Avize
TEMMUZ Sayı: 27 - Aralık 2018

Yaşlı adam pencerenin önündeki genişçe, yaylı koltuğuna oturdu. Önündeki masaya da gazeteden özenle ayırdığı favori sayfasını serdi. Küçük karelerin olduğu sayfaya gömüldü elindeki kalemiyle. Yavaş ama hızlı hareketlerle boş kareleri doldurmaya başladı heyecanla. Soldan sağa beş harf. Hmmm. Nacak. Kalemini kıpırdattığı zaman şevk ve iştiyak zirvedeydi ama kalem biraz durgunlaşsın, biraz durağanlaşsın o zaman lanetler beddualar boş evin içini dolduruyor, duvarlara çarpa çarpa çoğalıyordu. Hareket eden kaleminin verdiği gururla hemen başka bir soruya yöneldi. Sonra suratını buruşturup yüzündeki zamanın kalıntılarını derinleştirdi. Kalemini sıktı, gazetenin üstüne sertçe bıraktı. Sağındaki ufak sehpada duran fincanının zarif tutacına kalın ve kaba parmaklarını geçirdi. Nereden bileyim o ünlü kim! Allah Allah ya! Adam akıllı şeyler sormuyorlar. İnsanlar o ünlüyü bilseler ne olacak bilmeseler ne olacak! Büyük maharet! Boynuna iple asılı, burnunun ucunda duran gözlüğünü göğsüne salladı. Gömleğinin dışında kalan gözlük ipini ensesinde hissetti.

Sinirden titreyen dudaklarıyla kahveden tadı kaçmış bir yudum aldı. Saçlarından gür ve adetçe bir hayli fazla olan beyaz kaşları hala çatıktı. Bereketli kaşlarının altındaki bir zamanlar deniz mavisi olan ama şimdi rengi belli olmayan gözlerini gazeteye dikmişti. Önündeki plastik masada duran, boş karelerden gözlerini ayırmayarak kahvesinden bir yudum daha aldı.

İşte tam o anda kalbine kalın iğneler saplanmaya başladı. Kalın ve tırtıklı zehir saçan iğneler. Göğsünü kanatan iğnelerin biri giriyor biri çıkıyordu. Sadece göğsüne giriyor olmasına rağmen tüm vücudunun takatini sömürüyordu. Nefes alamamanın heyecanı ve korkusu ellerini titretmeye başladı. Göğüs kafesi bedenine göre küçücük kalmıştı sanki. Onu hayata bağlayan şey acı çekiyordu. Sıkışıyordu. Kaburgalarını kırıp ona yer açmak istiyordu. Ne olmuştu durup dururken. Ne güzel gidiyordu her şey sabahtan beri. Azar azar zorla alabildiği nefesi kesik kesik parçalanmaya başladı. Kalın baş parmağına ve ondan biraz daha ince ama yine de kalın işaret parmağına geçirdiği fincan yere düştü. Eski parkeye düşen fincan anında tuzla buz oldu. Bu gürültü adamı daha da korkuttu. Şu anki acziyetini tam manasıyla anlamasına sebep oldu. Endişelendirdi etrafa yayılan cam kırıkları.

Sol kolunda ara ara uyuşukluk vardı tabi ya! Sabahtan beri hissediyordu da nasıl aklına gelmemişti. Bilmesine rağmen. Birini arayabilirdi ama şimdi bu asla mümkün değildi. Oturduğu yerden kalkmak yapacağı en büyük yanlış olurdu. İki şansı vardı ya kriz geçtikten sonra eğer hala hayata tutunduracak organ çalışıyor olursa ambulans isteyebilirdi. Ama hiç geçmeyecek gibiydi. Midesi kendi kendini öğütmeye başlamış gibi bulanmaya başladı. Bu sıradan bir bulantı değil resmen canını emen bir virüstü. Canı emiliyordu yavaş yavaş. Soğuk boncuk boncuk terler bu krizin bu evden tek başına gitmeyeceğini belli ediyordu. Onu da alacaktı. Beraber gideceklerdi bu evden. Ansızın giren sızı gibi beraber gideceklerdi. Ne olduğunu anlayamadan. Ama daha çok erkendi! Çok kısaydı. Bu neydi böyle. Anlamsızdı gelen zamanın ansızlığı. Gömleğinin üst düğmelerini açtı. Düğme açmak hiç bu kadar acı vermemişti bedenine. Önünü açmaya çalışırken tüm vücudu dermansız kaldı. Eline göğüs hizasındaki gözlük değdi. Gözlüğü sıkı sıkı tuttu ondan yardım istercesine. Ama duyduğu tek şey çıtırtı sesleriyle çerçevesinin ve gözlüğünün kırılma sesiydi. Herhalde eli de kanamıştı. Sıcak bir şeyler aktı avucunun içinden. Dışarıdan korna sesleri, balkondan balkona konuşan kadınların sesleri, evinin altındaki kahvedeki kahkaha sesleri geliyordu. Herkes ne kadar umarsızdı. Burada canıyla cebelleşiyordu. Hepsinin de canı cehenneme! Bir işe yaramamışlardı hiç bir zaman zaten. Ama birine duyurabilse sesini tamamdı, kurtulmuştu. Perdeyi çekse pencereyi açsa aşağı bir şeyler atsa dikkat çekmek için.

Elini perdeye uzatır uzatmaz ağrıları arttı. Sabredilecek, tahammül edilebilecek bir sancı değildi bu.

Sonra aklına geldi. Öksürmeye çalıştı. Nefesini keserek öksürmeye çalışacaktı. Bir kaç deneme yaptı ama öksürmeyi başaracak kadar bile takati kalmamıştı vücudunda. İnsan hiç öksüremeyecek kadar halsiz olur mu? Oturduğu yerde öksüremedi bile. Kendi sessizliğinde ve çaresizliğinde kaybolup gidecekti. Çabalarının ve tırmalamalarının ortasında gömülecekti. Geriye sadece tırmalama izleri ve soluğu kesilmiş bedeni kalacaktı.

Terler çoğalmaya başladı. Telefonu mutfakta masanın üstünde kalmıştı. Çok uzaktı. Daha çok erkendi. Olmamalıydı bu. Olmamalıydı. Gitmek istemiyordu. Daha yapmak istedikleri vardı. Hayalleri vardı. Daha uzun bir süre, aydın bir güne uyanmak istiyordu. Daha yetmiş sekizdi.

Zemin ayaklarının altından kayıp gidiyordu. Kafasını kafalığa koydu. Tavanı görüyordu kısılmış gözleri. Ağzı sıkıntıyla yarı açık kalmıştı. Koltuğun kenarlarına tutunduğu için göğsü, sırtı ve kolları gerilmişti. Avizeye bakıyordu. Kahverengi ve krem renkli, taşları sarkan avizeye bakıyordu. Her gün gözüne çarpan çıkıntı yerlerindeki birikmiş pisliği ve iki üç tane böcek ölüsünü seçemedi bu sefer gözleri. Gözleri acı çekiyordu. Daha bakacağı şeyler vardı. Son gördüğü pisliğe bulanmış avize mi olacaktı? Gideceği yerler vardı. Yapacakları vardı daha. Niye bu kadar olmak zorunda? Çok erken. Çok. İstemiyordu ve bunun hiç bir önemi olmaması daha da acı veriyordu. Yardım isteyememek, kendi fanusunda nefesinin tükenmesi zihnini deliyordu. Çığlık atamamak, atamadığı çığlığı kimsenin duymaması onu ümitsizliğe kilitliyordu.

Canı içeride hapsolmaktan iyice sıkılıp galeyana geldiği an, işte o an anladı ki zaman onun ömür kovasında hoyratça boşaltılmıştı. Ruhu geçmiş ve gelecek treninin raylarının altında sıkışıp kalmıştı. İnsan oluşu neyle anlam kazanıyorsa hepsinin değerini beş paralık etmişti. Var oluşuyla gurur duymaktan ziyade utancından köşe bucak kaçmalıymış insanlardan. Şimdi de böyle oluyordu. Utanıyordu. Pişmandı. Ama çok geçti.

Ayaklarından toparlanmaya başlayan ruhu katlana katlana yukarı doğru çıkıyordu. Acıları katlıyordu. Pişmanlıkları katlıyordu. Tüm zamanları büküp katlıyordu. Gözleri üst katındaki kadının çamaşır serdiğini gördü. Bir çarşaf sermişti daha da sermeye devam edeceğini boğuk boğuk duyduğu çamaşır çırpma sesinden anlıyordu. O buraya aitti kim nereye götürüyordu. Gitmek istemiyordu.

Tüm vücudu uyuştu, terleri soğudu, kurudu. Gücü tükendi. Canı tükendi. Acısı tükendi. Zamanı tükendi. Nefes hakkı tükendi. Gözlerinin görme yetisi tükendi. Göz kapakları kapandı. Koltuk kenarlarını sıkan tırnakları gevşedi. Ruhu kurtuldu. Bedeni yığıldı.

Off! Böyle olmaz ki! Tadımlık gibi! Yapacağım onca şey varken daha. Burada ne yapacağım hem. Şu görevlilerle görüşsem. Yardımcı olsunlar yav bomboş geçti ömrüm. Bir kerecik daha rica etsem. Hem ne var bunda. Ölecekler mi bir hak daha verseler. Bu sefer hem insnalığa da yararlı onca iş becereceğim. Aklımda çok süper planlar var. Beyaz hücresinden çıktı. Her yer beyazdı. Sanki burayı bir yerlerden tanıyor gibiydi. Anımsıyordu evet. Resepsiyon gibi bir yer vardı oraya yaklaştı ve beyaz kıyafetli kadına doğru eğilerek; Şey. Ben yeni geldim de. Ama gelmek istemiyordum. Yani orada vaktimi hiç değerlendiremedim. Boş geçti. Anlamsızdı. Hiç iyi değildi. Bir kerecik daha şans verseniz, lütfeen. Söz bu sefer dolu dolu geçireceğim. Bir kere daha verirseniz...

-Beyfendi bu zaten iki yüz altmış sekizinciydi.

Merve Can Arşivi