Kayıp Cennetin Çocuğu: Mahmud Derviş
TEMMUZ Sayı: 15 - Ekim 2017

“İki şeyim var burda benim, sürgünde:
içine kuru ekmek koduğum bir çanta
ve ara sıra içimi döktüğüm,
kinimi tükürdüğüm bir defter.”

“Sürgünden Mektup”

1948 yılının baharında Karmel Dağının gölgesinde yaşayan Araplar, dünyanın önceden planladığı anlaşmanın yürürlüğe gireceği endişesi ile bekliyorlardı. 10-11 Nisan’daki Deyr Yasin katliamından sonra jiplerin üzerindeki hoparlörden Siyonist Yahudiler köyleri gezerek Arapların topraklarını terk etmelerini aksi takdirde herkesin başına Deyr Yasin’de olanların geleceğini ilan ediyor ve Karmel Dağının gölgesinde yaşayan Araplara bu korku dolu tehditlerden sonra en yakın güvenli ülkelere kaçmaktan başka seçenek kalmıyordu. Pek çok kişi çocuk, kadın ve ihtiyar yollara düşerken, gözyaşları içinde yeniden filizlenen, yeşillenen ama bu defa kendileri için değil düşmanları için büyüyen üzümlerine, zeytinlerine bakıp hüzünle terk ediyorlardı, evlerini, tarlalarını…

2000 yıl önce burada yaşayan Yahudiler bir anda “evimize geri döndük” dercesine çıkagelmişler, toprağın üzerinde yaşayan herkesi kendi kaderlerine mahkûm etmişlerdi. Sürgün ve iltica! Dünyanın tüm halklarının aynı şeyi yaptığını düşünsenize… Bir anda herkes 2000 yıl önceki coğrafyalarına dönmek isteseler neler olurdu? Üstelik hâlihazırda ve yüzyıllardır orada yaşayan halkı evlerinden, topraklarından öldürerek ve sürerek bir geri dönüş büyük bir felaket olurdu. Nitekim öyle de oldu. 1948 yılının 15 Mayıs’ında, o uğursuz(nakba) günde İsrail devlet olarak kurulurken, etrafındaki tüm Araplara meydan okumuş ve artık “güç” olduğunu ilan etmişti.

Özellikle kırsal bölgelerde yaşayan Araplar zorlu bir yolculukla Ürdün’e, Suriye’ye ve Lübnan’a göç etmişler ve vatanlarını kaybetmişlerdi. Onlar artık bir fırtınada savrulmuş pamuk parçaları gibi birbirlerinden kopmuş, sığındıkları ülkelerde hiçbir vatandaşlık hakkı olmadan yaşamaya çalışan ve hatta sığındıkları ülkelerin siyasi ve sosyal dengesini bozan potansiyel bir tehdit haline gelmişlerdi.

Artık evleri yoktu, toprakları da ve dolayısıyla vatanları da. Gözler hep gazetelerde, kulaklar radyodaydı. Yeni ve olumlu gelişmelerle tekrar evlerine, topraklarına dönmenin arzusu ve özlemi içinde okuyor ve dinliyorlardı. Hiçbir planlama yapılmadan kurulan evler, dar sokaklar, pis sular, elektriksiz geceler hep bir umutla sabredilen şeylerdendi. Günü birlik yaşanıyor ve gelecek kurguları vatanlarına kavuşmak hariç yapılmıyordu.

1967’nin haziranında bir umut doğdu. Arap ülkeleri bir araya gelerek İsrail’e savaş ilan etmişti. Bu büyük bir umuttu fakat yalnızca 6 gün sürdü ve İsrail bu savaştan daha güçlü bir şekilde çıktı. Adı hezimetti. Artık Filistinliler için Karmel dağının gölgesi, Taberiye gölü, Akka, Hayfa ve o mukaddes Kudüs kaybedilmiş bir cennetti. Kaybolmuş değil kaybedilmiş bir cennetti. Zaman geçtikçe sağlam bir mekânın hasreti de büyüyordu. Bir oraya bir buraya göç ediyorlar, kimileri de vatanlarına kaçak yollarla geri dönüyordu. Fakat kendi topraklarına geri dönenlerin karşılaştıkları şey, köylerinin yıkıldığı, yerine yeni binaların yapılarak Yahudilerin yerleştiği, tarlalarının çitlerle kaplanıp mahsullerini yeni sahiplerinin(!) topladığını hüzünle görüyor ve İsrail polisi tarafından gözaltına alınarak “mevcut-na-mevcut” muamelesi görüyorlardı. Bunun anlamı hem vardılar hem de yok. Aslında Filistinliler hep bir gün evlerine geri dönme hayalleri içindeydiler fakat kader yalnızca onları sürgün etmedi, aynı zamanda kaçtıkları, sürgün edildikleri her Arap ülkesinin iç karışıklığında hep katliama uğrayan önce kendileri oldu. Filistin’den çıkarıldıktan sonra Lübnan’a sığınan Filistinliler Lübnan İç Savaşının başında bu defa da Ürdün’e sığınmak zorunda kaldıklarında, onları şefkat dolu bir Arap lider karşılamadı ve tarihe Kara Eylül” olarak geçen katliamı yaşadılar. Sonra 1982’de Sabra ve Şatilla… Suriye’de Yermuk kampı ve daha niceleri… Hep Filistinlilerin sürgün hayatının ve vatansız kalmanın faturası olarak tarihe not düşüldü.

Mahmut Derviş ve “Kimlik Kartı”

Kimliklerimiz çoğu zaman kaderimizdir. Doğar doğmaz bu kader elimizden tutar bizim. Kimi zaman talihtir kimi zaman ise bazıları için utançtır. Talihtir bütün yollar açılır, dünyanın gözbebeği olur, her tarafta kayırılan, ayrıcalıklı muamele gören biri olur çıkarsın. Utançtır, baskılanan, sana dünyayı dar etmeye çalışan milyonlarca zorbayla baş etmek zorunda kalırsın. Bunalırsın, üzerindeki deriyi yırtmak ve böylece daha doğuştan sana giydirilmiş o gömleği söküp atmak istersin. Bunun en somut örneği Lübnan İç Savaşı esnasında Batı’ya göç eden mültecilerin ilk iş olarak isimlerini, kimliklerini değiştirmeleri örnek verilebilir.

Elbette kimlik sorunu yalnızca iki uçlu bir sorun değil. Patinaj atarcasına kendini ispat etmeye ya da bütün baskılara rağmen kimliği ile var olmaya çalışan insanlar da var. Ayrıca bir insanın yalnızca bir kimliği de yok. Birden fazla kimliklere sahibiz. Irkımız, dinimiz, cinsiyetimiz, toplumdaki rolümüz vs. bütün bunlar çevre tarafından karşılık bulan kimliklerimiz. Her şeye rağmen insan, ideolojik, dini düşüncesine, hayata bakışına göre bu kimlikler içinde özellikle bir kimliğini öne çıkartır. Varlığını o kimliğin içinde ispat etmeye çalışır. Bu ispat kimi zaman bir haykırıştır, bütün dünyaya karşı bir meydan okumadır.

Eğer söz konusu Ortadoğu ise, kimliklerinizin anlamı daha bir önem kazanır. İsminiz, aileniz, aşiretiniz, mezhebiniz, dininiz, ırkınız bir anda siz sıyrılmak isteseniz dahi, sizi tehdit eder hale gelir. Muhakkak birilerinin dostu birilerinin ise düşmanı oluverirsiniz. Düşmanınız sizi sırf bu kimliğinizden dolayı sorguya çeker. Hiçbir utangaç cevap doğru değildir ve mazur da görülmez.

Ortadoğu’da ben kimim sorusu ontolojik bir soru değildir, siyasi bir sorgulamadır. Ortadoğu’da “Ben kimim? ”diye sen sormazsan kendine “Sen kimsin?” diye sana sorarlar. Karar vermek zorundasındır ve bu kararlar içinde “kimliksiz” ya da hiç kimse” seçeneği yoktur. Varoluşun başlı başına bir sorundur zaten. İşte böylesine bir keskin yerde, Frantz Fanon’un “Siyah Deri Beyaz Maske” kitabında tüm yönleriyle açıkladığı bir reddetmeyi de başaramazsın. Belki kendini daha bir kibar, daha bir cazip gösterebilirsin düşmanına, fakat sonuçta hiçbir zaman güvenmez hiç kimse hiç kimseye…

Filistinli şair Mahmud Derviş, Celile’nin Birwa köyünde 1942 yılında, kimlik kavgasının yaşandığı bir ortamın içinde doğar. Daha küçük yaşta, altı yaşında iken köylerini terk edip Lübnan’a iltica etmek zorunda kalır. Mülteci olmak zaten kendi başına bir kimlik problemi iken, köylerine geri dönmek istediğinde artık bir köyünün de olmadığını anlar. Bu kader onu hayatı boyunca etkileyecektir. Hiçbir zaman düzenli bir evi, düzenli bir yerleşimi ve düzenli bir aile hayatı olmadan ömrünü sürecektir. Vatansızlık ve yersizliğin, üstüne kuşatma, kovuşturmalar onu sürekli yer değiştirerek yaşamasına neden olacak, önce kimliğine karşı ilk yabancılaşması sayılabilecek İsrail Komünist Partisine yakın yayın organında yazarken, Ahmet Kaya’nın da dillendirdiği “uzaklarda bir yer var, o yerlerde mutluluk var” dizelerinin çekiciliği altında önce Moskova’ya gidecek ve pek çok aydının umutla gidip hayal kırıklığıyla döndüğü gibi, o da Moskova’dan hayal kırıklığı içinde dönecektir. Sonra Kahire, Beyrut, Tunus ve Paris’te ve nihayet ülkesine tekrar dönecektir.

FKÖ’nün de siyasi bildirgelerini yazarak İsrail’e karşı yürütülen mücadelenin içinde aktif bir şekilde bulunan Derviş’in mücadelesi, hiç kuşkusuz bir kimlik mücadelesidir. Arapların aşağılandığı ve değersiz bulunduğu bir dünyada, “Kimlik Kartı” isimli şiirinde;

“Kaydet!

Arabım

Kartımın numarası elli bin

Çocuklarımın sayısı sekiz

Dokuzuncusu da yolda

Yaz sonunda burda

Kızıyor musun?”

Diyerek kimliğini haykıran Derviş, varlığının kabullenilmesini ister. Oysaki yalnızca İsrail’de değil tüm dünyada “Arap” olmak hakir bir durum olarak yansıtılmıştır.

İsrailli düşünür, yazar ve siyasetçilerin tezlerini aktarıp çürüttüğü 1973 yılında yazdığı “Gazze İçin Sessizlik” isimli denemesinde bu horlanma, hakir görme ilginç anekdotlarla anlatılır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:

Mahmut Derviş İsrail’de şoförü Yahudi olan bir taksiye biner. Şoför ile aralarında bir muhabbet başlar ve şoför Derviş’in kimliğini bilmeksizin, “İsrail’de, Arapça olan sokak isimlerinin değiştirilmesini ve Arapların da imha edilmesini söyler. Derviş nedenini sorduğunda “pisler” diye basitçe cevap verir şoför. “Sen benden daha mı temizsin?” diye sorduğunda şoförün jetonu geç de olsa düşer ve onun Arap olduğuna inanmaz. Kimliğini gösteren Derviş’e şoför üst üste ilginç cevaplar verir.

-Hristiyan Arapları kastetmedim.

-Ben Müslümanım!

-Her Müslüman da bir değil ki canım. Ben şu köylüleri kastettim. Köylüler pis!

-İsrail’in yıkıp yok ettiği ilkel ve geri kalmış bir köyden geliyorum.

Her ne kadar Derviş’in Müslümanlığı, hakikaten de kimlik kartından öteye geçmeyen bir Müslümanlıksa da, bu dahi Siyonist Yahudiler tarafından kabul görülen cinsten değildir. Bu anekdotta da anlatıldığı gibi, önce tüm Araplar, sonra Müslüman Araplar Siyonist Yahudiler için düşman anlamı taşımaktadır.

Sürgün Şairin Şiiri

Mahmut Derviş’in şiirleri coşkun ve destansı… Öyle ki, fırtınaya esir olmuş bir denizin dalgalarının çıkardığı ses gibi; huysuzlanan, yerinde duramayan atın kişnemeleri gibi akıcı, sürekli ve etkileyici… Yumuşak değil aksine şiddetli bir haykırış… Bir çığlık, feryat! Masa başı zor şiirleri değil yaşadığı toprağın bağrından doğmuş doğal bir kaynak suyu gibi ilhamla açığa çıkmış şiirler… Zira onun dünyası o kadar acılarla dolu ki, gerçeklerden kaçmak için sanat ve özellikle mecazın, hayalin sarayı şiirde kendini buluyor. Kimi zaman da gerçek ile düşler birbirine giriyor. Mesela Ahmed Zaatar isimli şiirindeki temsilen anlatılan kişi tamamen hayalidir fakat aynı zamanda Filistin gerçeğini yansıtır.

Düşler yani imge onun şiirinin kaynağıdır. Cidariyye” isimli eserinde “Bir gün ne istersem o olacağım” dizesini “düşünce, şair, üzüm bağı, kuş” gibi düşleriyle biçimlendiriyor. Yine şiire kaynaklık teşkil eden alışılmamış bağdaştırmaları da oldukça zengindir. “Gölgeyi yüksekten övmek, hac hayatımın mecali, kelebeğin izinde… vb. gibi mecazlı imgeleri yoruma muhtaçtır.

“Korku şiirin şehri olsun mu?” diye sorduğu ve 1982 yılında Sabra ve Şetilla katliamlarının ardından yazdığı, Derviş’e hem “Lenin Ödülü” hem de “Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü” kazandıran “Beyrut Kasidesi” onun şiirinin gücünü ispat eder.

1967’deki Arap-İsrail savaşından sonra ortaya çıkan ve öncüsü Derviş’in eniştesi olan Nizar Kabbani’nin Haziran edebiyatına da katkıda bulunmuştur. Kabbani ile Lübnan iç savaşı yıllarında Beyrut’ta ikamet eden Derviş’in aynı temaları ve aynı konuları neredeyse aynı satırlarla işlediği görülür. Yenilgi ve hezimetin verdiği umutsuzluk ikisinin de şiirinde hissedilir. Yine ikisinin de şiirinin dilinde “öfke” hâkim iken, Kabbani’nin öfkesi özellikle Arap liderlere Derviş’inki ise bizzat Siyonistlere yöneliktir. İkisinde de 1948-1968 yılları arasındaki boşluk sitemlerle işlenir. Kabbani,

Üzerimizden yirmi yıl geçti

Tam yirmi yıl

Kabilecilik günlerine yeniden dönüyor

Vatan sınırlarını kaldırıyoruz

Kabile şeyhinin resmini sallıyor

Ve her gün bir başka puta tapıyoruz

Derken, Ahmet Zaatar isimli şiirinde de Derviş, aşağı yukarı aynı vurguyu yapar.

Yirmi yıl

Yirmi yıl o yer senin bu yer benim

Dolaştı bir kimliği sora sora

Yalnız yanardağların yanıtladığı.

Mahmut Derviş’in şiirinde kimi zaman felsefi bir bakış açısı da hâkimdir. Özellikle şarap içmeyi seven ve şaraba övgüler dizen Derviş, kim bilir belki de şarabın etkisiyle olsa gerek, Ömer Hayyamvari dizeler yazmıştır.

Her şey boş, öyleyse anını yaşa, nasıl gebeyse an

Soranına ve damıtılmış otun kanına

Bugünün için yaşa, hayalin için değil.

Her şey geçici. Öyleyse yarından sakın

Yaşamı arzuyla seven ve belki de bu yüzden şiirleri oldukça lirik olan Derviş için elbette “ölüm” de vazgeçilmez temalardan biridir. Öyle ki, kendini ölümün çağrıştırdığı ilk simalardan biri olan Gılgamış Destanı’ndaki Enkidu’ya benzeten ve ölümle pazarlık yapan Derviş, dizelerinde ölümü derinlikleriyle irdelemiştir. Kabbani’nin mealen şöyler der: “Bir Arap aydını kalbinden daima rahatsızdır.” Hem kendisi hem de Derviş kalp rahatsızlığı nedeniyle uzun yıllar ölümle kavga etmiş ve 2008 yılının ağustos ayında kalp ameliyatı sonrasında hayatını kaybetmiştir.

Mahmud Derviş, seküler de olsa mücadelesi ile Filsitin’in kaderini yaşamış ve kimliğinin mücadelesini vermiştir. Bu yüzden Derviş demek Filistin demektir. Halkının acılarını hissetmiş, onu şiirlerinde ve siyasal alanda dile getirmeye çalışmıştır. Sürgün hayatın, vatansızlığın, özlemin ve horlanmanın karşısında dimdik durmaya çalışmanın adıdır. Onu köklerinden ayıran ve kendi kimliğine karşı yabancılaştıran düşüncelere iten sebeplerin başında dahi, bu yurtsuzluğu, kaybedilmiş cennetin yokluğunu aramak gerek.

Mahmud Derviş haksızlığa karşı öfkenin şiiridir. Ana fikri yurt, öznesi yitirilmiş, yüklemi direniş ve nesnesi toprak olan bir cümledir. Mahmut Derviş, Kudüs’tür, Filistin’dir!

Serkan Akın Arşivi
15 Sayı: 15 - Ekim 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler