Nefsinde Ne Düzelirse Âlemde O Düzelir
TEMMUZ Sayı: 27 - Aralık 2018

Ahfa, Esîr, Nefs-i Safiye, Bilinç

İnsan, Sezai Karakoç’un ‘sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır’ dediği, sırların kapısını açacak kabiliyete sahip anahtar ve o sırları taşıyabilecek yegâne varlıktır. O yeryüzünün halifesidir. İnsan, kâinatı ayakta tutan şuurun taşıyıcısı ve onu dinamik kılan aklın şerh edicisidir. Hayatın şifreli yüzüne bakınca, varlık alanının muazzam düzenini ve dinamizmini anlamak için hikmetin engin aynasını temaşa eder. Bu temaşa ile varlık âleminde ol’duğu yeri daha iyi kavrar ve elde ettiği marifet aracılığıyla hem Allah’ı daha iyi tanır hem de görünenin ardındaki görünmeyenin sırlarına vâkıf olur.

Bu marifet, saf ve saf da bir ruhun, tüm kirlerden arınmış ve hakkıyla teslim olmuş bir kalbin, kendi sınırlarını irfan ile tecrübe etmiş bir aklın, kendi özündeki cevheri en derin sırlarıyla keşfetmiş bir nefsin ilahi nefes ile yine aslına dönmesidir. İnsanın, her şeyi ile yaratıcısının aynası ve temsili, Hazreti İnsan makamında bir İnsan-ı Kâmil olmasıdır.

İnsan, Şeyh Galib’in buyurduğu gibi ‘zübde-i âlem’dir. Zerreden küreye, kâinatın ve varlığın özünde yer alan bilincin tüm sırlarını özünde barındıran, o marifeti elde ettiğinde her varlığı yine onun diliyle anlayan, ilahi aşkın en üst derecede muhatabıdır. Aslına rücû eden insan, her yerde yârini görür, yârini konuşur. İnsanın yâri kimse konuştuğu yerde sustuğu yerde orasıdır.

Hâfi, Toprak, Nefs-i Mutmainne, Anlam

Bir günlük sayılabilecek uzun hayatımız boyunca anlamak istediğimiz sayısız şey çıkıyor karşımıza. Sayısız yeni durumla karşılaşıyoruz. Bu sayısız durumu kendi bilgimiz ve tecrübemiz ölçüsünce sayısız yorumla/toprağımızla yoğuruyoruz. Yaptığımız her yeni yorum, bizi sınırlarına korkuluklar diktiğimiz tanımlara götürüyor.

Sınırlarını belirleyip açıklamaya çalıştığımız her şey, sınırları katı ve dışarıdan müdahaleye kapalı anlamlara dönüşüyor. Aşağıdan yukarıya doğru ortaya çıkan bu çarpık yığına bakarak bir bilinç geliştirmeye çalışıyoruz. Fakat elimizde bu çarpık yapının sebep olduğu çarpık bir bakış açısı kalıyor.

Zihnimiz, bir örümcek ağı gibi gereksiz birçok şeyin takıldığı, titreştiği bir kaygı alanına ve kontrolümüz dışındaki gölge oyunlarının yansıdığı yamalı bir perdeye dönüşüyor. Sözlerimiz, gönlümüzün aynası olmak yerine katıldığımız ruhsuz güruhların sloganlarıyla işgal ediliyor. Hayatın ve insanın eşsiz estetiği ayan beyan gözümüzün önünde duruyorken, ruhumuz gereksiz ayrıntıların sayfaları arasında kendini arayıp duruyor. Cemal Süreya’nın dediği gibi ‘Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek’ gibi geliyor bize, ancak bu da karşımıza o çok istediğimiz görüntüyü çıkarmıyor.

‘Dünyanın gerçekliğini bize sunulan haliyle kabul ederiz. Çünkü insanlar böyledir, sizin onların önüne koyduğunuz yaşamı çabuk kabul ederler ve pek fazla düşünmezler.’ deniliyordu Truman Show’da. (1998) Kutsal kitabımız Kur’an insanı ‘Ne kadar az düşünüyorsunuz’ diye tenkid ediyor. İnsan az düşünür. Dünyanın yanılsamalı görüntüsü bizi aldatan ve zihnimizi sürekli işgal altında tutan birincil kirlilik. İnsanın bilip de söyleyemediği sırlar, bilmeyip de söyleyemeyeceği sırların yanında bir hiçtir. İnsanın belki de en büyük sırlarından biri toprağıdır. İnsanın doğduğu yer, belki de öleceği yer, ona sırlanmış gibi gelir.

Mevlana buyurur ki ‘Kalemi tutan eli göremeyen yazıyı kalem yazdı sanır.’ Ancak insan, bir karıncanın teslimiyeti kadar tatmin olmuş bir kalbe/nefse sahipse hiç’ten iç’e doğru seyrini bırakmadan kendi toprağındaki sırları keşfetmeye devam etmelidir. Zira her çeşit toprağın özellikleri ve sırları kendine hastır.

Sır, Su, Nefs-i Mülhime, Tanım

Her yapay gelişmede aldığımız ilhamla, insanlığı yeni bir paradigmanın eşiğine getiriyoruz. Tekrar eden bu dejavu insanların beynini dumura uğratmaya yetiyor. Bir türlü kurtulamadığımız krizlerin anatomisi ve fizyolojisi üzerine nutuklar dinlemekle meşgulüz. Birileri, hayatı bir risk yönetimi olarak göstermek için içten pazarlıklı mücadelesini sürdürüyor.

Tüm krizlerimizin çıkış yolu olarak bize hep aynı terane dinletiliyor. Her krizde vazgeçilmez umut olarak öne sürülen yeni devrim ve anarşi fikirleri, neoliberal safsatalara bulandıktan sonra önümüze yeni bir menü olarak getiriliyor. Hayatın gerçekliği, bu etki karşısında renksiz bir romantizme dönüşüyor. Hayatın gerçekliğine dokunmadan, insanların zihninin arka planına sahte bir güç ve kurtarıcı imajı aralıksız işlenmeye devam ediliyor. Se7en filminde denildiği gibi ‘Artık duyarsızlığın bir erdem gibi görüldüğü ve çoğaldığı bir yerde yaşamak istemiyoruz.’

İnsan kendisi simurg iken inanmak için simurglar, efsaneler üretir. İnsan inanmak ister. Hayal perdesinde kalan bulanık bir görüntü olmaktan çok inanmak için inandığı şey olmak ister. İnsan, ilahi ilhamların esintiler halinde arzı endam ettiği kalbin sahibidir. O kalpte ilahi ilhamların kokusu en güzel nefhalar halinde çevreye yayılır. Başka kalpleri kendine çeker. O kalplere kendi kokusunu bulaştırır. Her kalp su misali berraklaştıkça yeni sırlara vâkıf olur ve kendi istidadınca bu ilahi nefhadan feyz alır.

Ruh, Hava, Nefs-i Levvame, Yorum

Sadi Şirazi’ye ‘insan nedir?’ diye sormuşlar; O da “İnsan bir damla kan ve yüz bin endîşedir/ Yek katre-i hûnest sâd hezârân endîşe” buyurmuş. Hava misali kararsızdır insan. Ruhu her daim kabzolunmuş gibi darda, kaygılı ve tedirgin hâli sürekli bir elbise gibi üzerindedir. Bitmeyen kavgaları, bir türlü bir istikrara kavuşmayan dünyevi telaşı ile tereddüdün romanının başkahramanı. Sümmani der ki; ‘Dünyayı sevenler veli değildir / Canı terk edenler deli değildir / İnsanoğlu gamdan hâli değildir / Her birini bir efkâra yazmışlar.’

Hayatımızı, dünyamızı, aidiyetimizi, kimliğimizi inşa eden ölçütümüz hikmet ve hakikat olmadığı sürece şikâyetlerimiz sürekli olacak. İnsanın yediği her yasak meyve, aslına dönmesine engel olan sûni gerilimlerdir. İnsan, sürgünde olduğu bu dünyadan asli vatanına dönmek için gayret gösterir. İnsanın uhrevi tüm mücadelesi düştüğü cennetine yeniden dönebilmek içindir. Fakat insan pişmanlığını Neset Ertaş’ın diliyle ‘Cahildim dünyanın rengine kandım / Hayale aldandım boşuna yandım.’ diyerek anlatır. Ancak asıl anlatmak istediği şudur; Tükeniyorum o halde yokum!

‘Bütün zulümler, haksızlıklar, eksiklikler bu dünyayı, bu dünyadan ibaret sanmaktan kaynaklanıyor.’ diyor Sezai Karakoç. İnsan, dünya kavgasında her gün yılmadan endişelerini büyütmeye devam ediyor. Maddenin halleri gibi ne zaman katılaşacağını veya eriyip buharlaşacağını kestirmek imkânsız. Havası değiştikçe dünyanın da havasını değiştiriyor. Zira ağaçlar aldanıp vaktinden önce çiçek açıyor artık. Hayatımız, aidiyetimiz, kim’liğimiz, derdimiz için sadece bu dünyayı ölçüt alıyoruz. Göğüs boşluğumuzda kara bulutlar gibi yığılan kaygılarımız kalbimizin çevresini sardıkça, bitmeyen endişelerimiz yüzümüze daha çok yansıyor. Yüzümüze bakan her şeye menfi bir tedirginlik bulaştırıyoruz. Ruhsal olarak Cevher-i Lâmekân olan insan, yeri geldiğinde zaman ve mekânı aşabilirken, bu muazzam cevheri özünde taşırken, en başta kendine ve sonra çevresine, varlığıyla bir tehdit unsuru olması dramatik bir durumdur. Guguk Kuşu (1975) filminde de denildiği gibi ‘Bana öyle geliyor ki, herkes yaşamını bir başkasının yaşantısını mahvetmek için kullanıyor.’ Velâkin en güzelini arifler buyurur ve der ki; ‘Nefsinde ne düzelirse âlemde o düzelir.’

Kalp, Ateş, Nefs-i Emmare, Durum

İnsanın merkezi kalptir. Bir yağmurkuşağı misali rengârenk tayfların yansıdığı bir aynadır kalp. Nefsin kendini temsil ettiği ayna. Lakin emreden nefs, kendi ateşiyle islenmiş o kalp aynasında kendini izlerken, karanlığa boğulmuş görüntüsünü azametli zanneder. En başta kibri olmak üzere birçok nefsi arızaların etkisi altında kalan kalp, bir süre sonra sıkıştığı bedeni vazgeçilmez dünyası olarak kabul eder ve başka bir otoriteyi tanımaz.

İnsanın hapishanesi bedenidir. Fakat bu hapishanenin kapısı daima açık olmasına rağmen insan kapının açık olduğunu hiçbir zaman fark etmez ve görmek istemez. Çünkü insan özgür olmaktan korkar ve özgürlükten kaçtıkça, özgür olmak üzerine tezler üreterek kendi özgürlüğünü engeller. Özgür olmak üzerine üretilen tüm tezler, insanın özgürlükten kaçmak için kendi beden hapishanesinde yürürlüğe koyduğu kurallar haline gelir. Oysa çözüm basittir. Zira hakikat özgürlüğe çağrıdır ve insanı kendi hakikatini keşfetmeye davet eder. Dünyevi tüm ağırlıklardan sıyrılarak özgürlüğe çağırır ve en başta insana beden hapishanesinden kurtulmasını salık verir.

Durmadan genişleyen kâinatın sığdığı göğüs boşluğu daraldıkça, her inşirah çağrısıyla yeniden genişler. Daralan göğüs kafesine sıkışan kalp, çevresinde yanan ateş çemberinin içinde ve bu durumundan bihaber, azılı bir katil gibi davranan nefsin boyunduruğu altında esir kalır. Nefs, bu haliyle en başta kendi varlığına kasteden, hakikate ve hakikat davetçilerinin varlığına hiçbir şekilde katlanamayan, şeytanın ayarttığı ve bir süre sonra şeytana da inanmayan bir zalimdir. Olağan Şüpheliler (1995) filminde de denildiği gibi “Şeytanın yapmış olduğu en büyük hile, tüm dünyayı yaşamadığına inandırmaktır.” Lakin cevabını merak ettiğimiz asıl soru The Exorcist (1973) filminde de sorulan şu sorudur; ‘Eğer dünyadaki tüm kötülükler sana bir şeytanın var olabileceği inancını verebiliyorsa, dünyadaki tüm iyilikler için de birisini sorumlu tutman gerekmez mi?’

Uğur Cumaoğlu Arşivi
27 Sayı: 27 - Aralık 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler