DOST’A MEKTUP
15 Ağustos 2012 / İSTANBUL
Sevgili kardeşim!
Dün akşam sana yazmaya başlamıştım ki uzun süredir görüşemediğimiz bir dostumuzdan gelen telefonla, yazmaya ara vermek durumunda kaldım. Epeyce sürdü görüşmemiz. Dostluklardan, arkadaşlıklardan, ilişkilerden konuştuk. Sanal dünyanın günlük hayatımıza ne kadar müdahil olduğunu sorgulayıp, ilişkilerimize nasıl zarar verdiği üzerinde durduk. Yaşadığımız kopmaları, kırılmaları tekrar etmekten çok, sonuca yönelik ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz onun üzerinde yoğunlaştık. Bir şeye daha dikkatini çekmek istiyorum; son günlerde iyi bir tevafuk olacak belki, görüştüğümüz arkadaşlarla neredeyse aynı konuları konuşup dertleştik. Demek ki pek çok arkadaşımız ilişkilerin bu düzeyde seyretmesinden rahatsız. İlişkilerimizin kırılgan bir zemin üzerinde yürütülmesine fırsat vermemeliyiz… Böyle ortak bir noktada buluşuyor olmamız da ayrıca sevindirdi beni. Onu da belirtmeliyim.
Dostluklar üzerine, arkadaşlıklar üzerine söylenecek ne çok şey var. Hakikatin etrafında bütünleşmiş, asla sarsılmayacak kadar güçlü olmalı ilişkilerimiz. Düşüncemizi, ülkümüzü hayatımızın merkezine aldığımız sürece sağlam dostluklar, ilişkiler de bu manada hızla gelişecektir. Bir ‘mesele’si olan herkesle bir araya gelebilmeliyiz. İnsana dair meseleleri kendisine ‘mesele’ edinenlerle bir birliktelik oluşturabilmeliyiz. Benim de çözmek istediğim, çözemediğim ‘bir mesele’m var diyen her arkadaşa kollarımızı açıp gönülden kucaklayabilmeliyiz. Aramızda asla kopmayacak sıkı bağlar oluşturabilmeliyiz. Her fırsatta ve her şartta olumlu yöne, sağlam bir çizgiye doğru sıklaşmalı saflarımız. Kendi aramızdaki sorunları çözmeden, dışarıya dönük sorunları çözmeye çalışmanın bir yararı olmayacağını bilmeliyiz.
Şiirle olan dostluğumuz gibi tıpkı. Sanatla, edebiyatla, düşünceyle olan dostluğumuz gibi. Dergilerle olan dostluğumuz, kitaplarla olan arkadaşlığımız gibi. Tabiatla olan dostluğumuz gibi. Yağmurla, karla, denizle, ırmakla, rüzgârla, ağaçla, çiçeklerle, kuşlar ve böceklerle, dalgalar ve dağlarla, ormanla olan dostluğumuz gibi. Çocuklarla olan dostluğumuz gibi. Yalnızlıklarla olan kardeşliğimiz, ölümle olan yakınlığımız, mezarlarla olan dostluğumuz gibi. İçinde kardeşliklerin yeşerdiği evlerde yaşayan birlikteliklerimiz gibi. Kültüre, sanata, edebiyata olan yakınlığımız gibi. Aşkın hallerini halden hale geçerken yaşadığımız haz gibi. Tıpkı insan olmaklığımız gibi kısacası. İnsan olmakla sırtımıza aldığımız yük gibi…
Sevgili kardeşim!
Bu düşünceleri paylaşıyorum ama asla karamsarlığa sürüklememeli bizi bunlar. Tam tersi daha çok olmasını istediğimiz çizgide bir yönelişe götürmeli. Eksik kalanı tamamlayabilmeliyiz… Eksikliği giderecek iradeye sahip olursak başaracağımıza inanıyorum. Eksik tarafın inşası için yeni bir heyecan, yeni bir tarz, yeni bir duruş, yeni bir tavır alış gerekli diye düşünüyorum. Bu yeni kımıldanışı ortaya koyacak cesaretli girişimlerin var olduğuna inanmalıyız. Her zaman yeni oluşlarla kendimizi zinde hissedebiliriz. Yeni oluşların ilerde olmasını arzu ettiğimiz çizgide bir ilişkiyi yeniden doğuracağına, yeni bir ivme kazandıracağına şüphe yoktur. O halde hemen şimdi ilk adımı atmalıyız, en yakınlarımızdan başlayarak birer birer arayıp sormalıyız dostlarımızı, arkadaşlarımızı. Birbirimizin halleriyle halleşmeli, dertleriyle dertleşmeliyiz. Sonra biraz daha uzaklara bakıp uzun süredir göremediğimiz, konuşamadığımız, haber alamadığımız bir dostumuzu arayıp hali nicedir, neler yapmaktadır, neler düşünmektedir, bir yoklayalım bakalım. Nasıl bir sonuca varacağımızı merak ediyor musun? Hadi o zaman ilk adımı biz atalım. Karşı taraftan atılacak bir adımı beklemeden. İlk adım atan biz olalım. Karşı taraftan atılacak ‘bir adım’ı beklemeye tahammülümüz de olmamalı… Belki karşıdan beklediğin o adım hiç ama hiç atılmayabilir. Bunu bilmemize imkân yok. O nedenle beklemek yerine ilk adımı atan olmak daha önemli bence. Kaldı ki bizim iletişim kopukluğu var dediğimiz kişiler bizim dostlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz. Üstad Sezai Karakoç’un ‘gül saçarım düşmanıma bile’ ifadesinden etrafa dağılan güllerin kokusunda büyüdük… Gül medeniyetinde gül şurubuyla yetişmiş, beslenmiş gençler var etrafımızda. Düşmanımıza bile gül saçan bir anlayışı yücelten, iyilik, hoşgörü, merhamet, sevgi sözcüklerini hayatına nakşetmiş insanlarla büyüyor etrafımızdaki güzellikler. Hal böyleyken, biz kendimizden, kendimize ait olan, kendi dünyamızın insanları olan, aynı düşüncenin, aynı endişelerin etrafında birlikte yol aldığımız dostlarımıza, kardeşlerimize nasıl uzak kalabiliyoruz? Onlarla olan ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmeliyiz. Yeni bir bakış açısı eşliğinde dostluklarımızı yinelemeliyiz. Aramızdaki iletişimin güçlendirilmesi zorunluluğunu dile getirmek isteyişimden, bu konuyu sık sık vurgulayışım.
Dostum!
İlişkiler bazında durum bu. Çoğu zaman dergilerimizle ilgili durum söz konusu olduğunda arada büyük bir benzeşme görürüm. Dergilerimiz arasında da iletişim bazında bir kopukluk var diye düşünüyorum. Kendi düşüncemizi idealize etmiş, medeniyet, kültür ve edebiyat bazında bir inşa çabası içerisinde olan dergilerimizin sayısı oldukça az. Bunlar arasında sıkı bir bağ olması gerekirken, tam aksine sanki birbirlerine kulaklarını tıkamış gibiler. Geçenlerde bir etkinlik vesilesiyle değişik dergilerde yazan kimi arkadaşlarla bir arada bulunurken, konuşma sırasında bu arkadaşların sadece kendi dergilerinden haberdar olduğunu anlamak, doğrusu beni hüzünlendirdi. Bir arkadaş ben a dergisini görmüyorum, başka bir arkadaş b dergisini okumuyorum, başka bir arkadaş da c dergisi bana gelmediği için göremiyorum, okuyamıyorum şeklinde açıklamalar yapınca bu konunun önemi yeniden apaçık ortaya çıkmış oldu. Kendi yazdıklarımızı ya da kendi çıkardığımız dergileri sadece kendileri okuyan olmamalıyız. O gün bugündür bu konuyu her fırsatta, her zeminde gündeme getiriyor ve dergilerimiz arasındaki iletişimin canlanması ve sıkı bir bağ oluşturulması konusunda gayretlerin artırılması için çaba gösterilmesi gerektiğini söylüyorum. Bu konuda öncelikle dergi yöneticilerimize de düşen görevler var. Dergilerimiz her yeni çıkan sayıyı diğer dergilere de düzenli olarak göndermeli, bunun bir ödev bilinciyle ısrarla sürdürülmesi halinde, diğer dergilerimiz de aynı tutumu sergileyecekler, karşılık vereceklerdir diye düşünüyorum. Dolayısıyla birbirleri ile iletişim düzenli olarak sağlanmış olacak. Kitaplarımız için de aynı kaygıyı söylemek mümkün. Yayınevlerimiz yeni çıkan kitapların örneklerini dergilerimize göndererek onların haberdar edilmesini sağlamalılar. Bunu yapanlar tabi ki var ama bunun yeterli olmadığı kanaatindeyim. Bu tutum hem yayınevleri hem de dergiler için elzemdir. Kitaplarla ilgili yazıların dergilerde daha fazla yer alması için yararlı bir fırsat, bir imkân, bir gayrettir diye düşünüyorum. Bunun bir imkân olmasını, böyle değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu imkân bizim birbirimizle olan münasebetlerimizin gelişmesine de katkı sağlayacaktır. Birbirimize ne kadar kucak açarsak, sesimiz daha iyi duyulacaktır. Sesimiz daha çok yere ulaşacaktır. Sesimizin etkisi artacak, yankısı güçlü olacaktır.
Bu konuda senin de katkılarını, görüşlerini almak isterim. Sesimizin daha gür ve çoğalarak etkinliğini sürdürebilmesi için bu ortak çabalara, gayretlere şiddetle ihtiyacımız var. Bunun için atılacak adımların arkadaşlarımız arasındaki iletişimin daha sağlıklı, daha duyarlıklı bir biçimde artmasına da vesile olacağı kanısındayım. Bu konuyu her fırsat ve her zeminde canlı tutmalı, arkadaşlarımıza konunun önemini anlatarak, gerekli girişimlerin yapılmasını sağlamalıyız. Başarmalıyız bunu.
Küçücük bir adım yeterlidir. Birbirine tıkalı kulakların açılıp, karşıdan gelecek sesi duyar hale gelebilmesi için küçük bir adım yeterlidir.
küçük bir adım…
bir adım…
vesselam.
