-Sessiz Çığlık-
TEMMUZ Sayı: 14 - Eylül 2017

Beton levhalarla çevrili yol kenarındaki mezarlığa araçlar sağlı sollu park yaptılar. Beyaz kamyonetin kasasından omuzlara alınan tabut, sıra sıra dizilmiş köylülerin ve yakınlarının avuçlarında kaymaya başladı. Öylesine bir düzensizlik içinde yapılıyordu ki bu gelenek, arka arkaya olan kişiler ayaklarını hızlı hızlı ve yan yan atmak zorunda kalıyordu. Biri önce tabutun geleceği yolu gözüne kestiriyor ve sıraya giriyor, ardından kendine sıra gelince avuçlarıyla kavradığı demir boruyu hızlı hızlı önündeki ve arkasındaki adamın ahengi içinde kaydırmaya, bu arada da hızlı hızlı yürümeye çalışıyordu.

Mezarlığa geldikten sonra daha önce kazılmış mezar yeri pek uzak değildi. Tümsek olmuş toprağın yanındaki çukurun karşısına tabut yavaşça bırakılırken, bu ölüm töreninin de her zaman olduğu gibi reisi olan imam, töreni yönetmeye; müezzin ise, elinde taşıdığı akülü ses sistemini açarak tören boyunca sürecek ve özellikle de mevta ebedi istirahat hanesine yerleştirilinceye kadar eşlik edecek Kur’an okumalarına itina ile başladı. Doğrusu o ne kadar itina ile okusa da dinleyenin pek olmadığı bir gerçekti. Zira okunan Arapça Kur’an’dan hiç kimse bir şey anlamıyor ve içinde bulundukları ortamın sinir bozucu mesajlarından uzaklaşmak için kimileri sessizce ölünün defnedilişini izliyor, kimileri de bir ağaç gölgesinde İstanbul’dan gelmiş hısımlarıyla sohbet ediyordu.

Mezarlıkta en mühim iş, ölünün mezarlıkta sağ yanına yatış biçimi ve onu yatırdıktan sonra tuğlaların ölüyü destekleyecek biçimde dizilmesi, ardından da tahtaların destek, koruma ve gölge oluştururcasına paralel şekilde koyulmasıydı. Bu esnada sesler birbirine karıştı. Üstü başı toz içinde kalmış iki adama, imam başta olmak üzere birkaç kişi “Biraz daha it”, “Yan yatır”, “Oraya değil, önce şu tuğlayı koy”, “yavaş yavaş”, “öyle olmaz”, “Recep sen in!” gibi izahatlarla telaşlı bir ortam oluşuyor, buna rağmen işlemler tamamlanıyordu. Sonunda iki adama el verilerek mezarlıktan çıkarıldı ve ellerindeki kürekleri ustalıkla kullanan iki gencin hızlı hızlı ve duygusuz toprakları, dünyaya artık ilelebet veda eden ölünün üzerine atılmaya başlandı. Bu iş öylesine hızlı olmuştu ki, bir anda çukur kapatılmış, bir zamanlar dümdüz olan toprak ölüyü içine almanın verdiği fazlalıkla tümsek haline gelmişti.

Şimdi yan yana dizilmiş müezzin ve hafızlar birbirlerine pas atarcasına kısa sureleri okuduktan sonra imam, Hz. Âdem’den başlayıp Hz. Muhammed’e, oradan da gelmiş geçmiş tüm salih kullara ve nihayet orada bulunan tüm müminlere ve ölüye rahmet dileyerek kapattığı duayla mezarlıktaki asli töreni bitirdi ve ekledi “İsmail amcamızın yakınları mezarlık çıkışında sıra olsun da taziye verilsin!”

Bu cümle okul sıralarında sıkılmış tembel öğrencilerin teneffüs zilini duyması gibi bir yankı yaptı ve mezarlığın etrafında bir tek müezzin hariç herkes çorak toprakları ve kaybolmuş mezarları çiğneyerek mezarlıktan çıktılar. Müezzin mezar başında yalnız kalmış ve ölünün hala yaşadığı düşünülürcesine sorulacak sorulara cevapları ezberletmeye koyulurken, dışarıdaki kalabalık yedi sekiz tane yan yana dizilmiş adamların ellerini sıkıyor, “Allah rahmet eylesin”, “Allah sabır versin” dileklerine “Allah razı olsun” cevaplarını alıyordu.

Taziye köyün içinde kışın kahvehane olarak kullanılan köy evinde de devam etti. Köyün kümelenmiş evlerinden ayrı, caminin biraz uzağında yapayalnız bir köy eviydi burası. Kısa merdivenlerle çıkılan bu yapının içinde, bir köşede çay ocağı ve tezgâh, ortada derme çatma masalar ve sandalyeler bulunuyordu. Masanın etrafındakiler karşılıklı bir şeyler konuşuyordu fakat hiç kimse İsmail dedenin ismini anmıyordu. Biri aracının sigortası için anlaşma yapıyor, bir diğeri İstanbul’daki işinden elde ettiği kazançlarından söz ediyordu. Oysaki İsmail dede öleli henüz yarım gün dahi geçmemişti.

O sabah da hiç kimse uyanmadan uyanmıştı. Zira eskiden kalma bir alışkanlıkla yaz kış demeden hava karardıktan birkaç saat sonra uyur ve günün ilk ışıklarıyla da kalkardı. Yaşını unutmuştu. Seksen üç müydü yoksa seksen beş miydi hatırlamıyordu. Bu uzun zaman içinde hayat ile cebelleşmiş, çoğu zaman onu mağlup ettiğini düşünmüştü. Onun en büyük sloganı “varı varken tutacaksın” idi. Bu yüzden kendinden başka kimseyi düşünmeden yaşarken, bu yaşına kadar bacaklarındaki damar tıkanıklığı hariç turp gibi yaşamıştı. O da her yaşlı gibi gittiği doktorlara not verir, “Bu iyi doktor. Verdiği ilaçlar yaradı” derdi muhakkak. Fakat onun asıl doktoru kendisiydi. Yediğini vücudunda hemen hisseder, neyin kendisine faydalı neyin zararlı olduğunu bilir ve zararlı olduğunu düşündüğü şeyi asla nefsine mağlup olup da yemezdi. Böylesine bir itina ile sağlığına dikkat ederken, hayatının hemen hemen her zaman merkezinde olan “geçim derdini” çeşitli işlere atılarak ve hiçbir zaman pes etmeden başarmıştı. Daha 14-15 yaşlarında iken, terziliği öğrenmek için köyden çıkmış, uzun süre bir ustanın yanında terziliği öğrendikten sonra dükkânını açmıştı. Fakat hazır giyim, terziliği öldürünce bakkalcılık yapmış, ona düşman marketler açılınca da pazarcılığa başlamış, etraftaki tüm illerin ve ilçelerin pazar günlerini oğluyla birlikte gezmişti. Sonunda küçük bir Anadolu kentinde bu şekilde yaşayamayacağını düşünerek önce büyük oğlunu İstanbul’a göndermiş sonra da küçük oğlu ile birlikte kendisi de göç etmişti bu büyük kente. Okulda hademelik yapmış, sokak aralarında çocuklar için dönme dolaplar çevirmişti. Nihayet emekli olunca karısıyla birlikte köyüne döndüğünde, karısı ölmüş ve yaşlılığını yapayalnız geçirmek zorunda kalmıştı. Bunu yıllarca hiç önemsemedi. Çünkü o ne kimseye güvenirdi ne de bir başkasına muhtaç olmayı severdi. Yalnızlık yıllarca sorun olmamıştı fakat bacaklarındaki damar tıkanıklığına bağlı güçsüzlük her geçen gün ilerledikçe hiç muhtaç olmayacağını düşündüğü iki kızı ve iki oğluna muhtaç olmuştu işte.

Yavaşça yatağından doğruldu. Ayağa kalkıp tuvalete gitmek, şu yapayalnız köyün girişindeki evinde büyük bir çileydi. Daha önce bir seferinde feci bir şekilde düşmüş ve evlatlarının kendisinden haberdar olduğunu ancak öğrenebilmişti. Bu korkuyla ayağa kalkmaya çalıştı. Aklında hep o doktorun verdiği ilaçların damarlarına iyi geldiği ve her şeye rağmen yapabileceğine inanarak ayakta güç bela durabildi. Hayatı boyunca hiç kimseye tutunmamıştı. Hep dimdik durmuştu fakat şimdi masaya, duvara, odasındaki yaz kış hiç yeri değişmeyen kuzine sobasına, buzdolabına her şeye tutunuyordu. Hiç kimseye muhtaç olmamakla övünürken her şeye muhtaç bir duruma düşmüştü. Bunu bile yapamadı ve hemen ayağa kalktıktan sonra bir iki adım ötedeki koltuğa kendini bıraktı. Karşısındaki derme çatma muşambalı masanın üzerindeki tozlu televizyonun siyah camında kendi yüzünü gördü. Farkındaydı. Artık hiç gücü kalmamıştı. Yaşlandığında varlığının artık bir hiç olduğunun farkına varmıştı. Hiç kimsenin umurunda olmadığını biliyordu ve hatta hala yaşıyor olması, yeryüzünde fazladan bir yer kaplaması, evlatları tarafından dahi fazla görülüyordu ona. Neler yaşamıştı, neler görmüştü şu koca ömründe! Hiç aldanmamak ve aldatmamakla övünürdü ama kurt kocayınca kuzuların maskarası olur misali artık kendini koruyamıyordu. Fakat kahrediyor muydu? Evet ediyordu. Ne bakıcı kadının çaldığını düşündüğü paralarını unutabiliyor ne de kendini şu kısacık kalan ömründe yalnız başına bırakan evlatlarını affedebiliyordu.

Hayatı boyunca hiç sevgi görmemişti. Sevgi nedir bilmiyordu. Bu yüzden nefret kolayca kalbine yerleşmesini biliyor ve öfkesini beddua olarak kusuyordu. Defalarca kendine bakmayan evlatlarına içten içe beddua etmişti ama nafile… Hiçbiri kendisinin onlara muhtaç olduğu kadar kendisine muhtaç olmuyordu. Bir silah gibi kullandığı bedduasını kimi zaman işe yarar gibi görse de bu sadece öfkesini çoğaltıyordu. Onlardan intikam almak istercesine huzur evine gitmeyi denediğinde biraz rahatlamıştı. Evlatlarının etrafın kınamalarından korkacağı kaygısını uzun süre kullanmıştı ama her şeyin istediği gibi gitmeyeceğini de bildiğinden huzur evi kozu da elinden alınmış ve bu bakıcı kadın tutulmuştu.

Bakıcı kadın onun için bir rahmetti. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere günde onu üç defa ziyaret ediyor, elbiselerini yıkıyor, yemeğini yapıp eşiyle birlikte tarlasında çalışmaya gidiyordu. Akşam da bir isteğin var mı diye uğrarken, aylık alışverişlerini de yapıyordu. İşte bu alışverişlerden her zaman şüpheleniyordu. Bir seferinde bakıcı kadın ona fişi getirdiği halde, gelen malzemenin o kadar tutmayacağını düşünerek ona “hırsız” diye bağırmış, kadın ağlayarak eve döndüğünde “bir daha o eve gitmeyeceğini” söylese de İsmail dedenin yakın köyde oturan büyük kızının araya girmesiyle her şey başa dönmüştü.

Ölümü çok kez dilemişti ama bilmediği bir yere gitmenin verdiği korku gibi bir türlü olmamıştı. Onun kendiliğinden olmasını bekliyordu. Muhakkak ki bir gün olacaktı ama son sözünün bir “çığlık” bir “ah!” olmasını istiyordu. Bunun için yanında bütün imkânlar vardı. Fare zehri ve çeşitli ilaçlar yanındaydı. Bunca süredir devam eden mücadelenin vermiş olduğu yorgunlukla bir anda ilaçları avucuna topladı ve yuttu. Sakince evinin penceresinden caminin minaresini izlerken, kendini bu halde bulacaklara iyi bir ders verdiğini düşünerek gözlerini yumdu.

Yine o sabah bakıcı kadın kâgir binanın beton merdivenlerini çıktı ve kapıya vurdu. Genelde onun açmasını beklerdi ve onun ağır aksak yürüyüşünü tahta tabandan anlardı. Uzun süre kapının açılmadığını görünce, kapıyı açtı. “İsmail dede” diye seslenirken yattığı odadaki koltukta başı kalbine doğru eğrilmiş İsmail dedeyi gördü. Etrafta çeşitli ilaç ve fare zehri kutuları duruyordu. Kutuları büyük bir soğukkanlılıkla toplayıp kuzine sobaya attı. Tozlu televizyonun arkasındaki para dolu poşeti sanki eliyle koymuşçasına bulup içindekini kendi getirdiği torbasına koydu.

Bundan sonra yalnızca ihtiyar adamın yakın köydeki büyük kızına haber vermek kalıyordu. O da öyle yaptı. Telefonu açtı ve “Başın sağ olsun” dedi.

Serkan Akın Arşivi
14 Sayı: 14 - Eylül 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler