“Haydi dedim yüreğim gidelim bu şehirden
Bu şehir koparmak istiyor beni özlemlerimden
Yorgunum;
Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var
Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına
Düşmanlarım ulaşamazlar...”
Nihat Behram’a ait ‘doruklara sevdalandım’ şiirinden bir bölüm bu sözler. Bir çoğumuzun dillendirdiği ‘başımı alıp gitmek istiyorum buralardan’ serzenişlerinden bir tanesi belki de!
İnsanlar mutlu olmak ister ancak mutluluğa yükledikleri anlamlar farklıdır. Burada mutluluk gibi öznel bir kavramı açıklayacağım tarzında bir iddiam yok, derdim biraz da mutluluğu arama yolları ile alakalı!
Bu işi yapmaya çalışan en belirgin disiplin felsefe. Belki biz de, okuyucunun affına sığınarak biraz felsefe yapmak zorunda kalacağız! Uçsuz bucaksız, herşeyi sorgulayan, yaratıcı bir düşünce, sezgi ve duygu dünyasıyken, akademik kariyer kaygısına terk edilen felsefe! Tabi ki, burada sorunumuz akademi değil kariyer kavramıyla..
Akademik ünvanların araç olmaktan çıkıp amaç haline geldiği, kişilik ve yeteneklerin ünvanlarla ölçülmeye, özdeşleşmeye başladığı, sonuçta ünvanların yazılan, söylenen ve düşünülenlerin önüne geçtiği ‘akademik’ kariyer!
Yüzemeyen balık, uçamayan kuş gibi aklını kullanamayan insan da eksik ve mutsuzdur! Oysa insan, fıtratı ile doğal bir varlıktır. Fıtratın doğallığı insanı melek yapmadığı gibi, hayvan derecesine de indirmez! Doğal varlığın bir hedefi mutluluk olmakla birlikte, akıl sahibi bir varlık olarak asıl hedefi ise erdemdir.
Eylemlerin tek amacı mutluluk olduğu zaman, akıl arzuların kölesi olur. Sadece mutluluk peşinde koşan insanın, tüm davranışları arzuları tarafından belirlenir. Arzularını denetleyen ve temel hedefi iyiye ulaşmak olan birisi ise, gerekirse mutsuz olma pahasına doğru olanı yapma iradesi gösterebilir. Dışsal otoritelere ve içsel arzulara boyun eğmeden, kendi aklımızı kullanabilmek, irademize sahip çıkmak özgürlüğümüzü mümkün kılar.
Sonuçta, insanlaşma ya da ‘kendini gerçekleştirme’ süreci; içimizdeki tohumu sulayarak yeşertmeye, akıl ve arzular arasındaki bitip tükenmez içsel mücadeleyi sürdürme kararlılığına, hiç ulaşamayacağımızı düşünsek bile, hep iyinin peşinden koşmaya bağlıdır.
Kant’da belki bu kaygılarla sorar; ‘mutluluğu hak ediyor muyuz?’ Herkesin mutlu olmayı hak ettiği, ütopyasını sorgulayan düşünür, cevabı yine kendi verir; ‘ancak erdem sahibi insanlar mutluluğu hak eder!’
Gündelik yaşamda ise; ‘doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar’ın gereği, erdemli olmanın toplumda bir bedeli olduğunu da gözardı edemeyiz! ‘Erdem ve mutluluğun birleşebilmesi, ancak ruhun ölümsüzlüğü ve herkesin hak ettiği ödül veya cezaya kavuşacağı bir zamanda mümkündür’ söylemi ile sorunlarımızı öteki aleme ötelemeyeceğim! Hayatta yüzleşilmeyen, mücadele edilmeyen sorumlulukların, öteki alemde de sorun olarak karşımıza çıkacağını unutmayacağım!
‘Mutlu muyum?’ sorusu kendi içinde biri nesnel, diğeri öznel iki bileşeni barındırıyor; ‘nasıl yaşamalıyım? ve ‘gerçekten ne istiyorum?’ Biri klasik zamana ait ve ahlakı öne çıkaran, diğeri modern zamanın ürettiği ve ‘kendini iyi hissetmekle’ karşılık bulan, psikolojik bir hal.
Modern’le birlikte ahlakın yerine psikoloji ön plana çıkar. Nedeni 19. yy’da kapitalizmin bireyciliği körüklemesinde aranabilir! Artık bireyin eylemleri, toplumsal bağ ve görevleri üzerinden değil, kişisel niyet ve arzular gibi öznel unsurlar üzerinden tanımlanır!
Modern öncesi, dizginlenmemiş arzular toplumsal düzen için tehdit olarak algılanıp, ahlak ve din aracılığıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Örn; açgözlülük on temel günahtan biridir Kapitalizmin gelişimiyle Adam Smith; ‘herkesi bencil çıkarlar peşinde koşturmaya’ başlar! Toplumsal refaha hizmet edeceği düşünülen bu görüş, kök salar! Ve arzular sisteme asimile edilmiş, onun yeniden üretilmesinde vazgeçelimez bir araç olmuştur. Artık, ‘insan ihtiyaçları sınırlıdır!’ diyen bilgelerin sözleri unutulmuştur!
Tüketim toplumu ile mutluluk, reklamların başat unsuru haline gelir. Reklamlardaki mutlu kadın simgesi; x marka deodorantı, y marka şampuanı, z marka makyajıyla karşı cinse teşhir edilir. Sonrasında falanca makinasında kullandığı filanca deterjanıyla bembeyaz çamaşırları, bilmem ne yağlarını kullandığı güzel yemekleriyle, iyi bir eş ve anne olarak mutluluğa ulaşır! ‘Kariyer de yapar çocuk da!’ her şeye birden sahip olabilir! Mutluluğun sebebi güzelliğidir!
Öte yandan ‘erkeğin mutluluğu’nun anahtarı, iş dünyasında girdiği kıyasıya rekabette, gücünü ispat etmesiyle elde ettiği ‘başarı’dır. Bu başarıyla zengin ve mutlu olan erkek, sahip olduklarının güzellikleriyle övünmeyi hak etmiştir!
Bu arada, sistemin ezdiği ve dışladığı bireyler yeterli paraları olmasa da, hafta sonlarında büyük avm’lerde gezmeyi alışkanlık haline getirirler. Vitrinlerdeki, elleriyle tutabilecekleri kadar yakın ve bir o kadar da uzak olan hayaller aleminde dolaşarak, bir gün bunlara sahip olmanın düşüyle ya hırslanır, ya da tatlı bir uyuşukluğa kapılarak eğlenirler. 30 taksitle ucundan tuttukları tüketim ‘cenneti’nin meyvelerine, git gide daha bağımlı hale gelirler!
Hayal satan reklamların biçimlendirdiği, karnı tok olsa bile ruhu aç ve gözü doymamış insanların duymak istediği en önemli şey ne olabilir? ‘Mutluluğun anahtarı tümüyle sizin elinizde, yeter ki isteyin ve pozitif düşünün.’ Kulağa hoş gelen bu söylemlere kişisel gelişim kitapları’nda rastlıyoruz! Bu kitaplarda ‘Mutluluğun Sırrı’da öğretiliyor!
“Kazanılan bütün paranın yaklaşık % 96’sının, dünya nüfusunun sadece % 1’i tarafından kazanılmasının sebebi nedir dersiniz? Sizce bu bir tesadüf mü? Bu, tasarlanmış bir şey. Bu insanlar bir şeyleri kavramış durumdalar. Onlar Sır’rı biliyorlar ve artık sizde bu bilgiyle tanışıyorsunuz.” Bu cümleler Rhonda Byrne’nın ‘Secret’ kitabından!
Gelir eşitsizliğinin temelini, hayatta kalma mücadelesinde kişilerin farklı yeteneklerine ve çok çalışmalarına bağlayan egemen görüş bile bu kadarını akıl edemezdi herhalde! Mutluluğun anahtarını bireysel hazların giderilmesine indirgeyen, ‘modern dünyanın büyücüleri’ hazlara ulaşmanın şifrelerini de verir!
Peki neymiş bu sır? Ne olmak, ne yapmak, neye sahip olmak istediğimize karar verip, buna odaklanarak gerekli frekansı yaymakmış! “Kuantum fizikçileri ‘evrenin tamamı düşünceden ibarettir’ derler. Siz hayatınızı düşünceler aracılığıyla ve çekim yasasıyla yaratıyorsunuz.”
Polyanna kitabındaki pozitif düşüncelerin büyük gücünü takınırsanız ‘vizyonunuz hayatınız olacaktır!’ Böyle kitapların sadece boş vaatlerle dolu olmakla kalmayıp, sorunların temelini görmemizi engelleyerek, çözümün önünü tıkadığını görmek, tehlikenin farkına varmak lazım!
Çünkü; ‘yaşadıklarımızdan şikayet edersek çekim yasası bizlere daha fazla olumsuzluk getirir. Dünyayı ve evreni değiştirmek bizim işimiz değil; bizim işimiz Evren’e ayak uydurmak. Biz yaşamımızın efendisiyiz!’
Aylarca en çok satanlar listesinde ilk sırada kalan, The Secret kitabının sonunda, kitaba katkıda bulunanların meslekleri de yer alıyor. Bu liste, kimlerin ‘mutluluk uzmanı’ olarak servetine servet kattığının kanıtı gibi. Yaşam koçu, meditasyon, bilimsel dua öğretmeni, Freng Shui uzmanı, enerji şifacısı, hipno-terapist, spiritüel haberci, finansal eğitimci vs...
Saçma, ama gerçek bu! Bu meslek sahiplerini zengin eden bir kitle mevcut. Acınacak halde kelebeklerin peşinde koşarak, aşırı kahkahalarıyla etrafı çınlatarak, durmadan içerek, sürekli alışveriş yaparak, aşırı çalışarak, kendilerinden nefret ederek, umutsuzca mutlu olmaya çalışan bu insanları her yerde görmek mümkün!
Bu kitleler mutluluğun sırrını bir çırpıda ‘kişisel gelişim’ kitaplarından öğrenmenin peşinde. Hızlı tüketim çağının körüklediği stres ve deprasyona, hızlı tüketilen bu tür kitaplarla medet ummak ne kadar acıklı!
İnsanların mutluluk arayışı er geç bitecek, hüzün, öfke ve melankoli gibi insana özgü duyguların olmadığı ‘mükemmel’ tek düze bir hayat yaşanacak! George Orwell’in 1984 karşı ütopyası’nda, herkesin haplar içerek kendini mutlu hissettiği hayali bir toplumda, bu mümkün! Oysa Orwell’i, kaybedilen güzelliklere ve derinliklere bir ağıt olarak okumalı insan.
Mutluluk her daim bir paradoks olmaya devam edecek gibi. Ne ‘yaşam kalitesi endeksleri’ ne de ‘mutluluğun bileşenleri’ olarak gösterilen sağlık, para, aşk, iş ve arkadaşlık arzularına sahip olmak insanların tatminsiz, hırslı, ‘mutsuz’ olmamasına yetmiyor! Bunun yanında çok yoksul ve yoksun olan birisinin mutlu olabilmesi ve iç huzuruna sahip olması açıklanamıyor.
Evet çaktırmadan mutluluğu ‘iç huzuru’ ile eş anlamlı kullandık! Birden bire mutluluğun anahtarını bireye indirgendik bile! Belirsizliklerle dolu, savaşların hüküm sürdüğü, toplumsal yapının çöktüğü, insan ilişkilerinin yozlaştığı, kısaca insanın kendi hayatı üzerindeki kontrol gücünün azalıp, çaresizliğin arttığı zamanlarda hep böylesi felsefi söylemler ön plana çıkmış ve bireye teselli vermiştir!
Toplumsal çürüme dönemlerinde çaresizlik ve kuşatılmışlık hissiyle başa çıkmak için, içe kapanış ve manevi güçlerin abartılışı anlaşılabilir bir tepkidir! Emperyalizmden , politik yolsuzluklardan, kültürel yozlaşmadan ve Matrix kuşatıcılığından ( ne sistemi değiştirmenin ne de dışında kalmanın mümkün olmadığından) bahsedilirken, kurtuluşun mücadele ile değil de iç huzurda aranması doğal ancak doğru değil!
Bol ideolojik makyajın altına gizlenen vahşi kapitalizm insanları; ‘başarı senin elinde, çalış, rekabet et, köşeyi dön’ diye gaza getirip, ‘başarısızlığının’ tüm sorumluluğunu bireye atıyor. Öte yandan ‘başarı fetişizminin’ omuzlara yüklediği yük nedeniyle ‘doğal’ olarak depresyona giren bireyin yardımına kişisel gelişim ya da kendine yardım kitapları yetişiyor. ‘tüm sorumluluk sende, başarabilirsin, mutlu olabilirsin, yeter ki iste ve inan, evren senin taleplerine yanıt verecektir.’
Sonuç olarak, insan mutluluk adına iki tercih arasına sıkıştırılıyor; iradeci ve kaderci yaklaşım. İradeci yaklaşım, ‘gücünün farkına var’ diyerek bizi kışkırtıyor ve ‘kendi başımızın çaresine bakmayı’ öğütlüyor. Kaderci yaklaşım ise, var olan düzeni değiştirmekten çok kabullenmeyi, ‘değiştiremeyeceğimiz şeyleri’ belirleyip, bunları tevekkülle kabullenmeyi!
Belki de ‘iç huzuruna ulaşma projesi’ yani insanın küçük ve sakin bir kovuğa çekilme özlemini duyup, gerçek dünyanın trajedilerine gözünü kapatması, bireyciliğin varacağı son nokta! Oysa, adaletsiz ve huzursuz bir dünyada yaşarken, iç huzurumuzu korumaya çalışmak, ‘gemisini kurtaran kaptan’ bencilliğinden başka nedir? Değiştirmek için yabancılaşmanın olmadığı nostaljik bir yere (varsa) kaçıştan çok, yabancılaşmanın birlikte örgütlenerek aşılmasının yollarını aramak gerekmez mi?
Etrafımızda bunca zorbalık, sömürü, dışlanma sürerken duyarlılığın bir türevi olan iç huzursuzluğu duymamak yanlış! Herkes özgürleşmezse, hiç kimsenin kendi başına mutlu olamayacağını kabul ettiğimizde, mutluluğu iç huzurla özdeşleştirmenin neleri göz ardı ettiğini anlayacağız. Ne mutlu, tek hedefi mutluluk olmayan ve bedeli mutsuzluk olabilecek ideallerin peşinden gitme cesareti gösterebilenlere!
