I.
Kapıdan çıkarken içini yiyen kemirgen son ısırığını da atınca, dayanamadı, sordu: “Herkes bakar mı?” “Bakarlarsa baksınlar! Hem bu onların ayıbı. Bu şey bir süreliğine en sıkı dostun olacak senin,” dedi demir sandalyeye vurarak. Rampadan indirilirken “çok süreliğine” dedi iç çekerek “çok, çok süreliğine en sıkı dostum olacak,” sandalyenin kolluğunu parmaklarının döndüğü kadar okşadı.
II.
Arkamdan gelip sırtımı sıvazladı. “Biz senin yanındayız,” dedi yarım ağızla. Dönüp; “yanımda değil, omuzlarımda, beynimde, varlığımın üstünde tüm hantallığınızla tünüyorsunuz, inin artık,” dedim.
III
Şakaklarımın arkasında bir şey, zangır zangır titriyor, beni kimi zaman uyutmuyor, toplumdan soyutluyor, her şeyimle her şeyin haricinde bırakıyordu. Sonra bir gün aynanın karşısına geçtim, elimdeki neşterle onu rahat durmadığı o yerden çıkarttım. Artık herkes gibiyim.
IV.
Sıkı sıkıya kavradığım urgan ellerimi kanatıyor ve kılcallarımı uyuşturuyordu. Keskin hatlara sahip urgan deri parçalarımla dolmuştu. Dostane sesiyle “bırak” dedi, “ne diye zorluyorsun kendini?” Bıraktım. Kendimi sırtüstü yere atıp gözlerimi kapattım, derin bir oh çektim. Sonra ona baktım, dirseğinden aşağısını cılız bir deri parçası tutuyordu.
V.
Ben değerliymişim, hassasmışım, açmamış tomurcukmuşum. Bu yüzdenmiş bu sert çizgiler. Ayrı gayrılar. Ne zaman ağzımı açsam küçük dilime kadar çulçaput sokuşturmasalardı anlayacaklardı, ayakuçlarımdan dibe uzanan köklerimin onlarınkinden daha sağlam olduğunu, derinliğimin ayyuka ulaştığını.




