Şiir Anlayışı ve İlgisi
İlgilerinin evleği sürekli genişleyen, tecessüs ve birikim sahibi sancılı bir aydın olarak birçok kapıyı aynı anda çalan, çok yönlü ve aceleci bir ansiklopedist telaşıyla daldan dala atlayarak konuşmak zorunda kalan Cemil Meriç; düşünce, din, felsefe, tarih, eleştiri, tercüme gibi alanların yanında edebiyat ve sanatın çeşitli türlerine de büyük bir özgüvenle eğilmiştir. Diğer alanlar ve türler kadar olmasa da şiir ve şairler konusunda da dalgalı eğilim ve iştiyakı doğrultusunda rahatlıkla söz almıştır. Kimi zaman, bizzat kendi görüşlerine de çarparak, karşı çıkarak biriken, çoğalan, farklı sekmeler eşliğinde yankılanan tespit ve yorumlar serdetmiştir.
Cemil Meriç, kitaplarında ve bazı söyleşilerinde belirttiği gibi, yazı hayatına şiirle başlar.
Tarık Mümtaz’ın Antakya’da çıkardığı Karagöz gazetesinde “Fırsat Yoksulu” müstearıyla şiirler yazar. Daha sonra yazları ablasının kaldığı Batı Ayrancı Köyü’nde ya da uzun nezarethane gecelerinde de şiirler kaleme alır.1
Şiire yönelik ilgisi, çeşitli nedenlerle akîm kalır. Dönemindeki şiiri yakından izlemez. Şairlikte ısrar etmez. Yazdıkları da genellikle vasattır. Bu durumu, şiirin devrinin geçtiğine hamletmekte de zorlanmaz. En azından, onun değer atfettiği ve yücelttiği şiirin can bulması, dal budak salması, insanlığın yeni hâllerini, estetik ve poetik ihtiyaçlarını, çok yönlü arayışlarını kuşatması ve taşıması zordur artık. Nitekim yeni şairlerde de bu istidat, ahlak ve şuur yoktur. Zamanla bu iki daire iç içe geçer, karışık bir hamuleye dönüşür. Mevcut şiirdeki eksiklik ve yetersizliklere dair belirlemeler, kimi zaman, genel şiir algısına ve kavrayışına da sirayet etmeye başlar.
Sohbet ve söyleşilerinde bu ayrışan, çelişen, çarpışan belirlemeleri bir arada görmek mümkündür. “Şiir bir hümadır.” yahut “Şiir bir iman sanatıdır.” diyen de “Şiir gerçeği çarpıtmadır.”, “Şiirin devri geçmiştir.” diyerek şiire olumsuz ve peşin hükümlü yaklaşan da aynı kişidir. Meriç, retrospektif bir bakışla, Müslüman Şark ve daha özelde Osmanlı birikimi hakkında konuşurken de istifini pek bozmaz. Zira, düşüncenin evi ve en önemli aracı sayılan nesir ile mukayeseden kendini kurtaramayan zihin, şiire ilişkin eşiklerde hep aynı kalıpları öne çıkarmaktadır.2
“Şiir” ile nesir” mukayesesi bir zindana, bir çıkmaz sokağa dönüşür Cemil Meriç’te. Kökleşir. İçeriden barikatlar kurmaya yönelir. Şiiri müstakil bir sanat ya da insanî çaba olarak görmenin önünü tıkar. Bu düşünme biçiminde “nesir” Meriç’in zihninde daima hazır bekler, kendini çağırtır, zaman zaman bir rakip olarak kendini devreye sokar. İnsanların genellikle gençken şiir yazdıklarına dair kabuller, toplumların gelişme süreçleri için de aynen tekrarlanır. Bu tespitteki doğruluk payı, kabından taşarak temel belirleyen hâline dönüşür, farklı yaklaşımların üstünü örtmeye başlar. Yan yana yürümeden, birlikte değişip ilerlemeden çok, birinin diğerinin yerine geçmesine, onu gölgede bırakmasına dair bir vurgu hissedilir: “Şiir milletlerin çocukluk dilidir. Olgunlaşan medeniyetlerin ifadesi ise nesirdir. En güç ve en kâmil ifade vasıtası nesir. Şiir, imkânlarını el yordamıyla arayan düşüncedir.”3
Cemil Meriç bir çocukluk, gençlik hevesi gibi görür şiiri. Duygulara hitap eder ona göre şiir, aklı işletmede ve zenginleştirmede kimi zaman ayak bağı olur. Bir ülkede şair ne kadar çoksa, o ülke düşünce bakımından o kadar geridir. İnsanlar ve milletler yaşlandıkça şiirin yerine nesir geçer. Oturmuş, olgunlaşmış, ayakları yere basan ve sadece kendi “ben”ine değil dışarıya, başkalarına seslenmeyi de önemseyen kişi ve topluluklar, düzyazının evreni içinde düşünür ve konuşur.4
Şiir, Osmanlı döneminde de düşüncenin önünü tıkamıştır ona göre. Bu tespit, tartışmaya açık birçok boyutu olsa da, onun bölümleme ve çıkarımlarına topluca bakıldığında, kendi içinde tutarlıdır. Yine aynı bağlamda “zekânın dili nesir, gönlün dili şiir” ayrımını yineleyen Cemil Meriç; dilin duygu yahut düşünce açıklamalarına göre biçimlenmesinde de aynı zaviyeden söz alır: “Dil nazım sayesinde kıvamını bulur. Ama nazım düşüncenin emeklemesidir. Şuur nazımda kanat çırpar, vecdin ve rüyanın sisli dünyasında serazat ve sisli bir cevelan. Düşünce nesirde rahatlar.”5
Bütün çekincelerine, rezervlerine rağmen şiire ve şairlere bir “eksper”, bir “bilirkişi” gibi yaklaşmaktan çekinmeyen Cemil Meriç’in, bu konudaki tespit ve çıkarımları çeşitli yönlerden tartışılabilir, eleştirilebilir. Fakat şu husus akılda tutulmalıdır ki Cemil Meriç, aceleci ve abartılı yorumlarında bile okurun gözünü muhakkak açar. Muhatabına yeni bir düşünsel sekme sunmayı başarır. İnsanın zihnini ateşler. Önüne çeşitli soru işaretleri yığar. Yeni kapılarda, eşiklerde dolaştırarak kör noktaları yahut üzerinde durulmayan hususları yeniden ele almasını, değerlendirmesini, eşelemesini sağlar. Aynı konu ya da şahıs hakkındaki farklı, çelişik görüşlerinin bile uyarıcı, meraklandırıcı, öğretici bir tarafı vardır. Cemil Meriç aynı zamanda, halihazırdaki şiirin “ben”in etrafında fazla döndüğünü, içrek tarafının daha baskın olduğunu, kişiyi çok hassas, kırılgan ve duygusal kıldığını, kendi içine kapaklanmaya yönelttiğini ömrünün erken dönemlerinde görmüş, yazdıkları ve yoğunlaştıkları ekseninde bizzat tecrübe etmiştir. Halbuki onun ilgileri sınırsızdır. Açlığı, arayışı ve aktarışı çok yönlüdür. Menzilleri fazladır. Sınırsız okumalarının ve uğraşlarının münbit avlusunda, farklı özelliklere sahip çok sayıda eyerlenmiş at bekletmektedir. Değişik alanlarda yol alabilmesi, içindeki zenginlik ve iştiyakı köreltmeyecek bir yolculuk yapabilmesi için düzyazının gücüne inanması gerektiğini de zamanında fehmetmiştir.
Cemil Meriç’in Şairleri
Cemil Meriç’in, belli isimler dışında, yaşadığı dönemde yazılıp yayımlanan, dolaşımda olan şiiri çok yakından izlemediği, bu konuda özel bir gayret sarf etmediği söylenebilir. Sözünü ettiği, polemiğe girdiği, hakkında görüş serdettiği şairler vardır elbette; fakat bunlar isimleri herkes tarafından bilinen, sıradan okuyucunun bile dikkatini çeken ya da bir vesileyle şiiri, şairliği kendisine sorulan kişilerdir sonuçta. Kendisinden birkaç kuşak önce yaşayan şairler hakkındaki değerlendirmeleri ise şiir bahsinde daha büyük bir yekûn tutar. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan kapsamlı ve sancılı bir süreçte yaşayan, bu zaman aralığında eser veren şairlerle ilgili değini, atıf ve tespitleri; daha hacimli, yer yer ikna edici ve daha derli topludur. Belli kuşaklara ve kuşak içinde öne çıkan, temsil değeri taşıyan şairlere eğilerek biçimlendirdiği bu tür tespitlerinde, sadece şair hakkında genel bir söz alışla yetinmediği, adını vererek tek tek bazı şiirler üzerinde durduğu da görülür nitekim.
Meriç, divan şiiri hakkında ömrünün son yıllarında konuşur daha çok. Daha önceleri bu edebiyat dairesine pek ilgi duymaz, sorulmadıkça görüş bildirmez, gerekmedikçe üzerinde durmaz. Nazmın, Osmanlıda düşünceye ve onu taşıyan nesre engel oluşturduğuna dair tespiti de uzun yıllar kökleşmiş bir kabul olarak kalır. 70’lerin sonuna doğru, eleştirilerinde ve genel çıkarımlarında biraz daha soğukkanlı ve olgun davrandığı görülür. “Şiirde bir Bâkî, bir Fuzulî, bir Nedim, bir Şeyh Galib hâlâ rakipsiz.”6 cümlesiyle başlayan tespitleri bu duruma örnek gösterilebilir.
Klasik dönemin dışında, Cemil Meriç’in takdir ettiği, sevdiği, önemli bulduğu şairlerin başında Namık Kemal gelir. Meriç, edebiyatın ve dolayısıyla şiirin tekerini Kemal ile döndürür âdeta. İlk büyük eşiktir o, en baştaki adamdır. Bir “poetika”sı ve bir “politika”sı olan şairlere dönük muhabbetinin en müstesna yerlerinden birini ona ayırır. Namık Kemal “gürleyen adam”dır onun gözünde; “O gök gürültüsünün arkasında yıldırım yok belki ama bütün Osmanlı ülkesinde yankılar uyandıran bir haykırış Kemal.” der onun için.7
Tavır ve duruşunu da beğenir Namık Kemal’in. Şuurlu olduğunu söyler, kamuoyu oluşturmadaki başarısını över, Batı’yı bile tenkit ederek aldığını vurgular.8 Burada bırakmaz, bu kadar sitayişle yetinmez; Avrupa’nın karşısına da tek başına çıkarır onu: “Kemal, granit bir temel. Kabiliyet olarak, heyecan olarak hatta kelime olarak boy ölçüşemeyeceği Avrupalı yok.”9
Cemil Meriç’in, en çok atıf yaptığı hatta hayranlığını gizlemediği bir diğer şair de Abdülhak Hâmid’dir. Edebiyat denince akla ilk gelen isimlerden biridir Hâmid onun için. Hâmid’in şiiri “üç kıtaya ferman dinleten bir imparatorluğun sesi”dir, der Meriç; “Büyük ırmaklar gibi coşkun ve bulanık.”. Rıza Tevfik’in, onun felsefî fikirlerini şerh etmek için koca bir kitap yazdığını da belirtir. Çarpıcı bir soru gelir peşinden: “Hâmid’e dâhi sıfatını verebilir miyiz? Neden vermeyelim! Lamartine, Musset hatta Hugo ne kadar dâhi ise Hâmid de o kadar dâhidir.”10
Cemil Meriç, Hâmid’in yeni nesiller tarafından tanınması, okunması noktasında dildeki değişmenin getireceği sıkıntıları da kendisi ifade eder. Hem üzülür hem de bir öneride bulunur bu konuda: “Zavallı Hâmid. O şahikalar ve girdaplarla örülü şiirler, zamanımızın sığ irfanına hitap edebiliyor mu? Bir çağın göklere çıkardığı şair-i âzamı anlamak için ilk iş dilimizi öğrenmek. Eserlerinden yapılacak titiz bir seçme asrımızın da, gelecek asırların da zevkine sunabileceğimiz bir bedia olabilir.”11
Edebiyat-ı Cedîde şairleri arasında gösterilmekle birlikte ayrı bir sesi, tarzı, istikameti olan Süleyman Nazif de Meriç için önemli bir ediptir. Yer yer Namık Kemal çizgisini sürdüren, nitekim Kemal ile ilgili bir kitabı da olan bu “Kara Bir Gün” yazarını “Ben kendime esas üslup ustası olarak Süleyman Nazif’i aldım.” diyerek selamlar.12
Cemil Meriç, birçok önemli isme yer verdiği -ilk baskısı 1986’da yapılan- Kültürden İrfana kitabında Tevfik Fikret üzerinde de durur. Başka kitaplarında ve söyleşilerinde de zaman zaman adını zikrettiği şairlerdendir Fikret. “Bir Tartışma Vesilesiyle” başlıklı yazıda, obskürantizm (taassup) üzerinden değinir ünlü şaire. İsmail Hikmet Ertaylan’ın, 1963’te yayımlanan Tevfik Fikret kitabını okumuş ve etkilenmiştir. Birçok edip ve ve düşünür için kullandığı “zavallı” sıfatını Fikret için de kullanmaktan kendini alamaz Cemil Meriç. İsmail Hikmet’in kitabını, çabasını, yaklaşım biçimini takdir eder. Fikret de kahredici bir dünyada yaşamış, çok çekmiş, buna rağmen “asalet ve nezahatini koruyabilen yaralanmış bir gönül”dür. Kendilerini sevmesine ve değerli bulmasına rağmen Mehmed Âkif’in ve Ahmed Naim’in Fikret’e saldırmalarını eleştirir, yanlış bulur. Rıza Tevfik, 1920’de Türk Ocağı’ndaki bir konuşmasında, Fikret’in “mülhit” değil “mümin” olduğunu söylemiştir. Ahmed Naim, bu konuşmaya fena sinirlenmiş ve Rıza Tevfik’e “çok terbiyeli fakat oldukça sert bir cevap” yazmıştır.13 Meriç, yer yer arayı bulmakta zorlandığını da gösteren şu sözlerle devam bu konudaki mülahazasına: “Fikret’i tekfir için tartışılmaz bir delil vardır elinde: İslâm’ın Âmentüsü. ‘Tarih-i Kadim’den ustaca seçtiği mısralarla davasını karşı konmaz bir kesinlikle ispata çalışır. Kalabalık, kendi dilini konuşan ve annesinden doğdu doğalı işittiği ‘hakikatleri’ tekrarlayan hoca efendiyle beraberdir şüphesiz. Ama bizce Naim Bey’in suçlamaları yersizdir. Kanaatlerine gönülden katılsak da bu davranışı ciddi bir münevvere yakıştıramıyoruz. Bir müslüman âlimi, avam-ı nas gibi davranamaz ve davranmamalıdır. Fikret’i solun istismarına mahkûm eden, Akif ve Naim beylerin bu düşmanca peşin hükümleri olmuştur.”14
İddia edildiği gibi mülhit de olsa, Cemil Meriç’in gözünde faziletli bir adamdır Fikret. Onun haddinden fazla hırpalanmasına, incitilmesine kıyamaz Meriç. Oysa daha önce, Âkif ve Ahmed Naim şiddetinde olmasa da kendisi de olumsuz görüşler serdetmiş, Fikret’i zaman zaman eleştirmiştir. Meşhur “Hân-ı Yağma” şiiri, başarılı bir tercüme daha doğrusu “pastiş”tir Meriç’in gözünde söz gelimi. Sosyoloji Notları ve Konferanslar kitabında da Fikret’in bu memleketin insanlarıyla, onların acılarıyla uğraşmadığını söyler. “Hugo’nun tercümanlığını yaptı. Heyecanlıydı, o kadar. Balıkçılar, Les Pauvres Gens (Fakir İnsanlar), Hân-ı İştiha, Joyeuse Vie’nin (Neşeli Hayat) tercümesidir.” Fikret’in, düşüncede köksüz olduğunu, anlattığı sefaleti hiç yaşamadığını, kavganın dışında kaldığını dile getiren de yine kendisidir.15
“Edebiyat denince ilk akla gelen Hâmit veya Fikret’tir. Sonra Haşim ve Yahya Kemal. Dili şairler yoğurmuş, şairler ehlileştirmiş. Aruz Fikret’le Akif’in elinde düşüncenin bütün kıvrımlarını, bütün medd-ü cezirlerini ifade edebilecek kadar uysallaşmıştır.”16 sözüyle, Fikret’in aruzu kullanmada ve düşünceyi şiirleştirmedeki başarısının altını çizen Cemil Meriç, onunla birlikte anılan Mehmed Âkif hakkında da çeşitli vesilelerle görüşlerini aktarma fırsatı bulur.
Âkif’le ilgili görüşleri de kendi içinde çelişkilidir, değişmelere uğramıştır. İçinde bulunduğu durum, gördüğü ilginin düzeyi ve derecesi, kendisini zaman zaman boğan vefasızlık ve duyarsızlık, okumalarının ve birikiminin ulaştığı nokta, söz aldığı dönemin koşulları ve söyleşi yaptığı kişinin kimliği gibi etkenler; Meriç’in şahıslar hakkındaki görüşlerinde bazı savrulmaların, tenakuzların ortaya çıkmasına yol açmış görünmektedir. Nitekim Ocak 1981’de, Yeni Devir’de İhsan Işık’la yaptığı “İslam tefekkürü” merkezli bir söyleşide müslüman mütefekkirler “Hepsi pırt deyince kaçan, firar eden insanlar. Mehmet Akif de dahil.” cümleleriyle karşılaşırız önce.17 Halil Açıkgöz imzalı başka bir söyleşide ise kantarın topuzunu büsbütün kaçırdığı görülür: “Mehmed Akif bence şair bile değildir. Birtakım fikirleri, sözleri manzum söylemiştir, o kadar. Akif kuvvetli bir nâsir de değildir. Zaten Akif bir vaizdir, iyi bir hatiptir.”18
Yaklaşık beş yıl sonra yayımlanan Kültürden İrfana kitabında yer alan “İki Düşman Kardeş” başlıklı yazısında Tevfik Fikret ile Mehmed Âkif’i farklı bir düzlemde değerlendirir bu kez Cemil Meriç. Ona göre Fikret, “tırnaklarının ucuna kadar” aristokrattır. Başka deyişle Avrupa’nın ölçülerine göre halis bir “sağ”. Âkif ise iliklerine kadar halktandır. Yani aynı ölçülere göre “sol”un kendisi. Şöyle devam eder: “Ne var ki her iki şair de Batı’dan yanlış olarak aktarılan hödükçe sıfatların yüzde yüz dışındadır. İkisi de bir yıkılış döneminin bütün ızdıraplarını yaşayan ve gönülleri kendi ülkelerinin meseleleriyle dolu birer Osmanlı. Aradaki mizaç farkları daha çok yetişme tarzlarından, aile çevrelerinden gelir. Fikret, politikacıların kaleminde bir sosyalist olarak yüceltilmiş; Akif ise muhafazakârların bayrağı olarak alkışlanmıştır. Fikret’te sosyalizmi ifşa edecek tek mısra bulmak kabil değildir. Akif ise sömürgeciliğe bütün gönlü ile düşman, ilerici ve samimi bir sanat adamıdır. İnsanları kaypak klişelere hapsetmek sadece cehaletimizi ifşa eder.”19
Cemil Meriç, günümüz aydınının, gönlünü tutuşturan korkunç ve içinden çıkılmaz meselelerin cevabını Akif’te arayabileceğini dile getirir. Onun, “tufana yakalanmış bahtsız bir toplumu gemisine çağıran bir nevi Nuh Peygamber” olduğunu vurgular. Hakkında yazılanların az ve sıkıntılı olduğunu söyler. Uzun yıllar arkadaşlık ettiği Kerim Sadi’nin farklı bir adla yazdığı Akif kitabını över sadece.20
Akif’in, yaşadığı kıtanın tarihini bütün derinlikleri ile bilen ve dertlerini ömür boyu kendi derdi olarak haykıran ezeli bir düşünce adamı olduğunu da belirtir Meriç. Şairliğinin de hakkını teslim eder bu kez: “Safahat, Türk dilinin en mükemmel ve en dolu kitaplarından biri. Akif ise mistik hülyalardan uzak, tam bir Asr-ı Saadet Müslümanı.”21
Aynı yazıda, Akif’i bütün buudlarıyla tanımak için kitabını elimizden düşürmememiz gerektiğini söyler Meriç. Kerim Sadi’nin “bukalemin tipinin tam zıddı” olarak nitelediği büyük bir insanın yazdığı o kitaba “bir mabede girer gibi saygı ile ve sevgiyle” eğilmeyi öğütler. “Akif, her an tazedir. Zekâsı, sezişi ve imanıyla, kördüğüm olmuş birçok meseleyi aydınlığa kavuşturacak bir vicdandır Akif. Her namuslu insanın yol arkadaşı ve düşünce tarihimizin kilometre taşlarından biridir.” diyerek takdir ve taltif ağırlıklı görüşlerini aktarmaya devam eder. Dikkat edilirse bu cümlelerde Akif, sadece şairliği ve eseriyle değil, duruşu, eylemi, öncülüğü ve düşünce dünyasıyla birlikte ele alınmaktadır. Çoğu yerde, büyük hayranlık duyduğu Namık Kemal övgüsünü bile aşan ifadelerdir bunlar. Devamı da vardır: “Hiçbir şairimiz sömürgeci Avrupa’nın kepazeliklerini onun kadar isabetle sergilememiş ve Hıristiyan medeniyetinin kangrenleşmiş yaralarını gözler önüne sermemiştir. Namık Kemal:
Bâis-i şekvâ bize hüzn-ü umumidir, Kemal
Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına
demiş. Ama bu beyti söylemek hakkı herkesten çok Akif’indir.”22
Yer yer yarı romantik özellikler taşısa da bu sözler, Akif’in gerçek çehresini ve samimî çırpınışını özlü ve çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Meriç, bunları daha önce söylemesine engel olan bukağıları tamamıyla kırmış; rahat, serazat ve coşkulu bir üslupla Safahat şairinin hakkını teslim etmeye koyulmuştur. Söz ırmağı, bentlerini yıkarak ilerlemektedir adeta. İddiası büyük, mücevher gibi bir cümle gelir az sonra: “Emperyalizm hiçbir zaman Akif kadar müthiş bir düşman tanımamıştır.”
Yazının başlığı İki Düşman Kardeş’tir fakat ağırlıklı olarak Akif’in çehresi ve çabası yayılır cümlelere, satırlara. Zihninin bir kenarında, bir bölmesinde uzunca bir süre gizlediği, hapsettiği bir güzelliği, kıymetli bir bilgi tomarını yeni hatırlamış gibi can havliyle daha büyük bir sahneye çıkarır Akif’i Bu Ülke kitabının müellifi: “Akif hem bir ülkenin sesidir hem de bütün bir kıtanın. Bu çığlığa kulaklarımızı ve gönlümüzü açık bulunduramazsak hatalarımızın sonu gelmez. Safahat’ı okuyun. Hem sonsuz bir zevk duyacaksınız hem de birçok hakikatlere aşina olacaksınız. Hem bir edebiyat şöleni hem de bir iman tazelemek. Akif’lere belki her zamandan çok bugün ihtiyacımız var.”23
Kendisiyle yapılan söyleşilerin birinde Yahya Kemal üzerinde de durur Cemil Meriç. Osmanlıya yönelik ilgisi ve sevgisi eşliğinde yüceltir onu: “Son Osmanlıdır. Bir zevk ve tahassüs dünyasının fecridir. Bir Yahya Kemal olmak için Osmanlı dilinden, zevkinden geçmek gerekir. Yahya Kemal’in yetişebilmesi için yetiştiği devrin tekrar gelmesi gerekir.”24
Başka bir söyleşide de şunları söyler Yahya Kemal hakkında: “Yahya Kemal, bu kubbede, yani kendi gök kubbemizde ebediyyen yaşayacak olan bir sestir. Kuğunun son şarkısı. Edebiyatımızın has bahçesinde boy atan şâhane bir gül. Dünün zevkini, yaşadığı çağın insanlarına aşılayabilen bir büyücü…”25
“Bir rüyanın devamı” olarak gördüğü Yahya Kemal’in başka bir özelliğine, farklı bir katkısına da temas eder aynı söyleşide Cemil Meriç: “Türk düşüncesine bir başka armağanı da yetiştirdikleri, bilhassa Tanpınar. Yahya Kemal olmasa, Tanpınar da olmazdı. Şairin sohbetleri ile bütün bir nesli nasıl büyülediğini unutmamalıyız.”26
Cemil Meriç’in, çeşitli vesilelerle adını sık sık andığı edebiyatçılardan biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Şairlik konusunda Necip Fazıl ve Nâzım Hikmet’le mukayese eder onu. Jurnal’de “Ahmet Hamdi’nin şimdi niçin yalnız kaldığını anlıyorum. Ne Necip, ne Nâzım bu adamla mukayese edilebilir. Diğerleri onun yanında kapıcı dahi olamaz.” ifadelerini kullanır.27
Nâzım Hikmet de onun sevdiği, beğendiği, yücelttiği şairlerdendir. Kızı Ümit Meriç, 1936’da Nişantaşı’nda babasının Nâzım Hikmet ile karşılaştığını, aldığı bir tavsiye ile şaşkınlığa uğradığını aktarır. Kendisine, heyecanlarını bırakmasını ve hayata iyi hazırlanmasını tavsiye etmiştir Nâzım Hikmet. Meriç şaşırmış fakat bunu ömrü boyunca aklından çıkarmamıştır.28
Namık Kemal ve Mehmed Âkif hakkındaki övgülerinden aşağı kalmaz Nâzım Hikmet’le ilgili sözleri. Zamanında, sağcı okuyucularının ciddi bir tepki göstermesine neden olan bu tespitlerinde iddia eşiği çok yüksektir kuşkusuz: “Bence Türk şiiri Nazım’la biter, Avrupai düşünce Nazım’la başlar. Paytak, acemi, el yordamıyla ilerleyen bir düşünce.”29
Nâzım Hikmet, “şiirin kapısını düşünceye açan adam”dır Cemil Meriç’in gözünde. Heyecanı ile dili ile yerlidir. Kullandığı malzeme ile beşerîdir. Türkçesi de “dili varabileceği bütün sınırları zorlayan ve daha sonraki nesillere yol gösteren bir Türkçe”dir.30 Kimileri tarafından yadırganmasına, eleştirilmesine rağmen; kendi içinde bir tutarlılık taşıdığı söylenebilir bu sözlerin, yaklaşım biçiminin. Anlatımındaki vüs’at ve zenginlik kadar, duruşu ve insani çabası olan; toplum içinde duran, toplum adına söz alan şairleri baştan beri öne çıkarmaktadır çünkü Meriç. Onun “büyük şiir”den, “etkili şiir”den beklentisi budur. Çeşitli vesilelerle sürekli gündeme getirilen o meşhur ikililerden “toplum için sanat” görüşüne bağlılıktan başka bir şey değildir bu. Zaman zaman farklı şeyler söylese de son çözümlemede şairi de bir “kahraman” olarak görür Cemil Meriç. Bu tutumunu ölümüne kadar sürdürür üstelik.
Arif Nihat Asya da olumlu görüş bildirdiği bir şairdir Cemil Meriç’in. Sevimli bulur onu ve şiirini. “Tanışsaydık çok iyi anlaşabilirdik.” der, onun hakkında Halil Açıkgöz ile yaptığı söyleşide.31
Attilâ İlhan’a da bir sempati beslediği söylenebilir. Onu eleştirirken bile fazla ileri gitmez, çok hırpalamaktan çekinir. “Attilâ (İlhan) zeki ve haşarı çocuktur. Sol cenahta gürültü koparıyor. Arkadaşları arasında polis diye maruftur. Kemal Tahir ile aramızı bozmuştur. Sol cenahta eli kalem tutmakta birincidir.” der bir söyleşide onun hakkında. Umrandan Uygarlığa kitabında “Çapkın, çakırkeyf, derbeder bir üslup. Şımarık, atak, serazad bir zekâ. Kızdırdığı zaman bile sevimli.” diyerek değinir İlhan’a.32 Daha ileri götürdüğü de olur ona dönük ilgisini ve sevgisini: “Türkiye’de iki entelektüel var. Attila (İlhan) ve ben.”33
Oklarından Kurtulamayanlar
Cemil Meriç’in eleştirdiği, hırpaladığı, küçümsediği şairlerin sayısı da az değildir. Bu şairlerin bazıları başka bir zaman, başka bir vesileyle takdir ettiği, övdüğü şairlerdir üstelik. Bu duruma, biz de daha önce, yeri geldiğinde değinmeye çalıştık. Fikret ve Âkif’i çoğu zaman savunurken yer yer, şiir dışı nedenlerle de olsa, eleştirmesi bu bağlamda hatırlanabilir.
Eleştirdiği şairlerden biri, Tanzimat döneminin önemli ve çok yönlü ediplerinden biri olan Ziya Paşa’dır. Onu hicivleriyle hicveder. Hicvin esasından uzaklaştığını söyler. Edebiyatımıza divan edebiyatı, halk edebiyatı ayrımını onun getirdiğini, bu belayı başımıza ilk kez onun açtığını söyler: “Edebiyatımızı ‘havas’a, avam’a mahsus’ diye ikiye ayırmak sanıyorum ki Ziya Paşa’dan kaynaklanan bir hezeyandır. Cumhuriyet aydınları, üstadın ‘Şiir ve İnşa’ başlıklı makalesini, tartışılmaz bir delil imiş gibi her vesileyle öne sürer. Oysa Paşa Harabat isimli antolojisiyle bu makaledeki hükümlere hiç de inanmadığını ispat ettiği gibi, daha önce ve daha sonra yazdığı şiirlerle de ciddiye alınacak bir yazar olmadığını göstermiştir.”34
Meriç, bir ara bazı çevrelerde moda olan Yunanperestliğin Yahya Kemal’le başladığını söyler. Onu bu yönüyle eleştirir. “Bâkî’leri, Galip’leri, Hâmit’leri yetiştiren bir şiiri, Yunan-ı kadîme bağlamak, ummanı ırmağa bağlamaktır.” ona göre. Salih Zeki’yi de bu bağlamda eleştirir.35 Yahya Kemal eleştirisi başka yerlede de karşımıza çıkar. Yahya Kemal, Fransızca öğrenen Nâbî veya Hersekli Arif Hikmet’tir Meriç’e göre. Sığdır. Son derece sentetiktir. “Kelimeler pırıltılı, cümbüşlü. İçinde bir şey yok. Bir mermerin göğsü, daha doğrusu mermerden bir göğüs.”36
“Orhan’da yeni yok. Yenilik küçüklüğünden şiirin. ‘Bir elinde cımbız, bir elinde ayna. Umurunda mı dünya’, herhangi bir hizmetçi kızın idrakine seslenen bir nükte. … Orhan’ın nesli şiirin kanatlarını kesti. Toprakta sürünen sevimli bir hayvan hâline getirdi. Sevimli ama gülünç ve zavallı. Kartaldan çok bir kümes hayvanına benziyor bu şiir. Yumurtası olmayan garip bir kümes hayvanı. … Fikret’in, Hâmid’in hatta Haşim’in kanat çırpışları yok onlarda. Ya kolej talebesinin küçük şikâyetleri, ya gazete fıkrası. Hangi Batı, hangi yetenek? Bir cüceler edebiyatı. Bir mikro edebiyat.” cümleleriyle eleştirdiği şairlerden biri de Orhan Veli olur.37
Yeri geldiğinde hakkını teslim ettiği fakat zaman zaman eliştirmekten geri durmadığı şairlerden biri de Necip Fazıl’dır.
Meriç’e göre, aşırı bir kin ve megalomanlık vardır Çile şairinde. Şiiri soğuk bir güzelliğe sahiptir.38 Kitabının adını da yerinde bulmaz Cemil Meriç: “Hakikatte çile ile iman aynı yerde bulunmaz. Teslimiyetin olduğu yerde çile yoktur. Kendi kendisini inandırmanın cehdi içindedir Necip.”39
Ümit Yaşar Oğuzcan da Meriç’in oklarına fazlasıyla hedef olan bir isimdir. Bir “orta sınıf şairi”dir o; “yalnız düşünmekten değil konuşmaktan da âciz”dir. Şiirleri, çağdaşlarından derlenmiş “kötü bir antoloji”ye benzer. Oklarını üşüştürmeye devam eder: “Bir hadımlar şairi… Dev bir zırhın altında kaybolan cüce. … Gecekondu burjuvazisine gece-kondu şair.”40
Söyleşilerde, açık bir gerekçe göstermeden, Sezai Karakoç hakkında “Benim için Karakoç, karanlık. Kilise kokar.” diyen Cemil Meriç, İsmet Özel’i de “Türkçesi cılız, bodur ve musikisiz” bir şair olarak görür.41 Bu görüşlerin tartışmaya açık olduğunu hatta ciddi bir gerekçe ve hakkaniyet içermediğini de belirtmek gerekir.
Salâh Birsel’i “yumuşak, hazımkâr, renksiz, kokusuz bir şar taslağı” olarak resmeden Cemil Meriç; Behçet Necatigil ve Oktay Rifat için “Necatigil’i hiçbir zaman ciddiye alamam. Oktay hep kendisi kaldı, belki de bütün o cavalacozlar içinde en donuk, en cansız, en korkak muhallebi çocuğu” der. Hizmetçi kızların zevklerine seslenen bir şair olarak gördüğü Orhan Veli’den biraz daha derin bulur Oktay Rifat’ı.42
Cemil Meriç, Cumhuriyet döneminde yaşamış birkaç şair hakkında daha kısa tespitlerde bulunmuş olsa da onun özellikle 50 sonrası şiirimiz ve bu dönemin temsilcisi sayılan şairler hakkında ne düşündüğünü ayrıntılı olarak bilmiyoruz. Yalnız bu bahsi bitirirken Jurnal’in ikinci cildinde bir mektup vesilesiyle yer alan şu cümleleri de aktarmakta yarar var:
“Üzülerek itiraf edeyim ki, son çeyrek asrın şiir hayatını pek cılız buluyorum. Bu mahkûmiyet kararının mucip sebepleri var şüphesiz. Önce dildeki sefalet, sonra irfan yokluğu, sonra insanı insan yapan ideallerin eski zindeliğini kaybetmiş olması.”43
1- Yazı hayatına ve dolayısıyla şiire başlamasını kendisi şu cümlelerle anlatmaktadır: “Antakya’da Antakya adında bir gazete yayımlanıyordu, gazetenin başına Tarık Mümtaz getirilmişti. Birkaç talebe, hazreti ziyarete gittik, büyük bir hüsn-ü kabul gösterdi. Sonra, manda hükûmetinin nâşir-i efkârı olan Antakya’yı bıraktı, birdenbire yer değiştirip Türk milliyetçisi olarak yazı hayatına devam etti ve Karagöz başlıklı bir Türkçe gazete çıkarmaya başladı. Kendisi karikatürcü idi de. Tatilde Reyhaniye’ye gelip, babamdan kendisiyle çalışmam müsaadesini aldı. Karagöz’de kaç ay yazdım bilmiyorum. ‘Fırsat Yoksulu’ mahlası ile şiirler yazdım. ‘Geç Kalmış Bir Musahabe’ başlıklı yazımı istisna edersem (Yenigün gazetesinde yayımlanmıştı) yazı hayatımın başlangıcı Karagöz’deki şiirlerdir.” – Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, İletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 22.
2- Mehmet Can Doğan’ın şu tespitine hak vermemek elde değildir: “… Osmanlı şiirini, ki bu şiir, neredeyse sadece ‘sarayın içinde ve etrafında’ yazılmış şiirdir tartışmasız biçimde, büyük kabul eder ama bu büyüklüğü, bir eksikliğin işareti olarak yorumlar: Şiir, Osmanlı’da düşüncenin önünü tıkamıştır. Dolayım kurarak da olsa şiiri söz konusu ettiğinde, söylediği kesin olarak budur. Bu kesinleme bir kabule dönüştüğü için ne divan şiirini ne de halk ve tasavvuf şiirini okuma gereği duymuştur.” – Mehmet Can Doğan, Düz Yazıya Kaçış: Şiir Öldü, Yaşasın Cemil Meriç!, Cemil Meriç Kitabı, Kültür ve Turizm Bak. Yay., 2006, s. 194.
3- Ergun Göze, “Bir Osmanlı Konuşuyor”, Tercüman, 10 Kasım 1974, s. 5; Dücane Cündioğlu, Bir Mabed İşçisi Cemil Meriç, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2006, s. 179.
4- Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 27.
5- Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim Yayınları, İstanbul 2007, s. 235.
6- Cemil Meriç, Kırk Ambar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1980, s. 173.
7- Cemil Meriç, Jurnal I, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 279.
8- Salih Nurdağ, Cemil Meriç’in Sihâm-ı Kazâ’sına Hedef Ol(may)an Şairler, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 290.
9- Cemil Meriç, Jurnal I, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 361.
10- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s. 284.
11- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s. 284.
12- Cemil Meriç, Jurnal I, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 74.
13- Ahmet Naim, Tevfik Fikret’e Dair, İstanbul 1920. Ahmet Naim, Rıza Tevfik’in, Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta, Tevfik Fikret’i savunarak, başta Mehmed Âkif olmak üzere İslamcıları tenkit etmesi üzerine bu kitapçığı kaleme almıştır. Bkz. İsmail L. Çakan, Babanzâde Ahmed Naim, TDVİA, C. 4, s. 375.
14- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s. 266-267.
15 Salih Nurdağ, Cemil Meriç’in Sihâm-ı Kazâ’sına Hedef Ol(may)an Şairler, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 286-287.
16- Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim Yayınları, İstanbul 2007, s. 238.
17- Dücane Cündioğlu, Bir Mabed İşçisi Cemil Meriç, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2006, s. 220.
18- Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, s. 149; Salih Nurdağ, Cemil Meriç’in Sihâm-ı Kazâ’sına Hedef Ol(may)an Şairler, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 288.
19- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s, 270.
20- A. Cerrahoğlu, Bir İslam Reformatörü: Mehmet Akif, İstanbul Matbaası, 1964.
21- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s, 271.
22- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s, 272.
23- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s, 272.
24- Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, s. 221.
25- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s, 287.
26- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s, 287.
27- Cemil Meriç, Jurnal I, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 172.
28- Ümit Meriç Yazan, Cemil Meriç, KBY, Ankara 1993, s. 25
29- Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim Yayınları, İstanbul 2007, s. 239.
30- Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim Yayınları, İstanbul 2007, s. 238; Salih Nurdağ, Cemil Meriç’in Sihâm-ı Kazâ’sına Hedef Ol(may)an Şairler, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 290-291.
31- Salih Nurdağ, Cemil Meriç’in Sihâm-ı Kazâ’sına Hedef Ol(may)an Şairler, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 290.
32- Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 24.
33- Salih Nurdağ, Cemil Meriç’in Sihâm-ı Kazâ’sına Hedef Ol(may)an Şairler, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 290.
34- Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, İstanbul 2016, s, 289.
35- Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 143-144.
36- Salih Nurdağ, Cemil Meriç’in Sihâm-ı Kazâ’sına Hedef Ol(may)an Şairler, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 287.
37- Cemil Meriç, Jurnal I, İletişim Yayınları, İstanbul 2008, s. 138.
38- Cemil Meriç, Jurnal 2, İletişim Yayınları, İstanbul 2008, s. 258.
39- Salih Nurdağ, Cemil Meriç’in Sihâm-ı Kazâ’sına Hedef Ol(may)an Şairler, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 289.
40- Cemil Meriç, Jurnal I, İletişim Yayınları, İstanbul 2008, s. 139-140.
41- Hayriye Ünal, Zevk-i Selim Sahibi ve Coşkun Bir Eleştirmen: Cemil Meriç, Bir Entelektüel Tedirgin Cemil Meriç, Hece Yayınları, Ankara 2009, s. 217.
42- Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, s. 266.
43- Mektup, “Son Çeyrek Asrın Şiir Hayatı” başlığıyla yer alır kitapta. Cemil Meriç, Jurnal 2, İletişim Yayınları, İstanbul 2008, s. 340.
