“Ey hayat, seni bu kadar kıymetli tutuşum, ölüm sayesindedir.”
L. Annaeus Seneca
İstinasız her ölüm hayatı böler. Yaşayanlar yaşamlarının ritüellerine ara vermek zorundadır. Her ölüm, hayata belki de son bir kez daha etki ederken, elbette ölen kişinin nüfuzu ölçüsünde bu etki gerçekleşir. Kimi ölümler çağ açıp çağ kapatırken, kimileri büyük dünya savaşlarına neden olur, kimilerinin ölümü sonrasında da hayata rahmet, sükûnet yağar. Tamamen ölen kişinin hüviyeti yaşamı hangi yönde etkileyeceğini belirlerken, hala yaşamaya devam edenler için de ölen kişinin etkisi çeşitlidir.
Öyle fazla büyük insanların karmaşık etkilerinden değil, sıradan insanların ölümlerinden ve onların sıradan akrabaları üzerindeki etkisinden söz etmek isterim. Zira bu ölümler, bütün dünyayı değil sadece çevrelerindeki insanları etkilese de, bu tür ölümler çoğunluğu sıradan olan insanların üzerinde değişik zamanlarda ve kısıtlı şekillerde ama sık sık karşılaşılan türdendir. İnsan beyninin bir yanının sürekli ölümü düşündüğü teorisine inanan biri olarak diyebilirim ki, ölüm ile insan arasındaki ilişki onu sürekli inkâr etme mücadelesinden ibarettir. Öyle ki, insan bu inkâr etme mücadelesinde ne kadar başarılı olursa o kadar güler ve mutlu olur. Şeriati’nin deyimiyle ‘şuursuz insanlar rahat ve mesuttur’ sözünü tasdik edercesine bir dünyaya yönelik eğilim çoğu insanın başarmak istediği bir hedeftir. Şuurlu olmak yani yaşananlara karşı sürekli bir farkındalıkla yaşamak ıstırap vericidir ve hiç kimse bu eziyeti tercih etmez ve yerine hazza ulaşmak için çaba sarf eder. Hatta günümüzde bu haz yarışı, şuursuzluk yarışına dönüşmüştür.
O halde diyebiliriz ki, şuursuzluk, ölüm gerçeğini inkâr etme konusunda başarılı olmuş insanın halidir. Zira ölüm insanın kendini tanımasındaki en önemli parçadır. ‘Ben kimim?’ sorusunu kendine soran bir insan öncelikle hayatı ve ölümü de tanımlamak zorundadır. Hayat ve ölüm, insanın başı ve sonu iken bunlardan birini hesap etmeden ‘Ben kimim?’ sorusuna cevap bulmak da mümkün olmaz. Hatta denebilir ki, ölüm insanın en büyük parçasıdır. Bu yüzden olsa gerek, en güzel şiirlerin, en güzel öykülerin temasıdır ölüm. Düşünen insanın ve farkındalığı önceleyen insanın vazgeçilmez temasıdır.
Oysaki ölüm konusunda şu bir yanının sürekli ölümü düşünen tarafını iptal edenlerinin karşılaştığı şuursuzluğun sonu insanın öz benliğine karşı yabancılaşmasıdır. Charlie Chaplin’in meşhur ‘Modern Zamanlar’daki, sürekli aynı işi zorunlulukla ve bağımlılıkla yapan işçinin annesine, kardeşine ve sevgilisine karşı yabancılaşması gibi, insan da hayatın bağımlısı ve onun sürekliliğine olan inancıyla hatta imanıyla ölüm karşısında apışıp kalır. O şimdi ne yapacaktır? Hayatın süregelen ve süregiden takiplerini bırakacak mıdır? Buna küçük bir mola bile dese, sıkıcı olduğunu düşünecektir. Zira ölüme ya da kendine karşı yabancılaşan insan için bu durum izlediği filmin en heyecanlı yerinde reklama gitmek, ya da filmi durdurmak gibidir.
Bu durumu 20.yüzyılın önemli düşünürlerinden Albert Camus, ‘Yabancı’ adlı eserinde öyküsel bir dille aktarmaya çalışmıştır. Romanın başında Meursault’un annesi ölür ve Meursault ne yapacağını şaşırır. Sanki nerden çıktı şimdi bu ölüm dercesine bir tavır takınır. Düşündükleri arasında kendisini bunaltan en önemlisi ise, patrondan annesinin ölüm işlemleri için izin istemektir. Öyle ki, patronuna ‘bu benim suçum değil’, ‘Benim dışımda, benim irademin dışında gerçekleşen bir durum’ ezikliğiyle patronundan izin isterken, annesinin cenazesinin başında en sevdiği sütlü kahveyi içip, ardından da kapıcıyla birlikte sigara içmesini sorgular. Zaten onu yıllardır da görmemiştir. Bir huzurevinde öldüğünü huzurevinin müdüründen haber alınca annesinin varlığının farkına varmıştır. Çünkü o iş hayatında ve kendi sorunlarıyla boğuşan sıradan insanlardan biridir.
Tıpkı burada olduğu gibi modern insan ya da kendine karşı yabancılaşmış insan, teknoloji, bağımlılıklar, takipler sayesinde bir girdap gibi hayatın içine çekiliyor ve bir yakını öldüğünde, hayatın bölüneceğinden, duraklatılacağından dolayı içinde sıkıntı beliriyor. Bunalıyor ve hemen bu durumun çabucak bitmesini ve hayata kaldığı yerden devam etmeyi ümit ediyor.
Günümüz dünyasında haberlerin ağına takılanlar ve iradesiyle müdahil olamayacağı halde ruhen ve mekânsal anlamda uzaklarla ilgilenenler de yakınlarını unutanlardan olabiliyor. Uzakların dertleriyle elbette ilgilenmek gerekiyor. Dışımızdaki dünyaya duyarsız olmak ne kadar yanlış ise, yakın çevrenin sorunlarına ilgisizlik de o kadar yanlış olup, yabancılaşmanın bir başka boyutu oluyor. ‘Allah’ın insandan koparılmamasını ve birleştirilmesini istediği bağı’ unutabiliyor. Bu bağ, insan ile yakınları arasındaki bağ olduğu gibi, kendini bilme noktasında hayat ile ölüm arasındaki kopmaz bağı da hatırlamaktan geçiyor.
Yabancılaşma, her şeye gerektiği kadar ilgi göstermeyen insanın durumudur. Ölüm de hayatın bir parçası olarak üzerinde düşünülmeyi, ona karşı doğru bir tavır almayı hak ediyor. Zira ölüm, doğan her varlığın vazgeçilmez sonu iken, çağdaş dünya bunu yadsıyarak kendinden uzaklaşıyor, kendine karşı yabancılaşmaya devam ediyor.
