Uzak
TEMMUZ Sayı: 15 - Ekim 2017

Ayak seslerini işitiyorum. Ahşaptan çıkan gıcırtılar uzun sürüyor. Ağır, yorgun. Ninem oduğunu anlayıp yorganı başıma çekiyorum. Değişmedi hiç, eve her geldiğimde sabahları mutlaka yanıma çıkar, namaza kaldırmaya uğraşır. İlerleyen yaşına, dizlerindeki ağrılara aldırmadan, geldim ya, hiç çıkmadığı üst kata inatçı adımlarla çıkacak, başucuma gelip oturacak, soluklandıktan sonra yataktan kaldırana kadar çağıracak. Gece erken uyu oğlum. Bu ne böyle, çocukken böyle değildin, ilk seslenişte fırlardın yataktan, üstüne dağ çökmüş sanki. Yorganı çekiştiriyor, elleri güçsüz, eski tahammülü kalmamış. Elbet müşfik ama daha uyarıcı çıkıyor sesi. Kılmıyorum nine, hele ki abah uyanmak diye bir şey yok, uykuya ancak gecenin sonunda varıyorum. Arada Cuma, benden geriye kalan başka da pek bir şey yok, desem. Biliyor zaten yine de…

Gece örtüydü. Vakitlice uyku. Seherle inen bereket gün boyu kesilmez. Çağrıya ayarlı hayat. Erkek işi dedin mi, gün doğumu yatakta yakalamaz adamı. Kadın başka doğrulur, çocuk her sabah taze. Vakitlice kalktın mıydı, tuttun muydu işin bir ucundan, diğer ucu hep O’nun elinde. Toprak eli boş çevirmez adamı, ekin utandırmaz, yemiş gücendirmez. Kar bastı mıydı gafil düşülmez tipiye karşı, ocakta har, sofrada aş eksik olmaz. Ne sırt üşür, ne gönül. Hakkı verilmiştir ya bileğin, bel incinmiştir ya dolu emekle, sonrası Allah kerim…

Ses çıkarmıyorum. Hareketsiz, gitmesini bekliyorum. Yorganı çekiştirmeyi bırakıyor. Olduğu yerde donmuş sanki. Kımıldamıyor. Üzüldüğüne eminim. İçli dualar ediyordur, ince ince dilekler serpiştiriyordur saçlarıma, üstümdeki dağı devirip şöyle bir silkineyim diye, evin içi şöyle esaslı bir adam gövdesiyle dolsun diye, , bilsin ki dizinin dibinde büyüyen bu gürbüz oğlan boşa çıkarmamış olsun emeklerini, gittiği uzaklardan esvabı değişmeden dönmüş olsun, ya rabbi, senin hatrını gözetsin, icabet etsin davetine.

Bekledim, bir süre sonra o da vazgeçti. İnişini dinliyorum. Kulaklarım bezginliğin seslerini tanıyor artık. Gözlerim ağır ağır kapanıyor. Son bir gayretle içimde pişmanlık ya da mahcubiyet benzeri bir şeyler arıyorum, yok. Dağ, üstüme iyice abanıyor.

Öğlene doğru uyanıyorum. Nerede olduğumu anlamakta zorlanıyorum ilkin. Uykunun verimsiz geçtiği nasıl da belli. Kafamın içi dolu uğultu. Güç bela doğruluyorum yerimden. Kapı aralanıyor, annem, uyandığımı görünce gülerek içeri giriyor. Yüzü al al. Kalk hadi elini yüzünü yıka, kahvaltını hazır ediyorum. Geldiği gibi dönüyor, arkasında bakıyorum, kilosuna rağmen adımlarını duymak zor. Ahşap zeminden çıkan sesler de olmasa, evin içinde yok gibi yürüyor. Yüzüme suyu çarpınca kendime geliyorum biraz. Mutfaktan tabak çanak sesleri geliyor, aralıklı. Eski hızını kaybetmiş diyorum içimden, annem de yaşlandı artık. Babamdan sonra gözü bendeydi. Ölümünden sonra evin erkeği olmuştum bacak kadar boyumla, evdeki iki kadının da her şeyi bendim artık. Yıllar gelip geçti. Günü gelince okumak için o uzak yerin yolunu tuttum. Evin reisliğine biraz ara vermem gerekti. Dönüşümü dört gözle beklediler. Şikayetsiz, sitemsiz, o güne değin nasıl bekledilerse öyle. Döndüm, yalnız kalıcı olmak için değil, bunu onlara nasıl anlatsam, burası küçük yer, diplomam burada işe yaramaz, dönmem gerek, günün birinde sizi de yanıma alacağım ama azıcık sıkın dişinizi. Sık sık gelirim, merak etmeyin, gurbet eskisi gibi uzak değil ki, oradan bin uçağa bir saate buradasın. Ettiler, hem de çok, yine de bir şey demediler. Okumuş adamım, elbet bir bildiğim varmış, onları da düşündüğümü bilirlermiş zaten, hayırlısı olsunmuş. Ömürleri pamuk gibi bir teslimiyet içinde geçti. Döndüm. Sık sık değil ama yaz sonlarında birkaç gün ve iki bayramın birinde muhakkak evdeyim. Zaman su gibi, yaş ilerliyor. Annem bir işaret bekliyor benden. Gözümün içine bakıyor. Çevreden sonranlar, bir bir evlenen çocukluk arkadaşlarım, sesim soluğum çıkmayınca karşıma geçip dillendirdi içini. Ne de hevesliydi öyle. Vakti aşmak haddi aşmaktır, evi barkı vaktinde kurmak gerektir oğlum, sen geç bile kaldın. Biz iki ihtiyar göçüp gidiyoruz, mürüvvetini görsek ya hayırlısıyla. Açık açık, ağzımı aradı, değil, kalbimi yokladı. Var mı oğlum gönlünü yoran, varsa de bana, usulünce hayra yoralım inşallah. Garibim, nasıl da incedir sözünü söylerken, tane tane düşer ağzından her sözü. Ona bakarken babamın uzun uzun dalışı boşa değildi. Var ana, yok aslında. Var yok arası bir şey. Varsa da olacağı yok. Ezan sesi geliyor. Bahçeye iniyorum. Rahmetlinin diktiği cevizin altına ilerliyorum. Gölgesi geniş, ferah, kilim serilmiş dibine, geniş minderler. Uzanıyorum, güneş yaprakların arasından yüzüme çizgi çizgi uzanıyor. Müezzinin sesi kulaklarımı okşuyor, kadife gibi, uyumak istiyorum, ninem geliyor aklıma. Ortalıkta görünmüyor. Odasındadır, mushafın başında, ezanın bitmesini bekliyordur, bembeyaz namazlığı üstündedir, dudaklarında kıpırtılar, ileri ger, ileri geri, yaprak gibi, sonbaharında, dalından koptu kopacak. Şimdi ölse onu hep böle hatırlarım, başında namazlığı, elinde mushaf, bir de ellerindeki serinliğiyle. Allah korusun, nerden geliyor aklıma ölüm. Bana da güceniktir kesin. Annem siniyle kapıdan çıkıyor, bi koşu al elinden, yolu yarıladı yine. Güleç, alnında boncuk boncuk ter, tabaklar dolu, peyniri zetini, reçeli, pekmezi, çökeleği, domatesi, hıyarı, tandır ekmeği, taze çayı… Oturuyoruz, soluk soluğa kalmış, çay içiyor sadece. Gözleri yüzümde. Etrafta çıt yok. Kasaba eski sesini kaybetmiş. Göç yemiş bitirmiş burayı. Hiç mi çocuk yok kasabada, diye soruyorum, gülerek, kimse çocuk yapmıyor. Yapan da uzakta yapıp buraya pek getirmiyor. Kim ne etsin burada, kala kala biz yaşlılar kaldık, nerdeee çocuk sesi. Gülüyor gülmesine de sesindeki iğneler her bir tarafıma batıyor. Karşılık vermiyorum, susuyoruz, dalıp gidiyor sonra, son zamanlarda sık oluyor bu…

Yağmur. Bardaktan boşanırcasına. Camdan dışarı bakan bir adam. Soğuk yüzünü göstermiştir. Olsun. Kiler dolu, kışlık odun hazır, hayvanların yemi alındı. Adamın annesi, sobanın yanında, elinde doksan dokuzluk tespihiyle, ileri geri, ileri geri. Çocuk, önündeki kamyonla Allah bilir kaçıncı seferinde, sakin, yaramazlık bilmez, büyüyünce nasıl olacak sorusu, babanın hep aklında. Tahta kapı gıcırtıyla açılıyor. Adamın karısı, elleri dolu, sofrayı kuracak. Yardım etmeli, siniyi alırken ellerine dokunuyor önce, kısa bir an, göz, göze değiyor, annesi yanında, uzun tutulmuyor fasıl, yine de yetiyor. Bismillah… korku değil, merak sadece, ölümü düşünüyor adam. Kendi ölümünü. Tek tek yüzlerde geziniyor. Annesi, karısı, oğlu. Yüreği ısınıyor, içinden milyon şükür geçiyor. Oğlu her şeyden habersiz yemeğini yemekte. Nasıl da iştahlı, büyüsün hele, korkma, Allah’ın izniyle bu çatı başımızdan eksik olmaz. Büyüsün, yetişir, yetişir de her bir şeyi tamam eder, yokuşu uzasa ne gam, bildiğiyle gelsin dünya, civanım serpilsin bir, gör nasıl tutar adamı ayakta, tükendim dediğin yerde nasıl yetişir imdada. Karısıyla seyirleşir yine. Kaç gece konuşuldu bunlar. Anlayıverir halinden, kocasının gözüne baktı mı bilir içinden geçeni, yüzü aydınlık, sofrada kelamsız söyleşirler. Ömrümüz uzasın, dizin dibinde olayım, boy boy çocuklar vereyim sana, ses etme, gözüne bakınca gönlümü sevdana sarayım, başımızdan eksik olma, ayağına toprak olayım. Bir gözü oğlunda, babasına benziyor. Gülüşü, susuşu, sofraya kuruluşu, gözünün içine bakışı, her bir şeyiyle babası…

Sadullah Taşçı Arşivi
15 Sayı: 15 - Ekim 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler