Bütün ırmakların içinden geç. Suyuna küskün o kanlı ırmakların! Muson yağmurlarını gözyaşın say. Çıplak ayaklarından bir bulut çoğaltarak öl ki; seni görelim!
Çekik gözlerini bir rasathane yap, sitillerle çocuk taşı, göğsünü palaların kanlı ağzına aç, boynunu pirinç tarlalarında ıslat, sonra göğün minarelerini avucuna al, yüzümüze fırlatarak bir şehadet getir ve öl ki; seni görelim!
Toprağın damarlarını tut, kan kusan bir çağı aşağıla, kalbini bir müfreze kılarak ağaç gölgelerini yurt edin ve gözümüzün içerisine bir çığlık bayrağı dikerek öl ki; seni görelim!
Yapmacık demeçleri alkışlarla karşıla, ölümleri kimseye verme, sözcük kanserlerine göz kırp, asalak aydınları, gazetecileri, siyasetçileri kahramanca bir reveransla onurlandır, kürsülerin önünde darağaçları kur, mikrofonları parlat, gazeteleri kutsa ve bir prime-time programında en fiyakalı bir ölüm haberi ol ki; seni görelim!
Açlıktan örülü bir şemsiye al eline, yorgunluktan bir saray kur, uykusuzluğun tahtına kurul, çocuklarını bir bir ölüme ısmarlayan annelerin hüznünü gergefle, babasız çocukların çığlıklarından göğe merdivenler yap, ölümün beyaz atını bir gece vakti eyerle ve ölümün kara uçurumundan kanatlan ki; seni görelim!
Ey yetimlik kıtası, ey hüzün dergâhı, toprağın vedası, göğün Fatiha’sı! Kimliğini çamurlu ırmaklara ver, kollarını ölümün boynuna dola ve dünyanın bütün ‘beyaz adamlarını’ bir söylevle suskunluğa dönüştür. Seslerini kes, çenelerini kır, boğazlarını sık, göbeklerini tekmele ve idamlara yürüyerek öl ki; seni görelim!
Çamurdan çiçekler yap modern dünyaya! Modern fikirlere bayrak yap çocuk cesetlerinden! Yangın alevlerinden şiirler çıkar, şarkılar söyle! Mezarları unutarak ölümlere gülümse ki; seni görelim!
Darağaçlarını ve minberleri unutan kardeşlerini kıskandır. Kâğıt tüccarlarını, belagat soytarılarını, azap askerlerini, medya maymunlarını bir araya topla. Hepsine birer enstrüman dağıt. Leyleklere senfoni verecek büyük bir orkestra kur. Şef çubuğunu eline al ve ben ölmeye gidiyorum diyerek onlara ufku göster ki; seni görelim!
Prangalardan, zindanlardan, esir kamplarından, kilitlerden, zincirlerden örülü bir şehir yükselt. Şehrin en işlek caddelerine büyük çeşmeler yap. Kurnalarından kanlar sızan çeşmeler. Gözleri göğe bakamayan adamlardan bir ordu kur. Utanç duvarları gibi sıraya diz onları. Her birisinin yakasına bir yasemin iliştir. Uygun adım ölüme çağır onları ki; seni görelim!
Sen uzak Asya’da sevgilim! Toprağın arasına sızan kan! Sen Arakan! Ölümü bir seccade gibi yay ki; seni görelim! Tufanları ateşle, ağıtları kanatlandır, evini terk et, yurdundan uzak düş ki; seni görelim! Körlere gözlük dağıt, sağırları şen kahkahalara davet et, kalpsizlere merhamet madalyası tak, kahvelerinin şekerini iyi ayarla, tramvay saatlerini hatırlat, birikmiş puanlarla ölüme bir yolcu bileti al ki; seni görelim!
Ey sessizliğin cehennemine düşen kardeşim!
Ey sahipsizliğin zindanında ölen kardeşim!
Kalbi kırılmışların eleminden bir mülteci kampı kuracaksın, ağlayacaksın, bir dilim ekmeğe uzun sözcüklerle bakacaksın, yüzümüzü bir ormana saklayacaksın, elimizi bir yanardağ ağzına vereceksin, bileklerimize usta kolçaklar takacaksın, göğümüze yorgun kandiller asacaksın, aklımıza kırbaçlar vuracaksın! Biliyorum!
Bu sefil dünyanın sağırlığı ile öleceksin, biliyorum! Biliyorum dermansız dizlerin, fersiz gözlerin, umutsuz günlerin seni sürüklediği okyanus kıyılarında öleceksin, biliyorum! Öl ki; sana ölümün madalyasını verelim.
Senin toprağının çarşısı yoktur, ormanının uğultusu, dağının rüzgârı! Evinin çatısı yoktur, ocağının bacası. Dumanın ölüm kokar, bulutun özlem! Ağacın ayrılık türküsüdür, çimenin gözyaşı. Ufkun en uzak noktasında düşen bir cephe gibi dağılıyor gözlerimiz ve sen ölüyorsun benim yoksul sevgilim! Arakan! Seni duyamıyorum, sana sesimi duyuramıyorum.
Alevden nağmeler çıkaran bir kavalın var senin. Keder rüzgârlarına karışan melodilerle inleyip durur. Acıdan örülü bir ocağın vardır mavi gök altında. Çocuklarının boyu kısadır biçilmiş ekinler gibi. Erkeklerinin cesareti ağartan sakalları vardır. Kadınların, çilenin dağı gibi yürürler Allah’a. Senin Müslüman evlatların kahırlı anaların yiğit evlatlarıdır. Senin yurdun yoktur milletler denizinde.
Yine de sen ölüme sırtını dönmeden ölüyorsun biliyorum. Korkağın, alçağın, zalimin kılıcını sevindirmeden ölüyorsun. Yalnız ölüyorsun. Kederli ölüyorsun. Yorgun ölüyorsun. Susuz ölüyorsun. Aç ölüyorsun.
Hiçbir yasa tanımıyorum ben yeryüzünde. Bankaların, bankerlerin, gazetelerin, yorumların, haberlerin gözü kör olsun. Zalimlerin eli kurusun. Kurşun yağdıran namluları kahrolsun.
Ey isimsiz halkların şairleri, ey yetim çocukların hâmileri, ey vicdanı kurumamışlar! Bir ses verin, bir ses! Kurumuş dalı aydınlatacak, kanlı toprağı uyandıracak, zalimin sesini kısacak, güneşin gözünü açacak bir ses! Geceyi kovacak, şafağı yeniden kuracak, günü yorumlayacak bir ses.
Arakan, sevgilim! Toprağın şah damarı, uzak Asya’nın yaralı aslanı! Ben başımı dik tutarım sen ölünce! Yıldızlar gibi ağıt yakarım geceye. Ağaçlarını minber yapar senin ağıtlarını okurum. Dağların gözyaşları nehirler coşar, rüzgâr uslu bir ninni gibi uyutur çocuklarını, ölüm münzevi bir seccade gibi yayılır. Tek başıma da olsa eğilmeyen başımla kanından kandiller yapar gökyüzüne asarım.
Ey toprağın kökleri, ey uyuyan Müslümanlar! Ey tarihin kalbini duyanlar! Ey haccedenler, namaz kılanlar, şehadet getirenler! Secde ettiğiniz toprak, abdest aldığınız su Müslüman kanıyla karışıyor. Başını secdeden kaldır ve adet olduğu üzere bir tekbir getir: Allah-u Ekber.
