Röportaj: Mustafa Yılmaz
Neden fotoğraf çekeriz? Bir de resim ve fotoğraf karıştırılıyor herhalde. Ne demek istersin?
En büyük sorun zannedersem tanımlama ile alakalıdır. Bu konu hakkında farklı farklı görüşlerin var olduğu söz konusu. Fotoğraf ne kadar teknik bir buluşsa da, o bağlamda değerlendirmek kısıtlar fotoğrafı diye düşünüyorum. Fotoğraf içerikten öte fotoğrafçı hakkında da okuyucusuna bilgi verir. Neyi, ne zaman, neden çektiği çok önemlidir.
Fotoğraf sözcüğü, eski Yunanca ve Latincede aynı kökten gelen photos (ışık) ve graphis (yazı) sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Yani “ışık ile yazmak” anlamına gelir. Fotoğrafın temel malzemesi ışıktır. Fotoğrafçı sadece teknik bilgiye değil aynı zamanda estetik ve kültürel bazı değerlere de sahip olmak zorundadır.
Maalesef şöyle bir durumla karşı karşıyayız. Macar asıllı fotoğrafçı ama aynı zamanda ressam ve akademisyen olan Laszlo Moholy-Nagy, “Fotoğraf” adlı makalesinde şöyle der: “Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyenlerin yanı sıra kamera kullanmayı bilmeyenlerden oluşacak.” Bunu tam yüz sene önce öngörmüş. Hakikaten de o kadar yaygınlaştı ki fotoğraf makineleri, sürekli yanımızda taşıdığımız cep telefonlarına bile entegre edilmiş vaziyette ve bunun ötesinde sürekli fotoğraf çekilmekte. Bilinçli mi? Elbette değil. “Görüntünün ruhu ve görsel okuryazarlık” diye akademik bir yazı da ele almış Laszlo Moholy-Nagy. Görülüyor ki fotoğraf basite alınacak bir şey değil.
Hele hele son dönemde, sosyal medya furyasından sonra, fotoğrafın popülaritesi giderek arttı, kabul de gördü. Herkesin elinde bir fotoğraf makinesi var. Sürekli çekiyorlar. Anı yaşamaktan daha ziyade anı paylaşmaktan zevk alıyorlar. Sosyal medya da neyi paylaşacağım diye sıkıntıya girebiliyor insan. Fotoğraf altmışlı ve yetmişli yıllarda da popülerdi ama o zaman bu popülerlik çok farklı boyutta idi. Sanat kurumları, koleksiyonerler tarafından özümseniyordu fotoğraf sanatı. Sergiler, modern müzeler ve galerilerde yaygın şekilde fotoğraf işleniyordu. Seçkin dergiler en güzel fotoğraflarla donatılıyordu. Bu iş için belli başlı ajanslar kurulmuştu. New York’ta bulunan Modern Sanatlar Müzesi (MoMa) ve Chigago Sanat Enstitüsü gibi göz kamaştıran galeriler yeni yeni fotoğrafçılara açılıyordu. O günlerde ilk defa fotoğraf sanat bölümleri tarafından kabul gördü ve sosyal bilimler tarafından ise benimsendi. Fotoğraf eğitimleri başladı; fotoğraf akademilerde kurumsallaştı. Fotoğrafın medyada yaygın biçimde yer alması ile beraber kendine ait sorunlar da doğmaya başladı. Kültürel kahramanlar yaratıldı. Moda dünyasına büyük bir giriş yapıldı. Cinsellik ve cazibenin doğuşuna da büyük katkıları oldu fotoğrafın. Kısacası fotoğraf artık endüstrileşti. Fotoğraf üzerine yazılar yazıldı. Benjamin, Sontag, Barthes, Foucault ve Berger gibi yazarları ve düşünürleri örnek verebiliriz.
Resim ile fotoğrafın karıştırılması meselesine gelecek olursak; tüm gerçek fotoğrafçıları sinirlendiren bir durumdur bu. Kısaca söylemek gerekirse; resim çizilir, fotoğraf ise çekilir.
Şu konu da bence önemli; “görme”, konuşmadan ve yazmadan önce gelmiştir. Görmek önemlidir bunun için. Yazıyı, haberi okumadan önce görürüz. Haberin fotoğrafı varsa ilk ona bakarız. O zaten çok şey söylemiştir. Ayrıntılarını ise haber metninden okuruz. Onlar da zaten adı üstünde ayrıntıdır. Asıl mesaj fotoğraf ile verilmiştir. Güneşin batışını ya da doğuşunu biliriz ama görmek isteriz. Etkileyicidir bizim için. İzlerken dalıp gideriz. Fotoğraf bizi uzaklara götürür böylelikle.
Siyah Beyaz mı? Renkli mi?
Bu soru çok sorulan sorulardan bir tanesi. Gerektiği yerde renkli, gerektiği yerde siyah beyaz tabii ki! Ben, siyah beyazı tercih ediyorum. Gözü sürekli oradan oraya gezdirmiyor. Bir yerde odaklanıp kalıyorsun. Odakladığın yer burada çok önemli elbette. Ben şöyle diyorum: Siyah beyaz, fotoğrafa renk katıyor. Ama şunu da unutmayalım; Hindistan’a fotoğraf çekmeye gidildiğinde elbette siyah beyaz ile gidilmez. Renk cümbüşü var orada. Belgesel ve sokak fotoğrafçılarının tercihi ise her zaman siyah beyazdır. Bu zannedersem hep böyle kalacaktır.
Eski ile kıyaslandığında fotoğraf işi daha zorlaştı mı?
Eskiden bir foto muhabirinin bir habere gitmesi çok pahalıya mal oluyordu. Yüzlerce rulo film götürüyordu yanında. Her 36 çekimden sonra film değiştirmesi gerekiyordu. Aynı zamanda haberden geldikten sonra filmlerin banyo işleminin ardından tab ettirilmesi uzun işti. Bir de hangi filmi nerede çekmiş falan; zor iş. Şimdi durum daha kolay elbette! Fotoğraf makineleri GPS ve Wi-Fi ile donatılmış. Exif sayesinde fotoğraf ile alakalı her türlü bilgiyi okuyabiliyorsun. Örneğin futbol sahasından çekilen her fotoğraf, anında yukarıdaki bilgisayara gider ve oradan bir teknik eleman onu işleyip web sitesine yükler. Aynı zamanda film değiştirmeye gerek yoktur. Hafıza kartınızın hacmine göre on binlerce fotoğraf çekebilirsiniz. Bir de makineler çok hızlandı. Saniyede onlarca fotoğraf çekebiliyorlar. Sanatsal fotoğraflar mı bunlar? Elbette değil. Ama muhabirlik açısından çok yol katledildi.
İş sadece fotoğrafçıya değil aynı zamanda izleyicisine de düşmeli. Bu kare neden çekildi diye kafa yorması gerekir izleyicinin. Öyle bir zamandayız ki her şeyi bizler için başkaları yapıyor. Düşünemiyoruz. Düşünmeyince de ilerleyemiyoruz. Sadece fotoğrafçılıkta değil her alanda geçerli bu olay.
Fotoğraf açısından neresi daha güzel? Zor olan yerler var mıdır?
Hindistan’ı yine ele alayım. Çok zordur çekmek bu ülkede. Kargaşa vardır. Ama caziptir aynı anda. Nüfus çok fazla, insanlar sürekli olarak bir yerden bir yere koşuyorlar. Bazı ülkelerde ise fotoğraf makinesini gören insanlar hemen tepki gösteriyor. Geçen Marakeş gezimizde para isteyen çok kişi oldu. Küba gibi yerlerde de parayı verdikten sonra kendisini çektiren birçok insan var.
İstanbul ise bambaşkadır çekmek için. Her türlü tezat mevcut! Zenginden fakire kadar, son model arabadan tutun otobanda at arabası bile görmek mümkün. Almanya’da fotoğraf çekmek insanlar açısından çok zor. Pimpirikli insanlar çok. Şehirler ise birbirine benziyor.
Asıl zor olan şudur: Görmesini bilmeyen tek bir kare bile çekemez. Fotoğrafçı gözü farklıdır, o çoğu kişinin baktığına bakar ama görür buradan bir şey çıktığını. Görmeli fotoğrafçı bunu. Yoksa bu işi bıraksın. Aynı zamanda kendisini belli de etmemeli. Yoksa doğallık diye bir şey kalmaz.
Kompozisyona gelince. En güzel yerde olsan da, çektiğin fotoğrafta kompozisyon yoksa o kare beş para etmez. Kompozisyonu çekmeden önce kafanda kurmak zorundasın. Ne yaptığını bilmelisin. Kafanda her şey hazır olmalı. Tesadüfe bırakmamalısın. Bu çoğu kez yapılmadığı için zevk de alınmıyor, çıkan sonuçlar da işe yaramaz oluyor.
Çok zor ve tehlikeli alan ise savaş fotoğrafçılığıdır. Silahlar konuşur savaşta, bombalar sessizliği bozar. Bunların tam ortasında bir fotoğrafçı! Ona da düşmandır karşı taraf. Savaşın karşı tanığı, makinesinin ucuna takılmış objektifidir. Silah gibidir o. İngilizcede hem fotoğraf makinesinde hem silahta tetik anlamına gelen trigger kullanılmaktadır. Biz deklanşör diyoruz. İngilizler tetik. Manipülasyona açık alan olması da farklı bir zorluktur. İkinci Dünya Savaşı, Vietnam ve Körfez Savaşları en bariz örneklerdir. Ters tepmeler de olmuştur elbette. Galibiyet fotoğraflarının yanı sıra askerler yaptıkları zulümleri kendi çektikleri fotoğraflarla belgelemiştir bazen. Böylelikle insanlık dışı görüntüler ortaya çıkmıştır. Fotoğraflardır Ebu Gureyb zulmünü ortaya çıkaran ve dünyaya duyurup insanları harekete geçiren.
Bu tür savaş ortamlarında çıkan savaşın ve dehşetin karelerine bakmak nasıl bir şey? Bununla alakalı Susan Sontag “Başkalarının Acısına Bakmak” isimli bir kitapta bu konuya değinmiş. Mutlaka okunması gerekir. Ahlak ve vicdan çok önemli iki kelime bu konuyla alakalı.
Ara Güler’in anlattığı güzel bir anısını anlatmama izin verin. Ara Güler Moğolistan’da yüzlerce fotoğraf çekip ropörtaj yaptıktan sonra National Geographic dergisi editörüne sunmak istiyor. İlk sorusu şu oluyor editörün; “Moğolistan’da kaç gün kaldın?”. Ara Güler 10 gün kaldığını söyledikten sonra editör röportajına bakmıyor bile. Güler, 1500 kare çektiğini, yazılar yazdığını söylüyor. Ancak aldığı yanıt şu oluyor: “Bir ülkeyi iyice tanımak için önce oranın havasına girmeli, insanlarını tanımalısın. Bu da üç aydan önce olmaz. Biz ancak böylesi röportajları koyarız dergimize.”
Fotoğrafçılığa nasıl başladınız? Hangi tür fotoğraf çekmek sizin için daha önemli, daha çekici?
Ortaokula giderken sınıf öğretmenimin bir Porst marka fotoğraf makinesi vardı. Yanında hep taşırdı. Aynı dönemde fotoğraf dersi, seçmeli ders olmuştu. Haftada iki saat fotoğraf çekip, karanlık oda işleminden sonra siyah beyaz banyoda tab ediyorduk. Çok zevkli idi. O zamanlar ilk defa adını duyduğum agrandisör gibi teknik aletlerin ne olduğunu öğrendim. Öğretmenin kendi evinde okulda olanından daha gelişmişi vardı. Zaman zaman bizi davet ediyor ve orada vakit geçiriyorduk. Liseye başlayınca ilk makinemi aldım; yarı profesyonel bir Canon. Onu uzun süre kullandım. Sürekli aktif olmasam da fotoğrafa her zaman ilgim olmuştur. Dijital makinelerin yaygınlaşması ile yeniden makine aldım ve 2008 yılında ise uzun aradan sonra fotoğrafa yeniden yoğunlaştım. Gezi fotoğrafları, uzun pozlama; yani gece çekimleri ve “lost places” dediğimiz terkedilmiş mekânları çekmeye başladım. Örneğin bir kaç kare poz yakalamak adına terkedilmiş bir fabrikayı çekmek için uzun yolculuklar yapabiliyorduk. Tümü Almanlardan oluşan bir ekibimiz vardı. Her fırsatta bir yere gidiyorduk. Daha sonra işim de olan endüstri alanlarını çekmeye başladım. Demir çelik fabrikaları, maden ocakları gibi… Avrupa’nın en ağır sanayisinin bulunduğu Ruhr havzasında ikamet ediyordum ne de olsa. Çektiğim fotoğrafları Avrupa’nın en fazla üyesi olan bir web sitesinde sergiliyordum. Almanya’nın tanınmış bir sanat fotoğrafçısından dersler aldım. Çektiğim kareler üzerinde fotoğraf okumaları yapıyorduk. Çoğunlukla insan olmayan karelerdi bunlar. Başka karelerimi de görmek isteyince gezilerde çektiklerimi gösterdim. Çok beğenmişti ve sokaklarda insan konusuna yoğunlaşmamı istedi. Şaşırmıştım. Oysa bu kareleri kimselere göstermemiştim. O günden itibaren “street photography” diye adlandırılan sokak fotoğrafçısıyım. 2010 yılında bir buçuk milyon üyeli fotoğraf sitesinin onuncu yıl dönümünde açılan bir yarışmada insan kategorisinde birincilik elde ettim. Bazı fotoğraflarım dergilerde yayınlandı. Bir kaçı da farklı yerlerde sergilendi. Sonraları bir arkadaş çevresi ile Almanya’da belki de Avrupa’da Türkiyeliler tarafından kurulan ilk fotoğraf derneğini kurduk. Orada aktif çalışıyoruz. Zaman zaman geziler düzenliyoruz. Örneğin Kudüs, Amsterdam, Marakeş gibi yerlere fotoğraf çekmeye gittik. Aynı zamanda seminerler, kurslar, fotoğraf okumaları gibi aktiviteler oluyor.
En çok beğendiğiniz ya da severek çektiğiniz bir fotoğraf var mı?
En güzel fotoğrafı yarınlarda çekeceği fotoğraf olmalı bir fotoğrafçının. Hiç bir zaman memnun olmadım çektiğim karelerden. Şöyle bir şeyde oluyor sürekli. Güzel bir kare görmüşsündür ama makinen yanında değildir. Ya da bir kaç saniye geç gelmişsindir. An meselesidir fotoğraf çekmek. Gölge bile çok önemlidir. Güneşin önüne küçük bir bulut gelmişse çok farklı bir kare ortaya çıkacaktır.
Çekerken heyecanlandığım karelerden biri ise Ara Güler’i çektiğim fotoğraftır. Kendisi Türkiye’de yetişen ve dünyada nam yapmış en önemli fotoğrafçılardandır. Bir de kendi kullandığı makinenin aynısı ile çekmek farklı bir haz verdi bana.
Ansel Adams’in bir sözü aklıma geliyor: “Senede çektiklerinden 12 iyi fotoğraf çıkarsa iyidir.” Kötü fotoğraf çıkacaksa, “deklanşöre basmamak da bir sanattır” deyip çekmediğim de çok oluyor.
Sürekli Ara Güler’den örnek veriyorsun? Hangi fotoğrafçılar senin için takip edilmesi gerekenler?
Tek tek hepsini saysam bitmez. Ama tabii ki başta Henri Cartier-Bresson, Robert Capa, Elliot Erwitt, Bruce Gilden, Josef Koudelka, Sebastiao Salgado yani kısacası Magnum Ajansı üyelerinin her biri işlerini çok iyi yapan, fotoğrafları ile şiirler, hatta romanlar yazan üstadlardır.
Fotoğraf ile tarih arasında bir bağlantı kurabilir miyiz?
Güzel bir soru. Fotoğrafçılar aslında birer tarihçidir aynı zamanda. Çekilme amacı ne olursa olsun, görsel bir tarih yazıyorlar kendileri. Örneğin Hiroşima söz konusu olduğunda, ilk aklımıza gelen, o küçük çıplak kızın fotoğrafçıya doğru yürüdüğü karedir. 1969’da ayda çekilen o kareleri hatırlayalım. Muhammed Ali’nin ringde çekilmiş eli havada fotoğrafı… Yüzlerce örnek sayabiliriz böyle. Vietnam Savaşı sırasında tarihe tanıklık ederken yaşamını yitiren 98 gazeteciden 96’sı foto muhabirleridir. Tarihe tanıklık ederken yaşamlarını yitirmişlerdir.
Fotoğraf makinesi, hayatın içinden bir parça koparıp onu kaydeder, yani ölümsüzleştirir. Ölümsüz binlerce fotoğrafa bakarız. Kim çekmiş bunları diye pek fazla düşünmeyiz. Böylece fotoğrafçı aslında aynı zamanda diğer insanlara çevresini öğreten kişidir diyebiliriz.
Hangi makineyi kullanmalı sence?
Fotoğrafa yeni başlayanların en fazla sordukları soru budur. Makine değil, makinenin arkasındaki insan önemlidir. Çünkü makine sadece kaydeder. İnsan ise ne zaman kaydedeceğini belirler. Asıl burası önemlidir. Saniye bile fazla bir zamandır. Yaşamın kendisini çekmeli fotoğrafçı, görüntüyü değil. Bunu ancak nasıl algılıyorsa öyle yapar. Herkesin karesi farklı olabilir bundan dolayı. Çektiği fotoğrafa gözündeki ışığı, genzindeki kokuyu ve damağındaki tadı da vermek ister makineyi kullanan. Şimdi bundan sonra makinenin önemi hangi sırada, söyle? Konu bulacaksın, bu bile yetmiyor, bu konuya bir biçim kazandırmalısın. Bir kere makineni çok iyi tanımalısın. Kameranın yeteneklerine göre bunları yapabilirsin. Neyi, nerede kullanacağın çok önemli. Fotoğraf makinesine hâkim olmak gerekir yoksa o sana hâkim olur ve hiç bir güzel sonuç ortaya çıkmaz. Daha da önemlisi hep yanında hazır bir şekilde bekleyen makine iyi makinedir. Yoksa uçup gider. Bir yazar ile kıyaslayacak olursak, yazar kısa notlarını alır ve uygun ortamda yazmaya başlar, on sene sonra da yazmak istese zaman önemli değildir; yazabilir, yani düşünecek zamanı vardır. Bir şeyi kabul edip vazgeçer. Sonra yeniden kabul eder. Düşüncelerini kâğıda dökmeden önce birçok anlamlı öğeyi biraya getirebilir. Fotoğrafçı böyle değildir. Çekti mi? Çekti. Yoksa onun için bitmiştir. Geriye dönüş yoktur!
Tek başına makine ne işe yarar? Kullanıcıyla anılır hep. Bir de gördüğünüz bir fotoğrafın hangi makine ile çekildiğini söyleyebilir misiniz? Bu mümkün değildir. Daha pahalı makine alındığında daha iyi çekeceği kanısı vardır insanlarda. Bu çok saçmadır. Kapitalizm “bu makineyi aldığınızda sizi sanatçı yapacaktır” mesajını vermektedir. Türkiye’de köşeyi dönmek, ünlü olmak gibi zihni bozan düşünceler maalesef çok hâkim. O açıdan profilime şöyle yazmıştım: “Amatörler hep ekipmanlarından konuşurlar, profesyoneller paradan, fotoğrafçılar ise ışıktan.” Herhalde mesele anlaşıldı. Hangi makineyi almalıyız sorusuna bir arkadaşa iyi bir ayakkabı, beyin, göz ve yürek gerekir diye cevap verdim. Sen motifin yanına gideceksin motif senin yanına gelmez.
Fotoğrafta ya da fotoğrafçılıkta sizi çeken şey nedir?
Fotoğraflar açığa çıkmış yaşanmışlıklardır. Orada olmanın kanıtıdır. Yaşamdır. Hayattır. Hayatın içinde olmak bana mutluluk veriyor. “Oradaydım” hissi güzel bence.
En sevmediğim şeyleri anlatmak daha kolay herhalde. Flaş yardımıyla fotoğraf çekmeye çalışmak anlamadığım olaylardan biridir. Işık fotoğrafsa nedir böyle patlamayla ışık yaratmak. Işığa saygısızlıktır bu. “Avaible Light” dediğimiz bir şey var. Yani var olan ışığı kullanmalıdır fotoğrafçı.
Fotoğraf aynı zamanda bir dildir. Bu dili bilirsen dünyada herhangi birisi ile anlaşabilirsin, konuştuğumuz dili bilmesen bile. Görsel dili bilen herkes seni anlayacaktır. Dış ülkenin dilini bilmesen bile muhatabına bir fotoğraf gösterdiğinde hemen anlaştığınızı göreceksin. Çok zevkli bir durum bu. Sevmediğim bir olay da fotoğrafın fotoğrafçıyı narsist hale getirmesidir. Bencil hale getirme riski çok yüksektir. Beğenilmek, konuşulmak insanı cezbeder doğal olarak. Kendisine âşık insan yaratabilir. Buna dikkat edilmelidir diye düşünüyorum.
Fotoğraflarınıza eleştiriyor musunuz?
Kendi karelerimi acımadan daha çok eleştiriyorum. Nerede hata yaptığımı, kompozisyonu daha iyi kurabileceğimin farkında olduğum için acımasız oluyorum. Bazen de neden bu kareyi çektim diye düşünüyorum. Kompozisyonu kusursuz olan fotoğraf iyi fotoğraftır. Ona bakıyorum. Mutmain olmak insanı kısırlaştırır.
Son olarak fotoğraf çekmenin kuralları var mı?
Elbette dikkat edilmesi gereken kural vardır. Altın kesim belki en önemlisidir. Göze daha hoş geldiği içindir belki de. Ama bu her zaman böyle olacaktır diyemeyiz. Tarih yazan fotoğrafçı Eugene Smith “kuralları ben koymadım ki uyayım” der mesela. Photoshop gibi müdahaleler olmamalı bence. Olmayan bir şeyi fotoğrafa yerleştirmek veya silmek; fotoğrafı bozmak, resimleştirmektir.
