Kayıp Anahtar
TEMMUZ Sayı: 25 - Ekim 2018

‘Şuraya da bakalım’ dedi para yemeye doymayan kadın, eliyle sol taraftaki küçük saatçi dükkânını işaret ederek. Hemen ardından diğer ikisi de dükkâna yöneldi. Hiç birisinin de ellerinde yeni bir torbaya yer yoktu. Ama herkes halinden memnundu. Halinden memnun olmayan insan şikâyet edip itiraza kalkışırdı, değil mi? Öyleyse benim de gırtlağıma dizilip duran bunaltı çığlıklarını salıvermem lazım. Sonra ruhumda biriken tüm ödemleri her yere akıtmalıyım. Kürekle bütün iltihaplarımı toplayıp, sağlam bir torbaya sokuşturduktan sonra da sıkı bir kördüğüm atarak dünyanın öbür ucuna fırlatmam gerek.

Ellerindeki torbalarla gözlerine kestirdikleri saatçi dükkânına girdiler. Bir süre arkalarından baktım. Bu karanlık suni ışıkları, somurtkan gülümsemeleri, hüzünlü mutlulukları bırakıp kaçabilirdim göz kamaştıran gerçeklikte saklanan avuç avuç içip içime hapsedeceğim saf huzura. Ama yapmadım. Saatlerdir ceplerimde oturan, oturmaktan terlemiş olan ellerimi sıkmakla ve ciğerlerime bilmem kaç kişinin burnuna, sigara kırıntılarıyla dolu ağzına, kepekli saçlarına, terli koltuk altlarına, içi mikrop dolmuş kara kara tırnak aralarına, olgunlaşmış sivilcesinin tepesinden birazını dışarı çıkartmış irinine değmiş olabilecek havayı içime çektim.

Yavaş yavaş içeri göçen göğsüm ve hava geçişinden dolayı hafifçe ısınan burnumla dükkâna girdim. Önce bir iki saniye ayakta dikildim. Sanki saat bakacakmış da dükkân sahibinin benimle ilgilenmesini beklermiş gibi. Hep ‘mış’ gibi yapanlardan nefret etmeme rağmen ben de onlardandım işte! Ben de ‘mış’çıydım! Saat bakacak‘mış’ gibi yapanlardan, arkadaşının aldığı yeni güneş gözlüğünü beğen‘miş’ gibi yapanlardan, ardı arkası kesilmeyen dedikodulara şaşır‘mış’ gibi yapanlardanım. Kısacası etrafımdaki çoğu kişinin ilgilendiği konularla ilgileniyor‘muş’ gibi yapıyordum işte!

Kapıya en yakın, sağ taraftaki pofuduk mavi koltuğa sindim. Kendi halinde durdukça şişmiş olan koltuk ben oturur oturmaz sönen balonu anımsattı. Son nefesini veren bir balon gibi ses çıkarttı ve iyice içine göçtü. Koltuğun çıplak kollarıma ve bacaklarıma değen kısımları tatlı bir serinlik verdi. Ayaklarımı on santim arayla simetrik bir şekilde koltuğun önüne bıraktım. Tenime değen koltuğun ilk anki hoş serinliği çok geçmeden yerini yapışkanlık hissine ve neme bıraktı.

Dükkân sağdan sola ışıl ışıl parıldayan saatlerle doluydu. Giriş kapısının hemen karşısındaki duvara montelenmiş bir televizyon vardı. Bu duvar seçilmiş bir duvardı. Evet. Çünkü televizyon doğrudan kasanın bulunduğu tezgâhın altındaki eski, bantlarla çevrilmiş sandalyeye bakıyordu. İşin esas ironik kısmı bu küçük dükkânın giriş kapısının kulpundan tutun da duvarlara ve zemine döşenmiş beyaz renkteki mermer fayanslara, duvara montelenmiş büyük LCD ekran televizyona ve tavana güzel bir zevkle yerleştirilmiş led lambalara kadar her şey göze fazlasıyla hitap ediyordu. Buna karşın adamın sabah sekiz ya da dokuzdan akşam yediye sekize kadar üstünde oturduğu sandalye çoktan ömrünü doldurmuştu. Bu sahne bana eski buruk anılarımı hatırlattı. Babam bana ve diğer üç kardeşime kıyafetler oyuncaklar alma heyecanına düşmüşken üstünde sadece eski bir gömlek, yamalı bir hırka ve ayağında rengini üç senedir atmış ne renk olduğu belli olmayan pantolonu vardı.

Ben bunları düşünürken onlar, dar sokaktaki eski küçük havuza bakan vitrinin önüne kapağı atıp kıtlıktan çıkmış gibi yağmalamaya koyulmuşlardı çoktan. Yerlere koydukları alışveriş poşetlerinden olsa gerek saatçi adam daha bir iştahla ilgilenip gülümsemeye başladı.

Bu sırada içeri bir arı girdi. Sesini duyurmaya çalışır gibi bir hali vardı. Önce tavana yakın yükseklikte birkaç düzensiz daire çizdi. Ardından tezgâhın üstünde duran güzel renkli çiçeklerin üstüne konup orada oyalandı. Hayır hayır, oyalanmadı. Çiçekte gizlenen emanetini aldı ve aynı hızla dükkândan çıktı. Bir yere yetişmesi gerekiyor gibi bir hali vardı. Arılar konseyi olabilirdi! Ya da kraliçe arıya karşıt bir isyan çalışması! Ya da balların üstünde inceleme yapacak bir müfettiş gelecekti. Ara ara dışarıdan gelen rüzgâr sol kolumu ve sol bacağımı okşayıp geri gidiyordu. Bu his çok hoşuma gitti. Keşke kapı karşımda olsa da tüm bedenime rüzgâr serpse diye geçirdim içimden. Birden arının acelesini küçümsememem gerektiğininin farkına vardım.

Çünkü bir çabası vardı. Kısa ömrüne önem verip azmettiği işler dolduruyordu. Bir derdi vardı. Yaşamaya yeterli sebep olarak gördüğü bir davası vardı! Ya benim? Benim davam ne? Yaşamam için, tüm varlıklardan üstün oluşuma uygun insanca bir sebebim var mıydı? Çalışmak mı? Üniversite bitirmek mi? Evlenmeye karar vermek mi? Yeni araba almak mı? Küçümsemek şöyle dursun, takdir etmem gerekiyormuş meğer arkadaşı. Eğer ben Tanrı olsaydım, benim gözümde bal yapmak için yarattığım arının, ömrü boyunca bal yapması, çeşitli ve ala sanatlarla donattığım insanınsa boş yaşamasından daha ehemmiyetli olurdu herhalde.

Ben neden varım peki? Neden böylesine güzelim? Niye akıllı yaratılmışım? Üniversite sınavında matematik soruları çözeyim diye mi? Üç bin parçalı puzzle kadar zor olan dedikodular arasında mantıklı analizler yapıp gerekli bağları kurup sonra ortaya birkaç asılsız söylenti saçayım diye mi? Kredi kartımın şifresini unutmayayım diye mi? Sanki daha içi dolu şeyler gerekli. Varsa eğer bir ruhum, yaşamam için ruhumu tatmin eden bir şeyler gerekiyor gibi. Daha anlamlı ve daha ölümsüz amaçlarım olmalı. Büyük eserler bırakmak olabilir belki. Mesela öldükten bilmem kaç sene sonra bile yazılarımın birilerinin hayatına ışık tutması kısmen ölümsüzlük sayılabilir bence. Ama okurlara ulaşma garantim yokken tüm hayat amacımı bu belirsizliğe oturtamam ki. İçimdeki bu sivri eksiklik bulunmayı bekleyen Tanrı’nın sesi mi? Peki Tanrı’yı bulursam ne olacak? Bulduğum zaman onun isteklerini yerine getirmek zorunda kalacağım. Oysa şu an hayat daha özgür! Kimsenin emirleri yok, itaat etmek zorunda da değilim.

Kim bilir tam tersi de olabilir. Yani Tanrı’yı bulamadığım için evrendeki her şeye kulluk ediyorumdur. O’nu bulursam daha güçlü olacağımı hissediyorum bazen. Ama bulmam imkânsız. Sanki içimde bir yerlerde ama o kadar uzak ki ulaşmam söz konusu bile değil. Tamamen sil baştan yapalım, Tanrı olmayabilir de. İlla yüce ve kurtarıcı bir ruh olmak zorunda mı? Belki de bu ilk insanlardan itibaren sadece bir söylentidir. İçimizdeki hisleri ve duyguları kıyısına alacak bir limana ihtiyacımız vardı ve Tanrı bu ihtiyaçların hepsini de karşılıyor. Ne kadar kusursuz ve ne kadar sınırları zorlayan bir Tanrı hayal edersen o kadar güçlüsün. Kaldı ki Tanrı’nın var olduğuna inansam, varlığını nasıl kanıtlayacağım? Duygularımla mı? İçimde koca bir yığıntı haline gelen soruların cevaplarını, bulunmayı bekleyen hazinenin anahtarını hayattayken bulmak istiyorum. Sıcak havaya rağmen hafifçe kapıdan içeri uçuşan rüzgâr iyice mayışmama sebep oldu.

Ömrümü sabuna benzetiyorum. Zaman zaten bitecek, sabun zaten belli bir süre sonra vadesini dolduracak. Önemli olan sabun erirken bir şeyler başarabilmiş mi? Mesela kendisini temiz tutabilmiş mi? Sonra, birkaç kişinin ellerini pisliklerden arındırmış mı? Bunu severek ve inanarak yapmış mı? Önemli olan bu olsa gerek. Derken kafamı on dakikadır eğdiğim beyaz renkte fayanslardan kaldırdım. Arkadaşlarımın arkaları dönüktü. ‘Daha işiniz çok mu?’ diye sordum. Hepsi de anlaşmış gibi aynı hızda, aynı yönden bana döndüler yüzlerini. Ellerimle koltuğu sıktığımı hatırlıyorum. Hepsinin de kafası arı kafasıydı.

Merve Can Arşivi
25 Sayı: 25 - Ekim 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler