Ⅰ
Eeldrop ve Appleplex şehrin rezil bir kısmından iki küçük oda kiralamıştı. Bazen buraya akşam vaktinde gelir, bazen burada uyur ve uyuduktan sonra yulaf ezmesi yapıp sabah olunca birbirlerinin bilmedikleri yolculuklara çıkmak için ayrılırlardı. Bazen uyurlardı, genellikle konuşurlar veya camdan dışarı bakarlardı.
Odaları ve mahalleyi özenle seçmişlerdi. Uğursuz ve gürültülü mahalleler vardı bir de uğursuz ve sessiz mahalleler vardı. Eeldrop ve Appleplex ikincisini, yani en uğursuzunu seçmişlerdi. Gölgeli bir sokaktı, pencereler kalın perdelerle örtülmüştü; perdelerin üstünde ise örtbas edilecek yanları olan bir itibar bulutu asılıydı. Yine de yakınlardaki daha huzursuz mahallelerin avantajına sahiplerdi, Eeldrop ve Appleplex’in penceresi yolun hemen karşısındaki polis karakolunun girişine bakıyordu. Onların gözünde bu durum tek başına dayanılmaz bir cazibe oluşturmuştu. Zaman zaman sokağın sessizliği bozuldukça, bir cani tutuklandıkça, bir heyecan dalgası sokağa süzülür ve karakolun kapısını çalardı. Sonrasında sokağın yerlisi olmayanlar kapı önlerinde sabahlıklarıyla oyalanırlar, yabancı ziyaretçiler sefaletin merkezinin hücresi tarafından yutulduktan uzunca bir süre sonrasına dek şapkalarıyla sokakta oyalanırdı. Sonrasında Eeldrop ve Appleplex dışarı koşturup tezlerini oluşturarak kalabalıktan birer kişi olurlardı. Her ikisi de kendi soruşturmasını sürdürürdü. Appleplex, düşük mevkilerden her iki cinsiyete de hitap etmede olağanüstü bir yeteneğe sahip olarak, yalnızca seyircilere sorular sorardı ve genellikle saptırılmış tutarsız hikayeler toplardı. Eeldrop ise daha çekingen bir tavra sahipti; insanların kendi aralarındaki konuşmalarını dinler, küfürlerini, abartılı ifadelerini, türlü tükürme tavırlarını ve kurbanın mahkeme salonundan haykırışlarını hafızasında saklardı. Kalabalık dağıldığında Eeldrop ve Appleplex odalarına dönerlerdi. Appleplex soruşturmasını büyük defterlere geçirirdi, olayın türüne göre H’den (hırsızlık) Z’ye (zina) dosyalardı. Eeldrop ise düşünceler içinde sigarasını içerdi. Eeldrop’un şüpheci, mistisizmden anlayan birisi olduğu; Appleplex’in ise şüpheciliğe dayanan bir materyalist olduğu söylenebilirdi. Hatta Eeldrop ilahiyat, Appleplex fizik ve biyoloji okumuştu.
Eeldrop ve Appleplex’i zaman zaman günlük çalışma alanlarından ve genel sosyal aktivitelerinden ayıran ortak bir içgüdü vardı. İkisi de basmakalıp, önemli veya ailevi yerlerden değil, iyi gizlenmiş, çantada keklik görülen, son derece sisteme oturtulmuş yerlerden sakınmaya gayret ediyorlardı. Bir de –sakındıkları kişilerin deyişiyle- “insan ruhunu maddi bireyselliğinde hapis tutmayı” diliyorlardı.
“Niçin” dedi Eeldrop, “o şişman İspanyol, bu akşam bizimle birlikte masaya oturup eşi benzeri bulunmayan merakıyla konuşmalarımızı dinleyen adam, neden bizim için bir anlığına ilgi çekici bir objeydi? Peçetesini çenesinin altına sıkıştırmış, yerken memnuniyetsiz sesler çıkarıyordu, yemezken de parmaklarının arasında ekmek ufalayışıyla beni son derece gerdi: sütlükahve renginde bir yelek ve kahverengi uçlu siyah botlar giyiyordu. Zalimce denebilecek şekilde tiksinç ve kabaydı; bu özellikleriyle bir ‘tip’ idi, kolaylıkla İspanya’nın taşra bölgelerinden biriyle sınıflandırılabilir. Yine de elimizdeki şartlar altında –biz evlilik hakkında tartışırken aniden öne eğilip ‘bir keresinde kendi kendime evlenmiştim’ diye açıklamıştı- onu sınıfından ayırıp bir anlığına benzersiz bir varlık, bir ruh; hâlbuki önemsiz, nihayetinde kendi hikâyesi olan birisi gibi göz önüne alma fırsatımız oldu. Değer verdiğimiz ve tek başına açıklayıcı olan anlardır bunlar. Sanırım bu kadar göz ardı edilmiş olmasının sebebi bu çünkü işe yaramaz. Bu İspanyol ile ilgili öğrendiklerimiz başka bir İspanyol’a uymaz, hatta kelimeler birbirini anımsatmaz bile. Ortodoks ilahiyatının ve ruh hakkındaki takdire değer teorisinin çöküşüyle, olayların benzersiz önemi yok oldu gitti. Bir insan ancak sınıflandırıldığında önemlidir. Bundan dolayı trajedi veya trajedinin takdiri yoktur, ki bunlar aynı şeylerdir. Üç ay önce annesinin hizmetçisiyle evlenip durumun farkına yeni varan genç Bistwick hakkında konuşuyorduk. Meselenin gerçekliğini kim kavrıyor? Yakınları kavramıyor. Onlar sadece sevgiyle, Bistwick’in ilgi alanlarına saygıyla ve en önemlisi aile adına duydukları ortak utanç ile hareket ederler. Açık görüşlü ve düşünceli, sadece boşanma hukuku reformunun zorunluluğuna kanıt olarak bakan yabancı da kavramıyor. Bistwick mutsuz evlilikler sınıfına ait. Bistwick ise sabah uyandığında ‘olaydan bağımsız bir yabancı anlayamaz’ diye düşünür, ki bu da oldukça doğru bir bulgudur. Bir hayatın mahvolmasının korkunç önemi hor görülür. Erkekler, sınıflandırıldıkları yerde yalnızca ya mutlu ya da sefil olma haklarına sahiptirler. Gopsum Caddesi’nde bir adam metresini öldürür. Adam için bu hareketi kalıcıdır -bu önemli bir noktadır- ve yaşamak için sahip olduğu o küçük alanda adam çoktan ölmüştür. Daha şimdiden bizden farklı bir dünyadadır. Sınırı geçmiştir. Geri alınamayacak bir şeyin yapılması, hiç birimizin yüz yüze gelinceye kadar farkına varamadığımız bir ihtimaldir. Adam kadını nasıl öldürmüş? Tam olarak ne zaman öldürmüş? Cesedi kim bulmuş? Bunlar adamın komşuları için önemli sorulardır. ‘Aydın kesim’ için ise bu olay sarhoşların sorgulanması veya işten çıkarılması için bir sebeptir sadece. Ancak cezanın ebediliği için ısrar eden ortaçağ dünyası gerçeğe daha yakın bir şey ifade eder.”
“Söylediklerin,” diye cevapladı Appleplex, “kendimi herkesin yerine koyma içgüdümü tetikliyor. İspanyol’un ve karakolun kapısında seyrettiğimiz pek çok ilginç olaya kahraman olmuş diğer kişilerin konumunda düşünmeliyim. Övünç kaynağımız olan ki bu övünç sınıflandırma prensibine yabancı değildir, o katıksız gözlem anında kavradıklarımızı -bu sefer daha derince- düşünmeliyim. İsteseydik taşralı İspanyolların tabiatı hakkında, yoksulluk (hayırseverlerin deyişiyle sefalet) hakkında veya çalışan kızların evleri hakkında muhteşem yorumu yapabilirdik. Ancak böylesi bizim maksadımız değildir. Belli başlı noktalardaki tecrübeleri hedefleriz. Tek başınayken kötü niyetli olan tecrübeler. Sınıflandırmayı reddetmeyiz. Ondan kaçınırız. Bir insan sınıflandırıldığında bir şeyler kaybolur. İnsan ırkının çoğunluğu kâğıt para uğruna yaşar: yalnızca fazla gerçekçilikte işe yarayan terimler kullanırlar, aslında para basımını bile görmemişlerdir.”
“Bunun da ötesine gitmeliyim,” dedi Eeldrop. “Çoğunluk, yalnızca genelleme kişiden başka bir şeyden bahsedecek lisandan mahrum değiller; genellikle kendilerinin ‘genelleme kişi’den başka bir şey olmadıklarının farkında değiller. İlk olarak onlar devlet memurları, veya kilisenin önemli kişileri, veya sendikacılar, veya şairler, veya işsizler; bu kategorilere ayırma işlemi pratik amaçları olan diğer insanlar için yalnızca tatmin edici değil, ‘ruhlarının hayatı’ için de onlara yeterlidir. Çoğu şu anda o kadar da gerçek değil. Eminim Wolstrip evlendiğinde kendi kendine ‘Philadelphia’daki en iyi iki ailenin bir araya gelişini tamamlıyorum artık,’ diye düşünmüştür.”
“Asıl soru,” dedi Appleplex, “felsefemizin ne olacağı. Bu derhal kararlaştırılmalı. Bayan Howexden bana Bergson okumamı tavsiye ediyor. Kurbağa gözünün yapısı üzerine oldukça eğlenceli yazıyormuş.”
“Pek sayılmaz,” diye sözünü kesti arkadaşı, “felsefemiz oldukça yersiz. Felsefemiz bakış açımızdan ayrılmalı ve bakış açımızı açıklamak adına dönüp dolaşıp başladığı yere, bizim konumumuza, geri gelmemeli. Sezgiler hakkındaki bir felsefe, diğer felsefelere oranla bir nebze daha az sezgisel olmaya yatkındır. Belli bir düzlemde hareket etmekten sakınmalıyız”
“Ama en azından,” dedi Appleplex, “biz…”
“Ferdiyetçileriz. Hayır!! Anti-entelektüel de değiliz. Bunlar da etiketlerdir. ‘Ferdiyetçi’ de diğer herkes kadar bir çeteye üyedir: ve ferdiyetçiler çetesi, çeteler arasında en hoşa gitmeyendir çünkü en az karaktere sahip olan odur. Nietzsche bir çete üyesiydi, tıpkı Bergson’un entelektüel olduğu gibi. Etiketten kaçamadık ancak bırakalım da ayrım içermeyen ve öz-farkındalık uyandırmayan bir etiket olsun. Sade etiketler bulup onları ilerde kötüye kullanmamamız yeterlidir. Ben, sana itiraf ediyorum ki, özel hayatımda, ben bir banka memuruyum…”
“Ve konumuna göre; bir eşe, üç çocuğa ve kenar mahallede bir sebze tarlasına sahip olmalısın,” dedi Appleplex.
“Kesinlikle bundan bahsediyorum,” diye yanıtladı Eeldrop, “ama ben bu biyografik ayrıntıdan bahsetmeyi gerekli görmemiştim. Cumartesi gecesi geldiğine göre yan mahalleme dönmeliyim. Yarın bahçede geçecek…”
“Bayan Howexden hakkında söylediğimin karşılığını ödemeliyim,” diye söylendi kendi kendine Appleplex.
Ⅱ
Kenar mahallede Pazar akşamı gri ve yeşildi, küçük evlerin bahçeleri sarmaşıkları, uzun çimenleri ve leylak çalılarıyla sağa ve sola doğru dizilmişti. Tropikal Londra yeşilliklerinin üstü tozlu, altları küflüydü, ılık havada sinekler cirit atıyordu. Eeldrop, leylakların tüten kokusunu, gramafonları, Baptist kilisesinin korosunu ve karakolun girişindeki basamaklarda kart oynayan üç küçük kızın görüntüsünü karşıladı.
“Bunun gibi gecelerde,” dedi Eeldrop, “sık sık Şehrazad’ı, ne halde olduğunu düşünürüm.”
Appleplex cevap vermeksizin kalktı ve “Günümüz Toplumuna Genel Bakış” adlı çalışması hakkındaki dökümanların da olduğu dosyaya döndü. “Londra” etiketli dosyayı Barselona ve Boston dosyalarının arasından aldı –ki yeri orası değildi- ve sayfaları hızlıca çevirmeye başladı. “Bahsettiğin hanımefendi,” diyerek konuşmaya yeniden dâhil oldu sonunda, “‘Ş’ harfi altında değil, Edith olarak listelenmiş kişi –diğer adıyla Şehrazad- şehri terk etti ancak elimin altında birkaç bulgu var. İşte; ödemen için sana bırakılmış eski bir çamaşırhane üyeliği, kendisinin yazdığı ve ‘R/D’ şeklinde imzalanmış bir çek, Honolulu’daki annesinden çizgili kâğıda yazılmış bir mektup, bir restoran faturasının üstüne yazılmış bir şiir –Atthis’e- ve Leydi Equistep’in en iyi mektup kâğıdı üzerine yazılmış, Leydi Equistep hakkında bazı zararlı ve eğlenceli bilgiler içeren mektup. Şuradaki iki büyük boy kâğıtta da bazı kendi gözlemlerim var.”
“Edith,” diye mırıldandı bu bilgiler dizisine kulak asmayan Eeldrop, “ne halde olduğunu merak ediyorum. ‘Sonsuza dek mücevher gibi parıltılı bir ateşle yanabilmek için, zevkli değil dolu dolu bir hayat…’ bunlar onun sözleriydi. Tecrübe edinmek adına ne heves ve tutku ama! Muhtemelen o ateş şimdiye yanıp tüketmiştir kendini.”
“Kendini daha iyi bilgilendirmelisin,” dedi Appleplex ciddiyetle, “Edith bazen Bayan Howexden ile akşam yemeğinde bir araya gelir. O da bana Edith’in tecrübe tutkusunun onu Bayswater’daki bir Rus piyaniste götürdüğünü söyledi. Ayrıca şu sıralar sık sık Anarşist Çay Odaları’nda ve akşamları genellikle Cafe de l’Orangerie adlı kafede bulunduğu söyleniyor.”
“Açıkçası,” diye yanıtladı Eeldrop, “ne halde olduğunu merak etmeyi tercih ederim, itiraf ediyorum. Geleceğini düşünmekten hoşlanmıyorum. Şehrazad büyüdü! Tombullaştığını, göğsünün dolgunlaştığını, sarı saçlarıyla büyüdüğünü gördüm onun. Küçük bir dairede hizmetlisiyle yaşıyor, bir Pekinliyle parkta yürüyor, Yahudi bir borsacıyla arabaya biniyor. Katı bir yeme içme arzusuyla, diğer tüm arzular ortadan kalktığında, gösteriş için duyduğu doyumsuzca artan iştah haricindeki arzular ortadan kalktığında; bol paçalarıyla geziniyor, arabalarla geziniyor, deniz kenarındaki sulak bir alanda şeker hastalığına yakalanmış bir sona doğru gezinip gidiyor.”
“Az önce o ateşin kendi kendini tükettiğini gördün,” dedi Appleplex, “şimdi ise geniş bir oluk açtığını söylüyorsun. Bu da görüşünün hislerine değil hayal gücüne dayandığını kanıtlıyor. Ve tecrübeye duyulan tutku – buna inanacak kadar sağlam tutundun mu Pre-Raphaelite düşüncesine gerçekten? Hakiki içgüdülerini kaynak edinmiş hangi insan tecrübe tutkusuna inanmıştır? Tutkulu insan onun bunun için tutku duyuyor olabilir, muhtemelen en az önem taşıyan şeyler hakkında, ancak tecrübe için duymaz. Fakat Marius, des Esseintes, Edith…” (Marius: Romalı, hırslı bir general ve siyasetçi; des Esseintes: kendi göz zevki ve sefası için her şeyi göze alan kurgusal bir karakter. Appleplex onların anormal ortak yanlarını belirterek anlatımını güçlendiriyor.)
“Ama,” dedi Eeldrop, sadece Edith’in geçmişindeki ayrıntılara nazik davranmak isteyerek ve büyük ihtimalle Appleplex’in üstüne bastığı noktaların ana fikrini anlamayarak, “sıra dışı kariyerini unutma. Honolulu’daki bir piyano tamircisinin kızı, burs kazandığı California Üniversitesi’nin Sosyal Etik bölümünden onur derecesiyle mezun oldu. San Francisco’da 20 saat önce tanıştığı ünlü bir bilardo oyuncusuyla evlendi, iki gün onunla yaşadı, bir müzikal komedi korosuna katıldı ve Nevada’da boşandı. Birkaç yıl sonra Paris’te çıkageldiğinde Cafe du Dome’deki tüm Amerikan ve İngilizler tarafından Bayan Short olarak tanınıyordu. Londra’da yeniden ortaya çıktığında –bu sefer Bayan Griffiths olarak- küçük bir yığın şiir yayımladı ve aşina olduğumuz birkaç küçük çevrede kabul edildi. Ve şimdi, direttiğim üzere toplumun arasından tamamıyla yok oldu.”
“Şehrazad’ın anısı,” dedi Appleplex, “benim için bir Bloomsbury yatılı evinde kültür eriği ve Bird’s marka muhallebi gibi. Kastım Edith’i yalnızca itibarsız biriymiş gibi tanıtmak değil. Trajik bir figür de değil. Neden özlediğini bilmek istiyorum. Onu tastamam ‘bilinen elementlerden oluşan bir kombinasyon’ olarak analiz etmeyi başaramıyorum ancak hiç kuşkusuz, analiz edilemez olan her şeye dokunmakta başarısız olmayı başarıyorum.”
“Romantik geçmişine rağmen Edith sürekli olarak kendine sakladığı bir amacın peşinden mi koşuyordu? Göçleri ve gariplikleri aslında tahmin edilemez bir tutarlılığın işaretleri miydi? Onun içinde bir miktar uyanıklık görüyorum, eleştiri için mükemmel bir dayanak, ancak bunları hiçbir ‘tuhaf’ bakış açısı üzerinde bir araya getiremiyorum. Arkadaşlarını kaybetme uğruna iğneleyici tavrı oldukça hoş ancak bunun; karşıtlıklarının etkisiyle, kendini tecrit edişini vurgulamak adına görünüşünü şekillendirme denemesi olup olmadığından emin değilim. Herkes onun hakkında ‘muhteşem bir şekilde akıl erdirilemez!’ diyor. Ben ise içinde sadece tozlu bir tavan arasının karmaşıklığı olduğundan şüphe ediyorum.”
“İnsanları, sabah uyandıklarını hayal ederek teste tabi tutarım,” dedi Eeldrop. Edith’in ortalığa kıyafetler, kâğıtlar, makyaj malzemeleri, mektuplar ve birkaç kitap saçılmış haldeki Violettes de Parme parfümü ve bayat tütün kokulu odaya girişini hayal ederken bunu hafızamdan bir yerden gözümün önüne getirmiyorum. Kırık panjurlara dayanmış güneş ışığı ve Edith’in kendini yeni bir güne başlamaya zorlayabilinceye dek güneşi dışarda tutan kırık panjurlar… Yine de bu görüntü bana o kadar da acı vermiyor. Onu en küçük sanatsal yetenekten yoksun bir sanatçı olarak görüyorum.”
“Sanatçı mizacı-” diye başladı Appleplex.
“Hayır, öyle değil.” diyerek söz hakkını koparmış oldu, “demek istediğim sanatçıyı ayakta tutan yaptığı iştir, işinden ayırırsan ya ufalanır ya da katılaşır. Sanatçı için kendi işinden başka ilgilenecek bir şey yoktur. Dediğin gibi bir de sanatçılara malzeme sağlayan insanlar var. Şimdi, Edith’in Atthis’e hitaben yazdığı şiir onun sanatçı olmadığını kuşkuya yer bırakmaksızın ortaya koyuyor. Bir diğer yandan onun şiirsel amaçlar için imkânları temsil ettiğini sıkça düşünüyorum, bu akşam da yaptığım gibi. Ancak sanata konu olacak insanların içinde bilinçlerinden uzak, tam olarak farkına varamadıkları veya kavrayamadıkları bir şeyler olmak zorundadır. Edith, anlaşılmazlık maskesine karşın, kendini fazla iyi ifade ediyor. Ben onu kullanamam, o kendisini tam kapasite kullanıyor. Sanırım sanatçı olamaması da aynı sebepten biraz; tamamen içgüdülerle yaşamıyor. Sanatçının bir parçası avare, izlenimlerin insafına kalmadır. Diğer parçası da bu mutsuz yaratıktan faydalanabilmek uğruna bu duruma müsaade eder. Fakat Edith’in bölünmesi sadece akılcı, bir sanatçının soğuk ve bağımsız kısmı kendi içinde bölünmüş.Malzemesi, tecrübesi; hali hazırda zihinsel, sebepler dolayısıyla sindirilmiş bir ürün. Bu yüzden Edith, ben de şu anda kavrıyorum ki, gerçekten de yaşamış en düzenli ve en rasyonel insan. Ona hiçbir şey olmaz, olan her şey onun yaptıklarıdır.”
“Ve aynı zamanda şu yüzden,” diye devam etti Appleplex yetiştiği yerden, “bağımsız olmak; kişinin kendisinden bağımsız olması, hazırda bekleyip kendi tutkularını ve iniş çıkışlarını sertçe eleştirmesi anlamına geldiğinden Edith aslında insanlar arasında en az bağımsız olanı. Edith’in içindeki eleştirmen ise kavgacı kısmına eğitmenlik yapıyor.”
“Edith mutsuz değil.”
“Memnun da değil, sanırım.”
“Tekrar söylüyorum, trajik değil, fazla rasyonel. Kariyerinde hiçbir gelişme yok, ne düşüş ne de yozlaşma. Durumu tek ve kalıcı. Felaket yok ve olmayacak.
“Ama ben yoruldum. Hala Bayan Howexden ve Edith hangi ortak noktalara sahip merak ediyorum. Bu ‘Kümeler ve Toplum’ hakkındaki düşünceye (bağlantıyı kuramamış olabilirsin) yol açıyor, yarın gece devam edebileceğimiz bir konu.”
Appleplex biraz mahcup görünüyordu. “Bayan Howexden ile akşam yemeğinde olacağım,” dedi. “Ancak tekrar görüşmeden önce konu üzerine düşüneceğim.”
Little Review Dergisi, Mayıs 1917
Tercüme: İbrahim Alpay
