Sanatın siyaset ile içli-dışlı olması bizim açımızdan yadsınacak bir husus değil. Aynı kaide tabi ki sinema için de geçerli. Ancak burada propaganda ile hakkaniyet arasında dengeli bir yol tutulması da bambaşka bir kaide. Mesele ne olursa olsun haksızlık yapmamak bir kişiye veya topluluğa karşı adaleti elden bırakmamak Müslüman olsun veya olmasın herkes için şiar olmalı. Yakın dönem tarihimizde cumhuriyet öncesi yaşanan milliyetçilik hareketleri bağlamında ele alınması gereken bir mesele olarak Ermeni olayları için de yukarıda bahsettiğimiz bu kaideyi işletmemiz gerekiyor. Bu hususu gerçekleştirdikten sonra sinema orada başlıyor. Bunlar olmadan yapılan iş ise pek faydalı olmuyor. Tıpkı The Promise filmi gibi…
Milliyetçilik, Ermenilik, Türklük
Filmden bahsetmek gerekirse: Osmanlı İmparatorluğu’nun güneyinde Siroun (Ermenice güzel anlamında) isimli kurgusal bir köyde eczacılık yapan Michael isminde bir Ermeni gencin en büyük hayali başkent İstanbul’a giderek tıp okuyup doktor olmaktır. Bu hayali gerçekleştirmek için köyünden bir kızla nişanlanır ve oradan aldığı çeyiz parası ile İstanbul’a giderek eğitime başlar. İstanbul Kapalı Çarşı’da dükkânı olan varlıklı bir akrabasının yanına yerleşir. Burada ailenin kızlarına dans eğitimi veren Anna ile tanışır. Tahmin edildiği üzere ona âşık olur. Anna’nın, Amerikalı bir gazeteci olan Chris ile birlikteliğinin olduğu bir dönemde bu durum tipik “aşk üçgeni” aymazlığının oluşmasına yol açar. Olaylar bu şekilde devam ederken Osmanlı savaşa girer ve mutlu mesut yaşayan bu insanlar savaşın hengâmesi ve Ermenilere karşı artan nefretten dolayı birçok sıkıntı ve dert ile boğuşmak durumunda kalırlar. Son derece sıradan bir senaryoya ve olay örgüsüne sahip olan filmimizin yönetmenliğini ve senaristliğini Hotel Ruanda isimli başarılı filmin yönetmeni olan Terry George üstleniyor. Oyuncularımız ise kendi döneminin en başarılı sanatçılarından Christian Bale (Chris Myers), son dönemin yükselen aktörlerin Oscar Isaac (Michael Boghosian), Charlette Le Bon (Anna), Jean Reno, Tom Hollander’dan oluşuyor. Ekipten anlaşılacağı üzere maliyetli bir film yapılmış. Teknik anlamda çok üst düzey bir iş olduğunu söyleyemesek de özellikle sırıtan bir kusur da yok. Dönemin atmosferi izleyiciye hissettiriliyor. Film, yazarı Franz Werfel olan “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı romandan sinemaya uyarlanmış. Çekimleri Malta, İspanya ve Portekiz’de yapılan filmimiz, senaryosu ve meseleyi ele alış biçimi ile tam anlamıyla sınıfta kalıyor. Öncelikle şunu belirtmek lazım ki bu film Ermeni milliyetçisi bir tutuma sahip. Bunu filmin piyasaya sürülen afişlerinde Ermenistan Devleti’ne ait renklerin kullanılması ve filmin sonunda milliyetçi temalara sahip bir yazının konulmasından da anlayabiliyoruz1. Yani filmin yapımcıları ve yönetmeninin meseleyi en azından “tarafsız” bir şekilde ele almak gibi bir kaygısı olduğunu bile söyleyemiyoruz. Zaten film boyunca altı çizilen katil, vahşi Türk imajının yanında filmin bir yerinde Ermeni milliyetçilerinden “direnişçi Ermeni partizanlar” diye söz edilmesi nasıl bir tavır alış ile karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor.2
Filmimiz Hollywood yapımı bir film. Yapımcısı Kirkor Kerkoryan; MGM’nin de sahiplerinden olup Amerika’da yaşayan Ermeni bir iş adamı. Amerika’nın önemli zenginleri arasında gösterilen Kerkoryan, bu filmi daha önce de çektirmek istemiş ancak dönemin siyasi koşulları içerisinde (soğuk savaş dönemi) bunun çok mantıklı olmadığını düşünen günün siyasileri filmin çekimini engellemişler. Bugün ise gerilen güncel siyasi ilişkiler açısından bunun tabii ki bir karşılığı var. Ancak başlı başına “Türkiye karşıtlığı” ile izah edemeyeceğimiz tarihi bir mesele ile karşı karşıya olduğumuzu da söylemeliyiz. Fazla abartılı, ajitatif ve hamasi yaklaşımların her iki tarafı da gerçeklikten uzaklaştırdığını vurgulamamız gerekiyor.
Öncelikle şunu belirtmemiz lazım ki; dönemin siyasi yönelimleri dikkate alındığında ayrıca hükümetteki İttihad ve Terakki yapılanmasının ideolojik olarak durduğu yer de göz önüne alındığında Ermeni toplumuna karşı bir kıyım girişimini yok saymak doğru olmaz. Ermenilere hiçbir şey yapılmadığını söylemek ise hem fazla safdil hem de adaletten uzak bir yaklaşım olacaktır. Ermenilerin zor dönemlerden geçtiği bir hakikattir. Buna sebep olan ise ulusçu ve milliyetçi politikaların insan unsurunu yok sayan gözü kara zalimliğinde yatmaktadır. Burası bir hakikat… Peki, bu popüler milliyetçi politikalardan Ermeniler ne kadar etkilenmişler? Bu yazının görevi, yalnızca bir filmi –gücü yettiği kadar- tahlil etmek. O yüzden tarihsel gelişmelere fazla boğmak hem bizi hem yazıyı fazlası ile aşmaktadır. Ancak filmin hakikate olan bağlılığını sorgulamak açısından, özellikle Ruslar tarafından silahlandırılarak Müslüman köylerini basan ve çoluk çocuk demeden katliamlara imza atan Ermeni milliyetçisi gruplara dair filmde hiçbir eleştiri göremiyoruz. Mesela Ermenileri dağa sıkıştırdıktan sonra tavla oynayacak kadar zalim olan Osmanlı paşası Faruk Bey eleştirilirken vahşetin öteki tarafında duran zalimliklerden neden bahsedilmiyor? Daha evvel de vurguladığımız gibi bu meseleyi ele alırken üzerine bina etmemiz gereken bakış açısı bizce burada yatıyor. Bunun dışındaki değerlendirme biçimleri ise milliyetçiliğin insanı kör eden bağnaz taassubu içerisinde hapsoluyor.
Amerika’nın Bu Meseleyle İşi Ne?
Filmin yapımcısının Amerikalı olduğunu söylemiştik. Hollywood’un Ermeni meselesine dair “dokunaklı” bir ağıtı var bu filmde. Yine kargaşanın, kıyımın, düzenbazlığın gölgesinde güven ve adaletin temsilcisi bir ABD mesajı yerleştirilmiş filmin tam göbeğine. Amerikan büyükelçisi ile Osmanlı diplomatının aralarında geçen diyaloglar bu açıdan yeterince bilgi veriyor. Ermenilere yapılan vahşeti kınayan Amerika, Osmanlı’yı (filmde genelde Türkiye tabiri kullanılıyor) tehdit ediyor. Osmanlı diplomatı ise ağzı açık bakıyor. Gerçekten epey gülünç durumlar söz konusu filmde. Amerika Ermenilerin güvenli sığınağı, Fransa ise Musa Dağı’na sıkışan Ermenileri kurtaran “mülteci dostu” olarak gösteriliyor. İzleyiciyi aptal yerine koyan ve tarihi açıdan da çelişkili bu bölümler filmde hiç sorgulanmıyor, tamamen yüzeysel bir şekilde geçiştiriliyor.
Amerikan sineması açısından aslında mesele iki yönlü; öncelikle iç siyasette etkin Ermeni gruplara destek mesajı verilirken bir taraftan dış siyasette yer yer problemler yaşadığı Türkiye’ye de bir uyarı veriliyor. Ancak yine bu sene çekilen Hollywood yapımı “Osmanlı Subayı” filmi ise bir diğerine göre çok daha olumlu bir “Türk ve Türkiye” portresi çiziyor. Amerika’daki Ermeni gruplar filmin bazı eyaletlerde yasaklanması için kampanya bile başlatmışlar3. İnternette ise özellikle IMDB isimli popüler sinema sitesinde bu iki film üzerinden ufak çaplı savaş dönüyor. İzleyicilerin verdikleri oylara göre belirlenen film puanları iki gurubun en yüksek ve en aşağı puanları vermesi ile kilitlenmiş durumda. Normalde The Promise gibi yüksek bütçeli ve güçlü oyuncu kadrosuna sahip bir filmin on üzerinden altılık bir bantta kalması beklenmiyordu. Herkesi memnun etme kaygısı ise sinemanın, hakikatin ve her şeyin önüne geçiyor.
Filmin bakış açısı milliyetçi bir zaviyeden olduğu için daha fazla detay vermek gereksiz kalıyor açıkçası. Ancak Ermeni dükkânlarını basarken ‘Türkiye, Türkiye!’ diyerek bağıran (veyahut ‘Türkiye, Türklere!’ tam olarak anlaşılmıyor) kalabalık kitle, o tarihlerde soyadı olmamasına rağmen bazı Türk karakterlerin soy isimlerinin zikredilmesi gibi bir takım gülünç hatalar izleyiciyi gerçeklikten iyice uzaklaştırıyor. Oyunculuklar ise başroldeki Oscar Isaac hariç epey vasat bir şekilde ilerliyor. Film bu vasatlık içerisinde son buluyor. Tekrar vurgulamak gerekirse, modern zamanların getirisi olan en büyük problemlerden milliyetçilik belası ile hesaplaşmak adına önemli bir mesele olarak önümüzde duran 1915 olaylarına bir başka milliyetçi yönelim ile çare aranması ise filmin en büyük handikabını oluşturuyor.
1- "Devam edin, yok edin Ermenistan’ı. Yapabiliyorsanız, yok edin… Sonra gülmeyecekler mi, şarkı söyleyip tekrar dua etmeyecekler mi? Ne zaman için iki Ermeni bir araya gelse, Yeni Ermenistan'ı kuramayacak mı?" Devletçi ve ulusçu vurgular taşıyan bu dizelerin W. Saroyan gibi bir yazara ait olmasının bizleri ayrıca şaşırttığını da belirtmek isteriz…
2- Ufak bir not olarak şunu belirtmek gerekir ki filmde olumlu bir tip olarak gösterilen nadir Türk karakterlerden Emre Ogan isimli genç ise seküler, içkici ve kadın düşkün bir karaktere sahip.
3- http://www.yenisafak.com/hayat/osmanli-subayina-ermeni-boykotu-2630759
