Ellerim kanıyor anne; babamın bayramlarda aldığı horoz şekeri gibi kıpkırmızı ellerim. Bir türlü dinmiyor sızısı kınası silinmiş ayaklarımın. Oysa her çocuk gibi bir masalın peşindeydim yarını çoğaltan. Açıl susam deyince açılır kapılar; kurtlar, kuşlar, ansızın melekler otururdu soframıza. Savaşları, iyiler kazanır; biz salıncaklarımızda, dünyayı bir o yana bir bu yana sallardık.
Elleri kanıyor Âmine’nin. Kulaklarında bitmeyen uğultu... Bir adam uykularını bölüyor durmadan. Babam nerde anne? diyor; gündüzün ve gecenin uzayan vakitlerinde. Halep’i, Rakka’yı soruyor, uzak mı buraya? Çöllerin sağır kulaklarına hasreti bırakmanın anlamsızlığına yeniliyor. Annenin gözleri bu esnada pencerede, dalmış uzaklara, çağırsan gelmeyecek; belli ki ellerinde heyecan terlemeleri, oda oda dolaşıyor gölgesi. Bir sevinç, bir umut kaplıyor her yanı. Sonra birden kapının hızlı hızlı dövüldüğünü duyuyor. Umutlar, telaşa, korkuya terk ediyor yerini. Silahlar patlıyor. emirler, tehditler, küfürler... Sıkışıyor duvarların, kapıların aralıklarında. Aşamıyor cevapsız soruların bentlerini. Ellerinden kayıp gidenlerin, sokaklarda alev topuna dönüşenlerin acısına karışıyor gözyaşları.
Anne, diyor Âmine. Parçalanmış çantasını, kolları kopmuş bebeğini gösteriyor. Kara bir el dokunuyor beyaz ayıcığına. Dün, taze ekmek kokusu gibi burnunda tütüyor annenin. Çamaşırlarını katlıyor anne. Kokluyor anne nefes nefes. Üst üste yığılıyor zaman. Anılar, yetim bir fotoğraf kalıyor sandıkta. Unutuyor elindekini hangi vakittir taşıyor. Unutuyor kelimeleri; uzun, sessiz çığlıklarını dürüyor köşelerde.
Komşu kadın... diyor Âmine; nicedir söylemiyor türkülerini. Gülümsemiyor güneş, yapış yapış saçları tozdan. Bu akşam sularımız akar, aydınlanır mı evimiz? Korkuyorum karanlıkta uyumaktan! Gökyüzünde ışıklar patlıyor onlardan da korkuyor Âmine. Dev kuşlardan da korkuyor. Bu kulakları sağır eden kuşlardan horoz şekeri atmazlar değil mi? diye soruyor annesine. Ayaklarını yere vuruyor sonra. Daha bir sert vuruyor ayaklarını yere. Ayağa kalkıyor. Kararlı adımlarına kararlı cümleler ekliyor. Boşluğa savuruyor yumruğunu. Ben yemem onların attıklarını! diyor. Sesinde ağırlaşan bir hüzünle, ağlamaklı, birazdan hıçkırığa boğulacak takati bitmiş, nefes almakta güçlük çeker tonlamayla, adeta yalvarışla: Hem Ali yemiş, kan kusmuş durmadan. –Ali, Amine’nin çocukluk arkadaşı, uzak akrabadan- Biliyorsun, Ali’yi yıkamadan toprağa verdiler anne! diyor. Ali diyorum, dönmüyor nedense Hayber’den!? Ali, dönmüyor kol kola Ömer’le Bedir’den, Uhud’dan. Aah Âmine! Ali’yi görüyor, beyaz atında, elinde Zülfikar. Ali’yi görüyor bir omuzunda Hasan, bir omuzunda Hüseyin. Medine’nin bahçelerinde kuş sesleri, sokaklarında uçurtmalar... Hep birlikte el sallıyorlar Âmine’ye. Koşuyor Âmine. O hızlandıkça uzuyor yollar. Ayaklarında derman kalmıyor, düşüyor Âmine. Başında bir ağrı; bir yere çarpmış olmalı başını. Gözlerindeki yanma anlayamıyor neden. Tozlu elbisenin eteklerini Hama’nın zehirli rüzgârları savuruyor. Eyvah adı siliniyor Nureddin’in Halep çarşılarından.
Elleri kanıyor Âmine’nin. Odanın ortasında bir boşluk büyüyor. Derin çatlaklar oluşur toprağın yüzünde. Bir köşeden diğerine gidemiyor Âmine. Her şey üzerine devrilecek gibi. Masanın altına saklanıyor, yorganın yumuşak yüzüne... Avuçlarının içinde bir dünya, oraya sığınıyor. Anne, anneciğim diyor, diyebiliyor hıçkırıklarla. Korkudan kısılıyor sesi. Sonra kaybediyor annesini.
Bir nehir akıyor annenin gözlerinden kımıltısız. Bir harf büyüyor gırtlağında, yavrum, deyip kalıyor. Kıyılarda sığınak bulamadan hemen uzaklaşıyor. Uyuyup uyanıyor üstünde bulutlar, düşlerine yağmur biriktiriyor... Islak saçları, kabaran bir özlem oluyor ellerinde. Kederli ve yalnız dizeler uçuşuyor. Anılar defterinden altı çizili şiirler, tutuklu sözler düşüyor sonra kırık ezgiler... Sesinde çaresizlik, soluksuz titreme dudaklarında... Düşünüyor; hangimiz erken merhaba dedi güne, hangimiz geç kaldı kendi yıldızını aramaya her akşam?
Âmine, konuşmanın var olmadığı o boşlukta kayboluyor. Ta ki annesinin: “-Korkma yavrum! Korkma kuzum! Geçti. Geçti bak! Hadi aç gözlerini!” seslenişine kadar. Komşu kadından ağıtlar yükseliyor. Acı çoğalıyor. Bir bir düşüyor yaşamın kaleleri. Küle dönmeyen hiçbir şey kalmıyor. Siyah bir örtü kaplıyor her yanı. Anne, kızını bahçedeki tek ağacın altına götürüp bırakıyor. Hepimizi utandırmaya yetecek kadar acı birikiyor evlerde. Yankısız bir gözle baktığını görüyor dünyanın. Boşluklar sarıyor her yanını. Resmi açıklamaların kahredici söylemleriyle bir kez daha ölecekler; onu da biliyor. Herkes gibi o da o, ilk acıyla ölmediğinde çok güceniyor hayata.
Âmine, annesiyle bir daha babasını hiç konuşmuyor.
Âmine’nin defterinden bir bir kopuyor sayfalar; sonsuz anlaşamayan insanların hatırası kalıyor geriye.
