Ne kadar onulmaz kuş yüreklerimiz var, suskun rüzgârın esmesi viran ediyor gönül bahçemizi ve bir şehir kayıyor önümüzden gökte titrek bir yıldız gibi titriyor sokaklar. Ne kadar çok öykünmelerimiz var bir kuş yarası büyüyor kalbimizde, kuş sesi kadar kederleniyoruz. Viran eyledim taşlaşmış kalbimi, parçalandı yeni secdeye durmuş tomurcuk gibi. Kusurlarımı ektim düşüncelerimin üzerine, gün boyu debelendi günahlarım. İkindi gölgesinin uzayan gündönümünde nadasa yattı geçmişim, sabah gece yıkanmış taze gölgelerle kustu günahlarımı. Alacakaranlık hiç durmadan suskunluğun üzerinde debelendi şehir bir firari gibi akşamın kızıllığına saklandı ve viran olmuş yürekler betondan tabutlar içinde. Ne kadar suni talaş kokan tabutlarımız var, bir şehri içine koyuyorsun kokmasın diye fakat her gece cesetlerimiz örseleniyor ‘İyi ki kentin dışı buğday renginde’. Sinemizdeki acı ne kadarda ağır, dünya ağrısı boşalıyor en zayıf gecemizde. Ben rüzgârın önünde acıdan hüzünden hastalığa yakalanmış bir viraneyim, sevaplarım hayatımın üzerinde köpürdükçe köpürdü hüzünlerimden kadavraya dönüştü amellerim. Ben çocukların ülkesinden kovulmuş düşünceden putlar üreten modern zamanlardayım. Ne kadarda solgun yeryüzü, çileden çıkartır kitaplardaki hayat ve üzerimizden kanserleşmiş kırık dökük bir zaman uğuldar durur. Yürürüm gün ışığında ayağımı basacak bir gece yok, korkularım tutsak sabah düşlerinin mitolojik yorumunda, hayat ne kadarda tahterevalli oyunlar üzerine kurulu. Bir garip yıldız göz kırpıyor şehrin ışıklarına, karanlık ıslak ve ürkütücü geziniyor sokaklarda. Ben küllerinden doğamamış acıya ramak kala tenimi gömleğimle değişen şehrin suskun viranelerinde gezen bir pervaneyim. Yakmıyor ruhumu dünyanın bütün elementlerinde harlanmış ateş. Yakmıyor bir katre dahi mezarsız sokakların içinde biriken devasa yangın. Ne kadarda oksitlenmiş acı kokuyor sokaklar. Kırık yıkık dökük bir rüzgârın önünde savrulmuş küllerimiz, mevsim kokmuyor düşlerimiz, rüyalarımıza üveyiğin sesi dahi uğramıyor. Camekânlar önünde kadavradan kelimeler durmadan yiyor beynimizde ürettiğimiz her cümleyi. Düşüncelerimiz boynumuza bir kement oluyor dolanıyor ve önümüzde dünya denilen bir uçurum büyüdükçe büyüyor. Fakat yinede çiviliyiz uçurumun kenarına, sessizliğimiz suskunluğumuz terazinin gözünde bir bir düşüyor düşlerin içine. Ölüm çoğaldıkça çoğalıyor dakikaları saniyeleri bir güve gibi yiyerek. Kükreyerek geçiyor uçurumun kenarından duyguları alınmış kadavralar. Hangi çığlık sepkeni gerçek, hangi ölüm birbirinin içine girmiş, hayatlar yamalarla oluşturulmuş ameller. Küllenmemiş hüzünler geçiyor hayatımızdan, ele avuca sığmayan rengini bir camekânın yansımasından alan mevsimler. Bir yürekten yüreğe küllenmemiş hüzünler birikiyor ve dünya leke gibi duruyor kalplerinde. Bir sözcükten sözcüğe ham zamanlar geçiyor, boşa geçirilen boşluk geçiyor küllenmemiş aylarda. Önden giden kelimeler kayboldu tek tek, biz kaybolduk hüzünle karışmamış küllerin içinde, doğum sancısı çekmedik bulutlar arşınlarken yığıldık kaldık kelimenin ortasında. Yaşadık ama yalnızlığımız büyüdü, devasa şehirler kuruldu demirden kuşlarla süslendi küllenmemiş içimizde. Ey benim hüzünle küllenmemiş ruhum suskun benliğim, çile çekmemiş sinemin uzak vakitleri, acılarımı hüzünlerime ulayacak ne bir kelimem var nede uçurumun kenarında kanatsız kuşlar uçuruyorum. Ne bıraktıysam geriye amellerimden yapılmış puthaneler oluşturdum. Elle tutulmayan gözle görülmeyen düşünceler gizemli dünyanın sanrısı oldu. Geride ne bıraktıysam örseledi çöl yarası yağmurlar. Korku dağları ile çevirdim etrafımı amaçsız astarsız. Mesnetsiz ovalarda otağı kurdum hayalsiz. Saatlerden saniyelerden yaşanmayan günlere dikiş attım zamansız. Yaşam ile ölüm arasında düşüncelerimle amellerimin istatistikî verilerini aldım mezarsız. Fakat bir kuş tüneyecek olsa ruhumun viranelerine yerle bir olur küllenmemiş hüzünlerim. Yığılır kalırım anlamsızlığın ortasına ölü kadar yalnız, karanlığın ortasında tek başına kalmış titrek titrek ne yapacağını bilmeyen bir yıldız ‘Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım’. Fakat çocuk gülüşlerinin üstüne kor ateşte ısıtılmış bir acı düşse yıkılır modernizm kuralsız. Küllenmiş hüzünlerimizden yeniden doğmak, sessizliği suskunluğu kanatırcasına, ruhumuzdan aklımıza eleğimsağmada yıkanmış kelimeler taşırcasına, yeniden yeniden doğmak için yıkılırcasına.
