Dilin Ahlakiliği Üzerine
TEMMUZ Sayı: 6 - Ocak 2017

Başlık, kolayca farklı çağrışımlara götürebilir. Ne ki kastımız açıktır. Dilin ahlâkîliği problemi üzerinde durmak. Dilin, ahlâkla olan ilişkisi, özgürlüğün ahlâkla olan ilişkisinden az değil, hatta daha çoktur, denebilir. Dolayısıyla başlıkta zikredilen mesele bir yönüyle dilin özgürlükle ilişkisini de içerir. Bu sebeple dilin ahlâkîliği meselesi, doğrudan doğruya muhatabın özgürlük alanlarının korunmasıyla ilgili bir mesele olarak karşımıza çıkar.

Birçok Müslüman tefekkür ehli, hürriyet ile iman / insan arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Mehmet Akif örneğin “Desen bir kere “insanım!” kanan kim? Hem niçin kansın? / Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın” mısralarında, insan olmanın ilk şartı olarak hürriyeti öne çıkarır. Said Nursi de hakeza iman ile hürriyet arasında sıkı bir bağ kurar ve “iman ne derece ziyade olursa hürriyet o derece parlar” der. Başka yerde yine Said Nursi, şeriatın âleme geliş gayesinin, her tür istibdad ve tahakkümü mahvetmek için olduğunu ifade eder. Bu iki isim de hürriyeti, sosyal bağlamda, kişinin bir diğerine karşı sorumlulukları dolayımında ele alırlar. Çünkü Tanzimat sonrasında özellikle edebiyat üzerinden gündemimize Batı’dan taşınmış olan hürriyet, müsavat, adalet, meşveret, akıl, medeniyet gibi kavramların içerikleri, İslamî bir bakış açısıyla doldurulmuş ve bu kavramlar İslam düşüncesinin birikimleri etrafında tartışılmıştır. Kader ve irade problemleri bağlamındaki hürriyet vurgusu ise daha ziyade kelamın ilgi alanındadır ve insanın ilahî olan ile arasındaki ilgi etrafında yoğunlaşır. Hâliyle işin bu tarafı bahsimiz dışındadır.

Özgürlüğün felsefede etiğin bir konusu olarak işlenmiş olması, onun yazılı hukuk dışındaki davranışlarımız ve onların kökenleri ile ilgili olduğundandır. Dil de bir edim olarak insan yeteneklerinin dışında değil. Hatta onun bir insan davranışı olarak değerlendirilmesi de mümkün. Çünkü klasik felsefenin de ele aldığı gibi pekâlâ konuşkan bir papağanın dil bilincine sahip olduğu varsayılamaz. İnsana özgü olan dilin, tek başına bir insanın edimi olduğu da söylenemez. Şairin deyişiyle insan ancak insanda çoğalır. Edward Said de dilin, en az iki şeyin karşı karşıya gelmesiyle açığa çıkabileceğini vurgular. Bir dilde en az iki şey; iki insan, iki medeniyet, iki kültür, iki şey… karşı karşıya gelir. Bu sayede de dil dediğimiz olgu belirgin kılar kendini. Bu durumda dili, yekdiğerinde düşünme konusu meydana getiren sistem olarak tanımlamak mümkündür. İşte bu noktadan sonra dilin ahlâkîliği problemi ortaya çıkar.

Witgenstein’in “üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı” sözü, birçok bakımdan dil ile ilgili ahlâkî ilkelerden en az birine gönderme yapar. Zira her kişi, gerek yazı gerekse konuşma edimi olarak dili kullandığı anda, muhatabında oluşturacağı düşünme konusunda bir sorumluluk taşır. Eğer hukuku / ahlâkı, kendimizin karşımızdakine karşı duruşu üzerinden okuyacaksak… Dilin imkânlarının geniş olduğunu biliyoruz ve özellikle Batı’da retorik olarak adlandırılan söz söyleme sanatı sayesinde yığınlar etkilenmekte, yanlış olan doğru, doğru olan yanlış gibi gösterilebilmekte, konuşma veya yazı bir diyalektik sürece tabi tutularak söz ustalığı marifetiyle insanlar, muhataplarına karşı hiyerarşik bir üstünlük sağlayabilmekteydiler. Nietzsche’nin Sokrat’a yönelik tenkitlerinin arkasında yatan sebep de budur. Onun konuşmayı bir diyalektik taktikle hakikati ortaya çıkarmaktan ziyade kendini muhatabına karşı üstün kılmanın bir aracına dönüştürmüş olması, Nietzsche’nin öfkesinin kaynağını oluşturur. Günümüzde metin merkezli kuramlar ne denli öne çıksa da sözün, sözü söyleyenden ayrı tutulamayacağına dair eğilimimiz, hep baskın çıkıyor ve sözün etkisi ve önemi söyleyene göre oluyor. Nitekim yapısökümcü yaklaşım da metnin neredeyse sınırsız anlama kaynaklık edebileceği yönündeki tezini, metnin ilk yazılış anında yazarının onu hangi bağlam içinden yazıyor olduğunun bir muammaya dönüşmüş olmasına bağlıyordu. Yapısalcı teoriler, zihniyetlerin de bir sistem olduğunu ve her sistemin ancak kendi bağlamında konuşabileceğini söylemesi bu durumu değiştirmez. Çünkü anlam her durumda özneye bağıl biçimde vardır ve öznenin ilk andaki bağlamı her söz için sonrasında hep bir muamma olarak kalacaktır. Sözcüğün kullanıldığı bağlamdaki lügat karşılığının bilinmesi burada bize yardım etmez. Çünkü mesele sözün lügat karşılığında değil, söylenmiş olanın neyin yokluğunda söylenmiş olduğu meselesidir ki bu da sözü söyleyenin sözü kullandığı anda kendisinde saklı duran gerçekliğidir. Ve insan zamanda seyreder, hâl değişir, böylece önceki bağlam yiter. Bu yüzden sözün kendisinden kastedilen mananın çoğu daima bir boşlukta kalır.

Yukarıda zikredilen belirlemeler doğrultusunda dilin özellikle üç şey; özgürlük, iktidar ve şantaj dolayımında ele alınması önem arz eder. Dilin, insanın özgürlüğüne halel getirmeden kullanımı, dili kullananın sorumluluk alanına girer. Bu açıkça gerek dilin gerekse öznenin muhatabına karşı herhangi bir dayatma içinde olmamasıyla mümkündür. Savunduğumuz ya da öne çıkardığımız bir düşüncenin aksinin de doğru olabileceği ihtimalini muhatabımıza sezdirebildiğimiz takdirde dayatmadan kendimizi beri tutmuş sayılırız. Eskiler, herhangi bir yorumdan sonra ‘doğrusunu Allah bilir’ diye bir kayıt düşerlerdi. Bu nezaketin dil ortamlarımızdan çekip gittiğini görüyoruz. Çünkü en çok da modern insan, söylediğinin mutlak doğru olduğuna inanmak istiyor. Aksi aczini kabullenebilme yeteneği gerektiriyor. Oysa “hayatı çekilir kılan, iletişimi düzenli ve sevimli bir hâle getiren biricik zihin ameliyesi, her konuşanın yanılıyor olabilme ihtimalini düşünebilmesi ve karşısındakine de hatalı olabileceğine dair sezişleri sunabilmesiydi.” Dolayısıyla konuştuğumuzda ya da yazdığımızda karşımızdakini iki şeyden birini seçme zorunluluğu içinde bırakmamız bir dayatma örneği sayılabilir. Bu dilin aslında hayata bakış açımızla birlikte var olageldiğini, bakış açımızın bu dili beslediğini söyleyebiliriz. Jazz şiiri, bu durumu örnekleyen mısralarla başlar: “…. nöbette uyursam eğer kitaplarımı yakarlar / etimde şirpençe çıkar bu kızı alamazsam / bu işi bitiremezsem şehirden beni kovarlar / izin kâğıdım yanar konuşacak olursam./” Bu mısralarda konuşan kişinin ya hep ya hiç noktasından hayata baktığını görüyoruz. Dolayısıyla burada özneyi bir cendereye sıkıştırmış olan şeyin onun hayata bakış açısı olduğunu görmekteyiz. Bu mısralarda şair kendi adına konuştuğu yani cendereye sıkıştırdığı kendisi olduğu için herhangi bir rahatsızlık duymayabiliyoruz. Fakat bu mısralarda ben yerine siz’i kullandığımızda işin vehameti ortaya çıkar. “…..nöbette uyursan eğer kitaplarını yakarlar / etinde şirpençe çıkar bu kızı alamazsan / bu işi bitiremezsen seni şehirden kovarlar / izin kâğıdın yanar konuşacak olursan./ Görüldüğü üzere bu dile muhatap olanın nasıl bir dar alana hapsedildiğini ve o psikoloji içinden onun sağlıklı düşünebilmesinin neredeyse mümkün olmadığını sezebiliyoruz. Çünkü özgürlüğün olduğu yerde en az iki şeyin olamayacağı ifade edilir: Kesinlik ve zorunluluk. İki şeyden birine tercih etmek zorunda kalan kişinin, bu iki şey dışındaki alanlarda var olmasının imkânları yok edilmiş sayılır. Bir daraltmadır bu. Bir kısıtlama ve insanın tüm yetenekleriyle kendini hayata katabilmesinin önüne geçmedir. Söylediğinin mutlak doğru olduğunu sanan kişi, aynı zamanda karşısındakine farklı bir şey düşünmemesi gerektiğini ima etmiş sayılır. Muhatabını kendisine benzetmek çabasıdır bu. Diğerini kendimize benzetmek çabası, onun ilahi olanla bir bağ kurmasının önüne geçmek olarak değerlendirilebilir. Bu sebeple tahakküm, bir diğeri üzerinde ilahi otoritenin imkânını yok etmeye dair bir girişim olarak görülebilir. Her tür dayatmanın, bir diğeri üzerinde ‘ilahlık’ taslamak olduğunu söylemek dolayısıyla abartı sayılmaz. Dayatmacı bir dil ile mutlakçı bir dilin karşımızdakinde oluşturacağı düşünme konusunu hesaba katarak bir dil kullanmak bilinci bu nedenle önemlidir ve ve muhatabımızın özgürlük alanını daraltan her tür dil eylemi dolaylı bir faşizmdir, denebilir.

İkinci hususta dikkati çeken şey ise dilin bir iktidar aracına dönüştürülmüş olarak kullanılması hususudur. Bu durum açıkça hakikatin peşinde olduğunu ima eden kişinin esasında kendi iktidarına giden yolda hakikati araçsallaştırmış olduğunu ortaya koyar. Söz konusu olan şey eğer hakikatin açığa çıkarılması ise bu durum kişinin kendinden ferağat ederek konuşabilmesini gerekli kılar. Aksi takdirde dil her tür retorik bezemelerle öteki üzerinde kurgulanan bir iktidar söylemine tekabül etmiş sayılır. Böylece bir iktidarın aracına dönüşen dil, içinde hakikatin nüvesini değil, şiddetin özünü taşımış olur. Derrida örneğin Batılı düşüncenin şiddet olmaksızın öteki ile ilişki kuramayacağını söyler. Hakeza Garaudy de Batılı düşünceye egemen olan Prometeci ruhun, gerek tabiat gerekse öteki üzerinde bir tür egemenlik saikiyle varolageldiğini kaydeder. Çünkü mitolojiye göre Promete, yaşama yeteneklerinden mahrum olan insanları kurtarmak için Tanrılardan ateşi ve sınaî becerileri çalar ve bunları insanlara armağan eder. Böylece Batılı insan, Tanrıya rağmen var oluşunu gerçekleştirmiş insana dönüşür. Açıkça Tanrıya minneti olmayan bir insan tipine karşılık gelir bu. Çünkü bu insanlar Promete sayesinde Tanrılara rağmen varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Yaşamla bağını bu şekilde kuran Batılı ruhun öteki ile ilişkisi bu nedenle hep tahakküm üzerine inşa edilmiş olacaktır. Bu bilinç, hakikati bir insan tecrübesinin alanına hapsederek ortaya koyma iddiasına kapı aralıyor. İnsanın tecrübe içinden konuşacağı bağlamlar şüphesiz vardır fakat hakikat bir insan tecrübesinin dar alanından kendisini bir bütün olarak açığa çıkarabilmede de zorlanır. Bu bizi, Doğulu dil kullanımlarının Batılı dil karşısında daha da ontik meşruiyete sahip bir yerden konuştuğu düşüncesine götürür. Dolayısıyla akılcı düşünmeyi ve bizzat insan merkezliliği mutlak ölçü olarak alan Batı’nın oryantalist bakışının gözden kaçırdığı naif alanın burası olduğunu söylemek gerekir. Akılcı ve insan merkezli dil, sanıldığının aksine merhametli bir dil üretmemiş, iktidar aracına dönüştürülmüş bir dili ortaya çıkarmıştır. Bu dilin, kendini egemen bir konumda var etmeye yönelik varoluşu bu sebeple şiddete ve tahakküm etmeye dayanmaksızın ötekiyle bir temas kuramayacağını söyleyebiliriz. Dilin dolayısıyla ikinci ahlâki ilkesi olarak onun her durumda bir iktidar aracına, şiddet veya tahakküm aracına dönüşmemesi hususudur. Bunun görünüşte; gramatikal olarak sağlanmış olması yeterli görülemez. Yukarıda da değinildiği gibi dil, onu kullanandan bağımsız biçimde ele alındığında ortaya teorik ve pratikte bir uyuşmazlık çıkmaktadır. Zira hayat her tür kategoriden öncedir ve onun her tür olguya karşı öncelenmiş olması bir zorunluluk olarak görünüyor. Yaşam sürdükçe varızdır çünkü. Onu kesintiye uğratacak olanın baz alınamayacağı nitekim birçok düşünür tarafından ifade edilir. Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu kitabında örneğin komik ve trajik olanın kaynağının ölüm ve yaşamı temsil eden sosyal olaylara dayandığı ifade edilir ve sanatın da bizzat yaşamı sürdürebilmeye yönelik bir faaliyet içinde ele alındığı görülür. Sonuç olarak evrenin öznesinin Said Nursi’nin ifadesiyle ‘deha’ olmadığını kabullenmek durumundayız. Bu sebeple de dil ediminin ikitidara, şiddet ve tahakküme kaynaklık edecek biçimde kullanılması her durumda bir diğerinin özgürlük alanını daralttığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla insanın kendinden ferağat edecek biçimde bir dil kullanma bilinci her şeyden önce bir diğerine karşı sorumluluğumuzun bir gereğidir.

Dilin üçüncü tehlikeli ve yok edici kullanım biçimi ise ‘şantaj’ olarak nitelendirebileceğimiz bir yönüdür. Yazı ve konuşmanın bir şantaja dönüşebildiğini görmenin ürpertici bir yanı var. Zira bu da bir ayartma sonucu mümkün hâle geliyor. Okuyucunun hem özgürlük alanını yok etmeye hem de onu aklı ile duygusu arasında kalmaya zorlayan bir biçim bu. Ne yazık ki bu biçimin çoğunlukla Doğulu dilde ortaya çıktığını görüyoruz. Bu dil kullanımı özellikle menkıbevi bir geleneğin izini taşır. Rüya motifini fazla kullanır. Bu dil kullanma biçiminde insanlar, doğrulama imkânı bulunmayan bir şekilde muhatabıyla temasa geçerler. Konuşan kişi muhatabın kendisine inanmasını bekler. Oysa muhataptan bize inanmasını beklemek gibi bir hakkımız bulunmaz. Bu yönde en küçük beklenti bile onun üzerinde dolaylı bir baskıya dönüşür. Örneğin birisi karşımıza geçip bize, bizim kararımızı etkileyecek ve ona inanmamıza sebep olacak bir rüya anlatmış olsa, bir muhatap olarak bizim durumumuz, bir şantaja muhatap olmak gibi olur. Çünkü bize rüyasını anlatan kişi bunu doğrulayamaz ve biz de onu test edebilme imkânına sahip değilizdir. Bu durumda eğer inanacak olursak aklımızı devre dışı bırakmamız gerekecektir. Yok, eğer inanmayacak olsak karşımızdakine yalancı demiş olma durumunda kalmış olacağız. Böyle bir dile muhatap olan kişi dolaylı olarak kendi özgürlüğünden ödün vermek tehlikesiyle yüz yüze gelir. Hiçbirimizin muhatabımızı böylesi bir zor durumda bırakmaya hakkımız olamaz. Ve de hiç kimsenin de bizi böylesi bir çıkmazda bırakmaya aynı şekilde hakkı olamaz. Dolayısıyla muhatabımızda oluşturacağımız düşünme konusu, eğer onu bir çıkmaz içinde bırakıyorsa burada dilin ahlâkî sınırlar içinde kullanılmadığı söylenebilir.

Sonuç olarak dil, bir diğerinde düşünme konusu meydana getiren bir sistem olarak ele alındığında şunu söylemek mümkün hâle gelecektir: Her birimiz, muhatabımızda oluşturacağımız düşünme konusunda bir sorumluluk sahibiyizdir. İnsan, aklın ortak paydasında buluşur. Bu durumda her birimiz karşımızdakinin özgürlük alanını korumak zorundayız. Ona karşı dili bir iktidar aracı olarak kullanma hakkına sahip değiliz. Aynı şekilde muhatabımızı, aklını yok saydığı bir durum ile duygusu arasında bir tercihe zorlayamayız. Elbette hak / ahlâk meselesini ilkin bizim karşımızdakine karşı duruşumuz üzerinden okuduğumuz takdirde bu böyledir.

İsmail Süphandağı Arşivi