Sakinleştirici iğne yaptığı gözaltları mosmor, teni sapsarı genç, birden ölü gözlerini Selma'ya dikti ve 'Hiç bir şey görüldüğü gibi olmayabilir, hemşire!' dedi. Kadın neredeyse her gün yüzlerce insanın uyduruk laflarına muhatap olduğu için ciddiye almadı.
Günün son damar yolunu siyah lastik ayakkabılı, yaşlı teyzeye açtı. Gözleri yanıyor, topukları sızlıyordu. Yirmi dört saattir serum vurmaktan, EKG çekip, solunum vücut ısılarıyla ilgilenmekten, arteriyel kan basıncını ölçmekten daha sonra tüm bu sonuçları, sapmaları rapor edip bazılarını hekime bildirmekten, yatışına karar verilen veya ameliyata alınacak hastaların nakilleriyle uğraşmaktan usanmıştı. Bunca işin içinde bir de zorla serum isteyen, iğne isteyen, 'ölüyon sen! çok fenasın' denmesini isteyen hastalık hastası psikopat tipler vardı.
Nöbeti bitmişti nihayet. İstanbul'un insan akınına uğrayan acil servisinde, hastaları yarıp geçerek dışarı attı kendini.
Acilin çelik kapsını da aşarak devam eden, ucu hiçbir gün görünmeyen kuyruk, Selma'yı sevdiği görevinden bile soğutuyordu. Resmen hobi olarak acile gelen, şöyle bir geçerken uğrayan, evde oturmaktan canı sıkılıp hastalık peyda eden insanlar vardı! Ve hepsinin ilacı aynıydı Selma'ya göre; “çok hastasın! sen nasıl ayakta duruyorsun bu halde!” diyerek iyice ortalığı galeyana getirip 'sözde' hastanın içini rahatlatmak. Evet, rahatlatmak, hepsi de bunu istiyordu. Hasta olduğunu duymak, hastalığıyla övünmek, belki serum yerken bir foto çekip hasta emojisiyle birlikte sosyal hesabında paylaşım yapmak, bir dert edinmek. Belki de diyordu, çağın en büyük salgını budur: Dertsizlik! Bunun en büyük çözümü de hastanelere gidip dert arama sorunsalıydı, kim bilir. Havasızlık, nem, ter ve ağır ayakkabı kokuları, en dayanılmazı da zemin kattaki tıkanmış tuvaletten hastaneye sızan o mide kaldırıcı koku üstüne üstlük birbiri içine girmiş sesler yüzünden çok bunalmıştı. Şimdi serin havada evine varmak için yaptığı on dakikalık bir yürüyüş ona iyi gelecek, is kokusu yine çocukluğunu geçirdiği o küçük köye götürecekti Selma'yı.
Her adımda topuklarındaki ince sızıyı hissederek eve kadar yürüdü. Kepenkleri inmiş perdeci mağazasından sağa saparak, sokak lambası bozulmuş karanlık dar sokağa girdi. Görebildiği cepheden oturma odasının da yatak odasının da ışığının yanmadığını anladı. Anlaşılan henüz eşi gelmemişti. Saate baktı, yarıma az kalmıştı. Bu kadar geç kalmazdı diye geçirdi içinden. "Haber de vermedi hiç." Apartmanının önündeki küre lambaların arasında kalan demir kapıyı açtı, rampadan aşağı indi. Otomatik kapının şifresini girdi, asansörde solgun tenini, kanlanmış gözlerini gördü, siyah sırt çantasından anahtarını çıkartıp kapıyı açtı. Hastane kokan kıyafetlerini çıkartıp rahat bir şeyler giydi, saçını da tepeden özensizce topladı. Dünden kalma pırasa yemeğini ısıttı. Violet masasının köşesinde karnını doyurdu. Bir zamanlar dünyanın parasını verdiği ama hiç bir zaman eşiyle karşılıklı yemek yiyemedikleri masayı temizleyip oturma odasına geçti. Evdeki tüm ışıklar kapalıydı. Televizyonu açtı çünkü biraz da ses olmalıydı, az da olsa bir kıpırtı devam etmeliydi kendisi dursa bile.
Kumandada ölü yaratık gibi duran başparmağı, bir bilgi yarışmasının yayınlandığı kanalda karar kıldı. Belki Selma'nın dikkatini çektiğinden belki de uzanır uzanmaz on beş saniyede horul horul uyuyacağını anlayıp önemsemediğinden. Daima koltuğun kafalığında duran, adeta yeriyle bütünleşmiş, yıllardır fosilleşmiş battaniyeyi üzerine aldı. Ev de ısınmıştı, artık 'güneşe sırtını vermiş, gözlerini zor açan uyuşuk bir kedi' modu vaktiydi.
Yarım yamalak açabildiği gözleriyle sokak lambasının aydınlattığı odada tablo saate baktı. Epey geç olmuştu vakit. “Volkan'ı bir arasam” dedi sonra tekrar zihni uyuşmaya başladı, elindeki kumanda tüylü battaniyenin üzerine düştü. Son derece dinlendirici uykusunun arasında soluna dönerken kumandanın parkeye düşme sesiyle irkildi. Gözlerini hafifçe araladı sonra tekrar kapattı. Gecenin bu ıssız saatinde kapının zilini duyduğunda daha fazla irkilerek aniden koltukta doğruldu. Gözleri karanlığın da etkisiyle koca koca açılmışlardı. Önce bir süre karanlıkta bilmediği bir noktaya baktı. Rüya mı gerçek mi olduğunu ayırt edemiyordu. Kocası gelse bile bu saatte zile basmaz, sessizce eve girip yatardı. Gerçek olduğunu anlamak için bekledi. Ve zil bir daha çaldı. Gecenin karanlığıyla tıka basa dolan ev bir kez daha yoklandı zil sesiyle. Selma, vücudunun birden ısındığını hissetti. Tedirgin hareketlerle battaniyeyi üstünden sıyırdı, antreye geçti. Zil evinin kapısından değil aşağıdan, apartman kapısından çalıyordu. Kalktı. Antreye yürüdü. Kameraya baktı, görüntü yoktu.
Göstergesine defalarca basmasına rağmen görüntü gelmiyordu. Normalde zile biri basınca direkt olarak kamera devreye giriyordu. Sadece yarı karartı bir bulanıklık vardı. Uyku sersemliğiyle ne yapacağını bilemedi. Hiç düşünmeden otomatik kapının düğmesine bastı birden. Daha yaptığı şeyin saçmalığına şaşıramadan gördüğü şey onu daha da şaşırttı. Sanki birisi eliyle kamerayı kapatıyordu. Bir kaç saniye dikkatle ekrana baktı, kamera kapandı. Kameranın kararmasıyla senkronize halinde dış kapının da kapanma sesi geldi kulağına. Demek birisi önce kameranın görüş alanını kapatmış, sonra rahatça apartmana girmek için de sistemin zaman aşımına girmesini beklemişti!
İtinayla nefes alan Selma, parmak uçlarında yürüyerek telefonunu aramaya koyuldu. Odadan odaya mekik dokuyor ama bilinçli bir şekilde bir yerleri aramayı akıl edemiyordu. Sonra olduğu yerde durdu ve bir an düşündü, hatırladı, yöneldi, usulca sekerek gitti. Ansızın aklına gelen düşünce midesine saplandı. Eşi bir günlüğüne şehir dışındaydı. Yarın gelecekti! Yorgunluk ve uyku sersemliğiyle bunu tamamen unutmuştu.
Kapının deliğinden apartman sahanlığına baktı. Hiç bir ışık ya da hiç bir hareket belirtisi yoktu. Kapıyı kilitlememiş olduğunu hatırladı ve çok yavaş hareketlerle üç kez kilitledi, kancasını geçirdi. İçi biraz daha rahattı. Kulağı tekrar çalabilecek kapı zilindeydi. Hararetli nefesleri kendisini ürkütüyordu. Yatak odasına gitti. Hareketleri evdeki birini uyandırmamaya çalışıyor gibiydi. Hiç bir ışığı açmadan hiç bir ses zerresi çıkartmadan yatağına girdi. Soğuk yorganı tepesine kadar çekti. Böylece kendini garantiye almıştı.
Nefesleri normale döndü. Uyku mahmurluğu Selma'nın üstüne çöktü. Bu olayın olağan olabileceğine dair tezler ortaya atıp kendini de bir güzel bunlara inandırmıştı. Hafiflemeye başladı. Evin kapısını da kilitledikten sonra kendini daha güvende hissediyordu. "Hem zaten komşular vardı, ters giden bir şey olursa anında gelirlerdi." Topuklarındaki sızıyı daha az hissetmeye başladı. Sonra hızla gözlerini açtı.
Aniden yorganı üstünden sıyırdı, yatak odasının eşiğine eğildi.
Kapının altından soğuk rüzgar sızıyordu. Soğuk hava. "Nereden geliyordu bu soğuk hava?" Bir santimlik dar alandan, karşısındaki ardına kadar açık olan çelik kapıyı gördü irelmiş gözleri. Tüm vücudu titriyordu. Geri dönerek pelte gibi olmuş vücudunu yorganın altına attı. Ne kadar da sesli nefes alıp veriyordu! Uğuldayan kulağına tıkırtı sesleri geldi. Bir bağırsa apartmandaki herkes koşar gelirdi. Ama bağıracak hatta yorganı üstünden atacak takaati yoktu. "Kimdi bu dışarıdaki!"
Peluş yorganı delicesine sıkan parmakları acıyınca neden kendini korumak için plan yapmadığını düşündü. "Yorganın altında ölümü mü bekleyecekti yani? Ölüm mü!" Zangır zangır titreyen elleriyle yorganını sıyırdı. Kendini savunmasız ve çıplak gibi hissediyordu. Tüm vücudu çivi gibi aynı zamanda alev alev yanıyordu.
Şimdi eline aldığı keskin uçlu şeyi iki eliyle sıkı sıkı kavramış kapının açılmasını bekliyordu. Evi ağır ağır adımlayan kaba, bot sesleri gitgide yaklaşıyordu. Yaklaştıkça Selma nefesinin kesildiğini hissediyordu.
Botlar yatak odasının eşiğinde durdu. Selma sadece bağırarak ağlamak istiyordu. O şekilde kaç dakika durduğunun farkında değildi. Bekleyiş tüm kanını sömürüyor, yelkovan onu bir yığın et birikintisi haline getiriveriyordu. İçinden çaresizlikle teslim olma fikri geçerken kapı tokmağı dönmeye başladı. Kapı açıldı Selma kontrolsüz bir güçle uyuşuk bedenini kapıdakinin üstüne attı. Kaskatı kesilmiş elleriyle kavradığı şeyi tüm gücüyle itti. Baş ve işaret parmağının arasındaki kıkırdağına sıcak bir sıvı aktı. Önce dehşete kapılır gibi oldu ama sonra bu sıcak akışkandan ve karşısındaki donuk gözlerden enteresan bir şekilde zevk aldı.
Geriye çekildi, onun yere yığılmasını görmek istedi. Ayaklarının dibine gürültüyle düşen bedeni görünce Selma'nın yüreğini boğan düşünceler sivri uçlarını zihnine saplamaya başladılar. Yerde yatan bedenin beyaz önlüğündeki ismi loş odada ancak seçebildi. Selma Budak! Takvim yaprakları zihnini kesif bir sivrilikle böldü. Gerçek sanılan tüm ışıklar söndü. Demek, şimdiye dek hep kördü. Hep kendi yarattıklarını gördü.
Başkasına bulanmış elini ağzına götürdü. Sonra iki eliyle başını sıkıştırdı. Aynasının karşısına geçti. Geçmiş, aynanın etrafındaki iki mutlu çiftin fotoğrafı ve ansızın üçüncü sayfalara konu olan cinayet haberiyle geri döndü. Geceydi. Bedeni uyuşuktu. Aynı deminki gibi. Aynadaki yansımasına baktı, acıdı. İçi burkuldu. İnsanın kendine acımasındaki o tek yönlü batış. Gözaltları mosmor teni sapsarıydı. 'Hiç bir şey göründüğü gibi olmayabilir' dedi ve beyaz gömleklinin üstünden atlayarak yatağına yattı. Yorganı tepesine çekti ve kocasını beklemeye koyuldu.
