Stefan Zweig’in Korkusu
TEMMUZ Sayı: 26 - Kasım 2018

1881'de Viyana'da dünyaya gelen ve trajik bir şekilde 1942'de ikinci eşiyle birlikte intihar eden Stefan Zweıg birbirine halkalar gibi geçirdiği cümleleriyle bizleri etkilemeye devam ediyor. Her zaman his ve duygu çarşafının farklı bir yerini kaldırıp bizlere tüm açıklığıyla gösteren Zweıg, Korku romanında da -adından da anlaşılacağı üzere- okura korku ve stresi zirvelerde ve tam tadında yaşatıyor. Bu ufak roman, kesinlikle hayatındaki voltajı biraz arttırmak isteyenler için uygun bir seçenek.

Kitap kapağında piyano klavyesinde bir el görüyoruz. Bu malumunuz başkarakter Irene'nin piyanist sevgilisinin eli. Kapak fotoğrafı olarak dikkat çekici olabilir ama içerikle hiç bağdaşmıyor. Keşke kapalı bir odada kendi kendine düşünen, kaygılı bir kadın olsaydı, kendine çevrilmiş delici bakışlarla sarsılan bir kadın ya da daha farklı bir şey.

Kitap yetmiş dokuz sayfa ve bence tam tadında bırakılmış. Eğer roman bu düzeyde yani durum ağırlıklı gitmeye devam edip uzasaydı boğucu olabilirdi. Tam yerinde ve dozunda kalmış.

Başkarakter burjuvanın tasasız tabakasına ait Irene'nin ruhsal bunalımı ve boğuntusu kocasının şüpheci tavırları, delici bakışları ve imalı konuşmaları gerçekçi bir dille cümlelere akıtılmış. İnsan okurken kendini istem dışı Irene'nin yerine koyup suçluluk ve utanç duygularına beleniyor. Öte yandan neyden korkulması gerektiği de belirsiz. Hangi cepheden saldırı planlanıyor, kim dost, kim düşman, kim samimi, kim affedici, ilk tekme kimden gelecek... Zihinde uçuşup duran bu sorular insanı yoruyor.

Karakterlerin -özellikle de başkarakterin- psikolojik pencereleri güzel yansıtılmış olsa da fiziksel pencereleri oldukça karanlık. Irene'nin Fritz'i yeni keşfettiği sıralarda Fritz'in omuz, alın, boyun yapısını az da olsa canlandırabiliyoruz ama Irene'nin nasıl bir bayan olduğunu hiç hayal edemiyoruz maalesef. Bunun için korkulu, kaygılı, strese boğulmuş bir yüz ya da ovuşturulan ince parmaklı eller, titreyen uzun bacaklar hayal edemiyoruz.

Korku, olaydan ziyade durum ağırlıklı psikolojik bir romandı. Ama biraz daha olay olsaydı bence daha stresli ve gerilimi daha yüksek bir ürün ortaya çıkabilirdi. Bu haliyle bile korkunun insanın tüm fonksiyonlarını alt üst ettiğini dehşetle görüyoruz. O korku yoğunluğu sırasında düşünememe, akıl edememe, uyuşukluk çok saydam bir şekilde anlatılmış.

Sadece kitabın çoğunluğunu kapsayan, kadının içinde yaşadıkları ve kafasında kurduklarının yanında bazı olaylarla uçurumun eşiğine gelseydik mesela. Dananın kuyruğu ha koptu ha kopacak düşüncesiyle, olası en ufak bir patlağın nelere malolacağını farkederek, utancın ağzımıza tıkılıp nefesimizi kestiğini, dermanımızın kalmadığını olayların ağırlığıyla hissetseydik de güzel olabilirdi. Merkezi konu olan Irene'nin kısa süren ve kendisinin de anlam veremediği bir kaçamağının, ifşasından korkması yan olaylarla çok güzel beslenmiş, mesela; Dadının Irene'nin çocuğuna okuduğu hikayedeki prenses, bir savcının zamanında sanığına uyguladığı manipülasyon, Fritz'in çocuğuna ceza vermesi... Bunların hepsinde Irene'nin kendisini görmesi ve duygudaşlık yaşaması insan psikolojisine çok uygun.

Kitapta maalesef karakterlerin fiziksel özellikleri gibi mekânlar da tasvir edilmemişti. Tam olarak bitmemiş bir resim hissi yaratıyor insanda. Bu betimlemeler olsaydı her şey daha belirgin tonlarda önümüze serilirdi.

Romanda kafa karıştıran ve bazen anlaşmazlığa sebep olan konulardan biri de bakış açısıydı. Aslında tanrısal bakış açısıyla yazılmıştı ama sadece Irene'nin perdelerini kaldıran bir tanrısal bakış açısıydı.

Betimleyici anlatımı ruhsal çözümlemelerde oldukça güçlüydü. İç dünyaya yönelik yaptığı betimlemeler insanın kendisini bulmasını sağlayan cinsten. Çünkü; suçluluk duygusunu, yakalanma korkusunu, ruhun kendi kendini kemirirken artık takatsiz kalması ve insanın kendi sonunu getirme isteği çok gerçekçi anlatılmış. Muhakkak her insan küçük ya da büyük bir suç işlemiş ve ondan utanç duymuştur. Korkudan sonra ise insanın elindeki nimetlerinin farkına varması kaçınılmazdır. Çünkü hiç farkına varmadığımız mücevherler avuçlarımızdan alınma tehlikesiyle karşı karşıya kalındığında onların göz kamaştırıcı parıltılarını fark ederiz. Irene’de de aynen böyle oluyor. İnsan okudukça kendi yaşadıklarıyla birebir örtüştüğünü şaşkınlıkla fark ediyor.

Son olarak kitabın sonu gerçekten şaşırtıcı bitti. Şaşırtıcı ve beklenmedik sonlar hep etkileyici olmuştur. Hele hele akla gelmedik bir planla bitenlerse büyük etki yaratıyor insanda.

"Duyular küçük ama bir o kadar da mecburi sansasyonlarını yaşayamayınca isyan ediyor ve yalnızlık bir süre sonra bir çeşit kendine düşmanlığa dönüşüyordu."

"Onun için boş bir alan kalmamıştı; kendi evinde yabancı bir organizmaya dönüşmüştü."

"Duvarlar akıp gidiyor, sanki tavan yok oluyordu. Zaman akmayı bırakmıştı."

"Eskiden cam gibi saydam olan dünya şimdi kendi siyah gölgesini yansıtan bir aynaya dönüşmüştü."

"Her şey sona yaklaşmışken o, hayatında ilk kez yolun başında gibi hissediyordu kendini."

"Korku, cezadan çok daha beterdir."

"İçeride tutulan göz yaşları akanlardan daha acı vericidir."

Merve Can Arşivi
26 Sayı: 26 - Kasım 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler