Yorulmanın Mevsimi
TEMMUZ Sayı: 27 - Aralık 2018

Sağa sola savrulan gazete kâğıdına uzanan el, rüzgârdan daha hızlı davrandı. Kâğıdı toprağın üzerinden çekip aldı. Adımları ise ellerinden de hızlı çadıra doğru koşuyordu. Çadıra girdiğinde kahvaltı faslının bitmiş olduğunu gördü. Çoktan iş başı yapılması gerekiyordu. Annesinin sesini işitince, ardından ‘azar’ kovalar gibi koştu elin sahibi küçük kız. Ocağın yanına vardı. Derince soluklandı. Elindeki gazete kâğıdını annesine uzattı. Gözleri ise annesinin ağzından duymaktan korktuğu

Azara kilitli.

- Hadi çabuk sofrayı toplayıver dedi annesi.

Yumuşak ses küçük kızın gözlerini yumuşattı. Küçük kız sofrayı toplarken annesi de, ocağın kenarına serdiği gazete kâğıdına, sabah ki çayın demini yayıyordu. Yayma işlemini bitirdikten sonra kâğıda serdiği çayı çadırın dışına çıkarıp, güneşin vurduğu bir noktaya koyup etrafına rüzgâr uçurmasın diye iki küçük taş koydu. Çayı kurutup, bir sonraki öğün için tekrar demliyordu. Yeni paket çay öncelik sıralarında yer alamayacak kadar lükstü, kıraç toprağa sürülen demsiz bir tohumdu onlar için çay. Bunca derdin arasında soluklanma bahanesi, ucuz ağrı kesici.

Yazmasını başında çıkarıp düz şekilde açarak bir kenarını başında aşağı çenesine doğru salıp, çenesinin altında birleştirdiği iki kenarı bağladı. Kalan diğer uçlardan uzun tarafını, gözlerini açıkta bırakacak şekilde yüzüne doladı. Güneşten daha az etkilenecek, cildi yanmayacaktı böylece. Tarlaya doğru yürüdü. İlk evlekten başlayarak domatesleri, çapalamaya başladı.

Küçük kız, sofradaki kahvaltılıkları toplamış. Tabakta kalan kahvaltılıkların üzerlerine poşet geçirmişti. Daha az sinek konacak, daha az kirlenecekti yiyecekler. Sofrayı toplayıp topaç edip koltuğunun altına yerleştirip çadırdan çıktı. Çadırın etrafını dolanarak, tellerden çevrilmiş Açıkhava kümesine geldi. Sofrayı tavukların önüne silkti. Onlarda doymalıydı. Tokun açın halinden anladığı tek kalp çocuk kalbiydi. Küçük kız tavukların su kaplarını doldurduktan sonra çeşmenin başına vardı. Kahvaltıdan kalan bulaşıkları yıkayacaktı. Küçük elleri oldukça becerikliydi. Onu iş yaparken gören yaşından çok deneyimi var diye düşünürdü. Bulaşık bezini ustalıkla çay bardaklarının içlerine itiyor, kıvrak hareketlerle bardakları döndüre döndüre köpüklüyor, ardından duruluyordu. İrice, düz, tepsiyi andıran bir taşı yıkamış kenara koymuştu. Duruladıklarını taşın üstüne diziyordu. Son bulaşığını durularken, başını kaldırıp tarlaya doğru baktı. Annesi epey ilerlemişti. Bu demekti ki yeni elbisenin içinde neler hissedeceğini kestirmekten öte anlayacaktı. Söyle, etek uçlarında fırfırı olan, güzel pembe bir elbise… Yeniler gözlerinin önünde, öylece hayale daldı küçük kız. Rüzgâr hafif hafif ensesinden esiyor, ince parmakları çeşmeden akan suda ıslanıyordu.

- Narin, Narinnn sesleri Narin’i daldığı hayalden uyandırdı. Annesi eli burnunda başında dikilmişti. Boğuk bir sesle;

- Çadıra git bana yazma getir dedi. Narin ne olduğunu anlamadan, çadırdan içeri girip yazmayı kaptığı gibi annesine getirdi.

- Anne al dedi. Ne oldu diye sormadan gözleri, cevabını almıştı. Annesinin burdu kanamış, yüzüne bürüdüğü yazması kandan sırılsıklam olmuştu. Annesi kanlı yazmasını çıkarıp çeşmenin başına koydu. Ellerini yüzünü yıkadı. Yeni yazmayı yine aynı şekilde sarıp yüzünü bürüdü. Kan durmuştu. Yine tarlanın yolunu tuttu. Bir kaç adım anca atmıştı ki döndü:

- Narin, sıcaktandır dedi. Ve ekledi. Yorgunsun git biraz uzan.

Narin tekrar çeşmenin başına çöktü. Annesini yazmasını alıp akan çeşmenin altına bıraktı. Su yazmaya değdikçe kan rengini suya veriyor, küçük pembe bir nehir gibi toprağa sızıyordu. Toprak küçük pembe nehrin suyunu emiyordu hemen, açtı, sömürmekteydi ve tüm yorgunlukların kanıtını yok etmekteydi. Narin daldı kaldı birkaç dakika. Ayaklarına küçük pembe nehrin suları sıçramıştı silmedi. Elini suyun altındaki yazmaya tekrar uzattı. Bulaşıkları yıkamaktaki ustalığına inat, yazmayı acemice çitileyerek yıkadı. Sıska bedenindeki tüm güçle yazmanın suyunu sıkmaya çalışırken tüm gücü sadece kenetlenmiş dişlerinin arasında kaldı. Ayağa kalktı az ileride, çamaşırlarını astıkları ipe doğru yürüdü. İpe ulaşmak için koyduğu taşın üstüne çıkıp yazmayı ipe iki mandalla tutturup serdi. Yazmadan damlayan sular, küçük yağmur damlaları gibi tozlu toprakta küçük izler bıraktı. Damlayan suların rengini belli etmeyen.

Yorgundu, gidip çadırın içinde serili yataklardan birine uzandı. Annesi uykusunu onaylamıştı ya kayıtsızca uzanabilirdi. Narin yüzüne konup havada tur atan sinek seslerini dinleye dinleye uykuya daldı.

Vakit öğleyi biraz geçiyordu ki annesinin, mutfak olarak kullandıkları köşeden çıkardığı seslere uyandı. Bir eli gözünü ovarak ayağa kalktı. Ocakta kaynayan çaydanlığı görünce, gidip çadırın dışında serili olan, kurumuş çayı getirdi. Annesine uzattı. Sofra hazırdı. Sevindi. Yumurta, zeytin, peynir… Bir kahvaltı sofrasından beklenen ne ise yine o…

Babasıyla ağabeyi içeri girdiler. Telaşlıydılar. Nede olsa çalışma arası yemek, toprak sahiplerine göre eğleşmekti. Allah ne verdiyse hızlı hızlı yediler. Annesi babasına dönerek,

- Bugün son mu? Diye sordu.

- Son, tüm hesapların günü, emeğin hasadı, hasadın bereketi inşallah! Akşama yola çıkacağız. Minibüs küçük yer az. Eşyaları sıkıca sarın az yer kaplamalı dedi adam,

- Tamam dedi anne. Sesinde buruk bir sevincin en yorgun haliyle’

Konuşmalar devam ederken doyulmuştu. Çalışanlar işlerinin başına dönmek için kalktılar. Anne, baba ve ağabey…

Narin sofranın başında küçük avuçlarıyla tuttuğu küçük ekmekle doymaya çalışıyordu. Sakin bir kız çocuğu, ince ötesi çelimsiz, anlayışlı olsun diye anasından doğan, anlayışlı olmak zorunda kalan. Alnında beklediğinin hevesi! Dudakları ekmeğini çiğnedikten sonra kapandı. Gözleri havada bir şeyler düşünüyor gibiydi. Mırıldandı.

Pembe çiçeğim

Dinle sana ne diyeceğim

Sen benim sevdiğim

Uğurlu bir böceğim

Ol sen bana bir esvap

Seni üzmeden giyeceğim

Gülümsedi bitirince sözlerini. Bugün bitiyordu yorulmanın mevsimi, köye döneceklerdi. Yüreklerine, eşlerine dostlarına ve arkadaşlarına, yeni elbiseleriyle belki de. Ne tatlıydı bu düş. Kalktı sofrayı topladı. Daha bir güçlü yıkadı bulaşıkları. Kendi gücünün yettiğince çadırdaki eşyaları topladı. Akşamlar güzeldi. Akşam yolculuğu güzelin güzeli! Yanmadan güneşin koynunda, serince, sıkışık da olsa!

Güneş çadırlarına dönen işçilerin sırtlarında battı. Yönlerini, yüklerine, topraklarına, kahırlarına döndüler. Kadınlar ise sanki gün onları hiç incitmemiş, omuzları eskimemişçesine eşyalarını hızla topladılar. Erkekler kurdukları çadırları söktüler. Gitmenin şenliği olursa buydu. Çocuklar şenlikte oyuna rahatça meyletmişti. Küçük insan topluluğunun yola dizilme mahşeri. Hesaplarının emekleriyle değil, kurnazlıklarla bölündüğü mahşer. Hak etmedikleri her ne varsa heybelerinde, hak ettiklerini düşündükleri her ne varsa düğüm düğüm boğazlarında yüklediler minibüse düştüler yola…

Narinin gözleri ise camda, arkada kalan yükü, ipe asılı yazmada…

Canan Kancı Arşivi