu dört film açısından Arap karakterler terörist ve acımasız tiplerdir. O yüzden onlara karşı verilen savaş aslında “özgürlük savaşı”dır. Bu savaşlar aslında Arapları, Araplardan kurtarmak için de yapılmaktadır. ABD burada de mokrasi ve özgürlük taşıyıcısıdır. Hiç alakasız gibi gözüken Disney animasyon filmlerinde dahi benzeri temalara rastlanmaktadır.

Rules of Engagement (2000) isimli film bu bağlamda daha yakından incelenmeyi hak etmektedir. Jim Webb isimli ABD Donanma sekreterliği makamında yer almış eski bir asker tarafından senaryosu yazılan film, Yemen’de sivillere yönelik katliam girişiminde bulunduğu iddiasındaki askerler için başlatılan soruşturmayı merkezine almaktadır. Bu filmi diğerlerinden ayıran husus ise bu “soruşturma” faslıyla ilgilidir. Film ilk başta sivillerin haksız yere katledildiği fikrini izleyiciye sezdirir. Ancak “gerçek” sonradan ortaya çıkacaktır. Filmin en iğrenç sahnesi ise kameraların çatışmada tek ayağını kaybetmiş bir kız çocuğuna odaklandığı sahnedir. İlk önce bu kız çocuğuna acırız. Ne de olsa masum, engelli bir kız çocuğudur. Bu şekilde ona sempati duyarız. Ancak gerçekler çok farklıdır. Soruşturma ilerledikçe ilk ateşin gösteri halindeki kalabalıktan Amerikan askerlerine doğru açıldığı anlaşılmaktadır. Bu küçük kız çocuğu ise elinde revolveri ile Amerikan askerlerine doğru öfkeli bakışlar atarak mermileri saydırmaktadır. Yani o da küçük yaşına rağmen diğer teröristlerden herhangi birisidir. Yalnızca küçük bir teröristtir. Ardından Hollywood’un önemli aktörlerinden Samuel Jackson elinde telsiz ile bağırmaktadır: “Harcayın şu aşağılıkları!” Sivillere yönelik katliam gayet açık bir şekilde ve zafer edasıyla izleyiciye aktarılarak sahne sona erdirilir.

Arap kadınları için durum daha kötüdür. Onlar kocalarının yanında önemsiz birer nesne veyahut meze masalarındaki cinsellik objesinden ibarettir. Farklı birçok yapımda Arap kadın kimliği bu şekilde sunularak “doğuda kadının ehemmiyetsizliği” fikri pekiştirilmektedir. Sinemanın ilerleyen yıllarında ise durum biraz daha farklılaşmaktadır. Arap kadınları artık eli silahlı birer isyancıdır. Bu konuda zirveyi Death Before Dishoner filmi elinde tutmaktadır. Yahudi bir aileyi soğukkanlı bir şekilde katleden Arap kadın terörist bir diğer sahnede Amerikan askerlerine işkence ederken gözükmektedir. Bu yapımların ortak özelliği ise popüler temaları kullanmaları ve sinematografik açıdan çokta başarılı örnekler olmamalarıdır. Ancak kitlelere çok kolay bir şekilde ulaşan bu yapımlar en çok izlenen filmler arasında yer almaktadır. Türkiye’de de televizyonlarda pek çok kere gösterilen bu filmler “öteki”lere öteki olduklarını hatırlatmakta ve bunu yaparken de bir Amerikalı gibi düşünmelerini istemektedir.

Bir diğer ötekileştirilen kimlik unsuru Filistinlilerdir. Yahudi kökenli yapımcılar olan Menachem Golan ve Yoram Globus tarafından Cannon isimli şirket adına çektirilen 30’a yakın filmde Arap ve özellikle Filistinli kimliği terörize edilmiş ve aşağılanmıştır. Yine popüler temaların kullanıldığı ve sinema açısından üzüntü verici olan bu yapımlar Arap-Yahudi ayrışmasının kökleşmesine önemli katkılar sunmuşladır. Jack Shaahen kitabın içeriğinden oluşturulan aynı isimli belgeselde yukarıda zikredilen filmlerden sahneler eşliğinde bu dehşet verici ötekileştirme temalarını incelemektedir. Başarılı bir şekilde gerçek görüntülerle kıyaslanarak verilen filmler aslına bakıldığında çok temel birer propaganda nesnesinden ibaret gözükmektedirler. Sanatsal açıdan hiçbir değeri olmayan bu yapımlar, Hollywood ile Washington arasındaki sıkı ilişkileri de ortaya sermektedir. Bu durum bizzat Amerikan Sinema Filmleri Derneği başkanı Jack Valenti tarafından şu şekilde dile getirilmektedir: ‘Washington ve Hollywood aynı DNA’dan gelmektedir.’ Farklı yapımlar olarak gösterilebilecek filmleri de belgeselde zikreden Shaahen, bu yapımların en azından muhatabını anlamaya yönelik çabasını önemsemektedir. Three Kings (1999) ve Kingdom of Heaven (2005) filmleri bu yapımlar arasında sayılmak tadır. Bizce, Three Kings filminde Amerikan askerini sorguya alan Iraklının önemli soruları dışında kayda değer bir farklılıktan bahsetmek mümkün olmasa da Kingdom of Heaven filmi gerçekten farklı bir yapım olarak düşünülebilir. Hulasası ötekileştirme Batı düşünce geleneği açısından tarihsel bağları güçlü bir olgudur. Bugün ise sinema bunun taşıyıcısı olma konumdadır. Buradaki sorun Batı’nın kendisine yönelik bakışı ile alakalıdır. Yani önce kendileri ile olan meselelerini halletmeden sorun ortadan kalkacak gibi gözükmemektedir.

Dipnotlar:

1- Ötekileştirilen için ise ortaya bambaşka bir sorun çıkacaktır: “Benlik” problemi. Kendisini tarihiyle, geçmişiyle ilişkilendiremeyen bireyin “öteki”nin şahsına bürünme çabası. R. D. Laing’in tanımlamasıyla sahte benlik: Kendisi olmamanın bir yoludur. Kişi burada kendisini kabul ettirme aracı olarak maruz bırakıldığı kavramların alanından yararlanmaktadır. Bu aynı zamanda onun topluma karşı takındığı maskesidir.

2- Yazıda yer yer Özgür-Der Üniversite Gençliği’nin Musa Üzer ile yaptığı “İdeolojiler ve Batı Düşünce Geleneği” haftalık seminer ses kayıtlarından fay dalanılmıştır.

3- Zygmunt Bauman, Bireyselleşmiş Toplum, Ayrın tı Yayınları, s. 195 (alıntılayan: Doç. Dr. Burcu Kaya Erdem. Medyada Temsil Türleri ve Sosyolo jisi ders notları.)

4- http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cH M6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvR2V yw6dla19Lw7Z0w7xfQXJhcGxhcg

Erkam Kuşçu Arşivi
27 Sayı: 27 - Aralık 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler