Annem vefat edeli üç ay oluyor, bu üç ay içerisinde kendi evimden hiç çıkmadım. Sadece her gün belki yarım saat kadar mezarına gidiyordum. İlk ay evimiz hiç boş kalmadı. Taziye için gelenler iyi niyetli dualarıyla beraber annemi yâd ediyor, ne kadar iyi biri olduğunu, beraber yaşadıkları anılarıyla beraber anlatıyorlardı. Artık zamanı gelmişti. Onun yaşadığı, nefes aldığı ve her köşesinde hatıralarını bıraktığı evi görmek istiyordum. Acaba yatağını toplamış mıydı? Buzdolabında hangi yemeği vardı. Ya da televizyonda en son hangi programı izlemişti. Korkuyordum. Çünkü onun öldüğünü hiç kabullenememiştim. O benim için hâlâ okula giderken saçlarımı ören, ağzı dualı, dünyanın en iyisi kadınıydı. Onun kızı olmak bana verilmiş en büyük hediye ve gururdu çünkü. Bir keresinde dolaşan saçlarımı açmak için bana kızmış, - artık iyice sıkılmış olacak ki- saçlarımı kısacık kestirmekle tehdit etmişti. Keşke... Keşke bugün yaşasaydı da ben saçlarımı onun için kazıtsaydım. Keşke burada olsaydı da saçlarımı tararken elini sıkıca tutup koklayarak öpseydim diye aklımdan geçirdim. Saat ikiye geliyordu. Korkak adımlarla annemin evine doğru yürümeye başladım. Ellerim cebimde onun evinin yedek anahtarını sanki kaybolacakmış hissiyle sımsıkı tutuyordum. Nihayet evinin önüne geldim. Kendisi babamdan kalan maaşla bu apartmanın giriş katını almış, kendine göre mütevazı bir yaşam sürmüştü. Kapının önünde öylece kalakaldım. İçerde hala onun ellerinin değdiği yerlerdeki kokusu duruyor olabilir miydi? Sanki içerde uykusunda da ben onu rahatsız etmek istemiyormuşçasına usulca kapıyı açtım. Hemen girişte sol tarafta bir ayakkabılığı vardı. Ve üstünde bu eve her gelişimde "Nihan, terliklerini giy, yalınayak basma "diye tembihlediği mor terliklerim vardı. Beni yine uyarmasını bekledim. Ama ses gelmiyordu hiçbir yerden. Ortalık çok sessizdi. Koridorun tam ortasında babamın gençlik fotoğrafı duvarı süslüyordu. Babam da vefat etmişti. Yaklaşık sekiz yıl önce. O zamanlar liseye gidiyordum. Şimdi eve annemi ve onun hatıralarını görmek için geldiğimden babamın fotoğrafı bende öyle derin bir etki yaratmamıştı. Birileri giderken bir şeyler yarım kalırmış ya, ben mutfak masasının üzerindeki bardağın yarısının içilmiş olduğunu gördüğümde bunu anladım. Yutkunamadım bile. Acaba ölüm onu suyunu içerken mi yakalamış ya da suya mı doymuştu. Bardağı elime alıp onun dudak izlerinin olduğu yerleri anlamaya çalıştım. Belki onun dudaklarının değdiği yerden ben de bir yudum içebilirdim. Yapamadım. Büyük umutlarla tuttuğum bardağı aynı yere bıraktım. Bulaşık makinesi boştu. Zaten annem çok titizdi. Kirli bir şeyi hiç sevmez her işini hemen yapardı. Buzdolabına yöneldim. Tarihi geçmiş birkaç konserve ve belki de yerim diye yaptığı yeşil fasulyeyi gördüm. Ağlamaya başlamıştım çünkü bu yemek Bekir'in en sevdiği yemekti. Belli ki annem ben ve Bekir için bu yemeği yapmıştı. Mutfaktan sonra yatak odasına yöneldim. Yatağı yapılmış ve düzenli görünüyordu. Yatağına uzandım. Yastığına kokusu sinmiştir diye derin derin yastığını kokladım. Artık iyice ağlıyor ve sımsıkı sarılıyordum yastığa. Yatağının başucunda babamın ve benim fotoğrafım vardı. Belli ki her gece ikimizle yatıyordu. Peki bana artık kim “annem” diyerek sarılacak diye aklımdan geçirdim. Gardrobundaki kıyafetlerine dokundum. Zayıf biriydi annem. Öldüğü gün üzerindeki kıyafetleri morg görevlisinden almıştık gerçi ama benim dikkatimi annemin üzerinde daha önce hiç görmediğim siyah elbise çekti. Annem bu rengi hiç sevmezdi ki? Sevmediği renkteki bir elbiseyi hayatta ona giydiremezdik bile. İtinayla dolabından çıkardım. Elbiseyi giymeye karar vermiştim. Maraton koşucuları gibi gayet hızlı bir şekilde üstüme giyivermiştim. Annem de giyse demek ki böyle olacaktı çünkü ben anneme çok benzerdim. Aynada kendimi seyrederken elbisenin bir cebi olduğunu fark ettim. Elimi cebe attığımda küçük bir kağıt parçasını fark ettim. "Nihan okusun" yazıyordu. Merakla açtım. Kızım sana bir mektup bıraktım, mektup...
....
Annemin küçük bir pusulayla bana yazdığı mektubu okumak için sabırsızlanıyordum. Bu sabırsızlık yerini bir korkuya bıraktı. Çünkü annemin bana söyleyeceği bir şeyi yazıya dökerek anlatmak istemesi kafamda bir sürü soru işaretini uyandırdı. Telaşla notta yazılı olan yere gidip annemin bana bıraktığı mektubu buldum. Belli ki yakın zamanda yazmıştı. Çünkü zarf ve kağıdın kokusunu duyabiliyordum. Ellerim titreyerek zarfı açtım. Annemin kendi elleriyle yazdığı mektubu gözlerimle süzdüm önce. Onun yazısıydı bu. " a " harfini çok beceremez "o" gibi yapardı çünkü. Korkuyordum okumaya ama bir cesaretle başladım annemin bana bıraktığı mektubu okumaya..
Kızım, her şeylerden sakınıp pamuklara yatırdığım kızım...
Sen her zaman hayatın ölümle mühürlenmiş bir yara olduğunu söylerdin. Sanırım o yara artık benim tüm vücudumu sarmaya başladı. Sana karşı hep gülmeye çalıştım çünkü inandım ki benim gülüşlerim yarın ağladığın zamanlarda aklına gelir ve o güzel yüzünde senin de gülücükler açtırır. Merak ediyorsun değil mi, sana neden mektup bıraktığımı ?
Anlatayım kızım.
Siyah elbise dikkatini çekecektir diye mektubun yerini söyleyen pusulayı onun cebine koydum. Umarım telaşlanmadın.
Neyse, sen henüz üç yaşındayken baban seni ilk kez kucağına almıştı. O güne kadar Yemen'de çalıştı. Seni çok sevdik ikimiz de. Çok parasız kaldık, çok aç yattık. Ama seni çok sevdik kızım. Bize en büyük huzur ve en büyük hediye sendin.
Ağlamaya başladım tekrardan. Sanki annemin dizine yatmış, elleriyle başımı okşuyor ve bana bilmediğim hikayemi anlatıyordu.
Bir Mart ayıydı. 3 Mart Cuma... Mevsim kış. Yerde en az yarım metre kar vardı. İşte öyle bir kış ayında şu an içinde bulunduğun bu evde kapıya gelen iki yabancı kişi babanı tutup götürdüler. Baban bana " bekle, merak etme" dedi sadece. Ve gitti kızım.
Ben tam 12 yıl bekledim.
Seni bu 12 yıl boyunca nasıl idare edeceğimi hiç bilemedim. Sen babanı sordun ben hep Yemen'de dedim. Polislere gittim. Arkadaşlarına sordum. Çaresizce ortalıklarda dolaştım. Sana diyemedim kızım. Günlerce gücümün yettiği kadar babanı aradım. Onun arkadaşlarına ulaştım. Arkadaşlarıyla gittiği her yere defalarca gittim. Ama ulaşamadım. Kış bitmişti. Bahar mevsiminin ortalarına doğru bir telefon çaldı. Telefonu açan babandı. Borçları olduğu için zorla götürüldüğünü, çalışmak zorunda olduğunu ve daha birçok saçma şeyi ardı ardına sıraladı. Telefonda sesini duyduğum için, daha doğrusu hayatta olduğu için Allah'ıma şükürler ediyordum. Cidde'deymiş. Ona ulaşabileceğim bir numarayı bana hiç vermedi. Bazen iki haftada bazen de ayda bir telefonla aradı. Selim amcan her ay babanın gönderdiği parayı bana getiriyordu. On iki yıl geçti böyle... Sen bu arada hep büyüdün elbette. Aklın ermeye başlayıp da bana babanı her sorduğunda ben türlü kaçamak cevaplarla seni geçiştiriyordum. Daha da zor olanı şuydu benim için. Yıllar sonra baban elinde bir oğlan çocuğu ile çıkageldi. Güya Cidde'de çalışabilmesi için bir evlilik yapmak zorunda kalmış...
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm kızım. Kabul etmedim tabi ki. İlk başlarda babanı eve de kabul etmemiştim ama sen vardın hayatımızda işte. İki mahalle ötede bir ev tutmuştu baban. Cidde'den yanında getirdiği karısı ve ondan olan çocuğu için. Hayatımın en zor günleriydi. Ama bana arkadaşlık eden, sırdaş olan, gönlümü avutan biri vardı. O da sendin kızım.Senin için sabrettim. O zamanlar bırakamadım seni. Terk edip gidemedim babanı. Kızgınlığım senin 17 yaşına kadar devam etti. Biliyorsun sen de o dönemi. Hastaydın. Doktorların sana lösemi teşhisi koyduğunda babanı ilk kez ağlayarak gördüm. Sana kıyamazdı ki hiç. Yaklaşık iki ay boyunca sakladık senden hastalığını. Bu süre içinde sana uygun iliği bulmak için çalmadığımız kapı kalmamıştı. Baban her gün senin için şehir içindeki ve dışındaki hastanelerle iletişim kuruyor, sonra yanına geliyordu. Bir gün evine gitmiş...
...
Okuduğum her satırda artık iyice korkmaya başlamıştım. Babama kızıp kızmamakta kaldığım kararsızlık beni terletmişti. Mutfağa gidip bir bardak su içtikten sonra kaldığım yerden mektubu okumaya devam ettim.
...
O akşam yemek yememiş. Oğlu da sormuş neden yemek yemediğini. Anlatmış her şeyi. Seni ne kadar çok sevdiğini, seni kaybetmekten ne kadar korktuğundan falan bahsetmiş. Oğlan da yarın hastaneye beni de götür, kanımı vereyim. Belki benim iliğim tutar, demiş.
Ertesi gün doktoru bulup bütün tahlilleri yapmışlar. Ve belki de o beklenen mucize gerçekleşmiş. Bizim iki ay boyunca aradığımız ilik, senin hiç bilmediğin üvey kardeşinle eşleşti.
...
Mektup elime yapışmıştı adeta. Beni hayata tutan, şu an ayaklarımın üstünde olmamı sağlayan sadece gönüllü bir bağışçıdan çok ötesiymiş. Merakla okumaya devam ettim.
...
Ve sen taburcu oldun. Baban bana iliği verenin oğlu olduğunu söylediğinde sadece hastanenin ortasına yığıldığımı hatırlıyorum. Kızdığım, sinirlendiğim, hayatımdan atmak istediğim adamın oğlu, bana canımı vermişti. Gidip ellerinden öptüm onun. Ayaklarına kapanıp seni bana verdiği için defalarca teşekkür ettim. Babansa bunu senin bilmeni hiç istemedi. Yaptıklarının yanlış olduğunu bana ölmeden önce söylemişti kızım. Babanı kaybetmeden önce karısını, oğlunu, yaptığı evliliği her şeyi anlattı. Oğuz sana ilik vermesiydi affeder miydim bilmiyorum ama ben babanı affettim kızım. Sen de gerçekleri bil. Sana ikinci kez hayat verenin üvey kardeşin Oğuz olduğunu bil. Ben bu dünyadan kimseye borçlu olmadan gidiyorum. Sen de Oğuz'a bir gün bu borcunu ödersin.
Sana yaşamının geri kalanında hep mutluluklar diliyorum kızım. Ben kafanı gökyüzüne her kaldırdığında seni izliyor olacağım. Sakın hayata küsme, ardımdan da çok ağlama. Seni çok seviyorum canım kızım.
Elveda ... Annen ...
....
Anneee, annneeeeeee!!!!!! Bunu yapma bana anneee!!!!
