Tanımlama ve Fark
TEMMUZ Sayı: 34 - Ağustos 2019

Tanımlamanın ne’liği üzerine konuşmak, insanın özgürlüğü üzerine konuşmakla aynı anlama gelir. Zira insan olma’nın ilk basamağında özgürlük yer alır ve özgürlük alanları daraltılmış insanın meşruiyeti de insan olma niteliği de kuşkuludur. İnsanın özgürlük alanlarını yok edici kötücül yeteneklerin hemen hepsinin ise tanımlamanın gücünden nemalandığı açıktır. Üstelik insanın hakikatle yollarının ayrılması da tanımlamalar aracılığıyla gerçekleşir.

Tanımlamanın doğrudan dil ile ilgili olduğu söylenemez. Onun takınılan tavırla da ilgisi var. Esasında kelimeler, yüklendikleri tavırla birlikte gerçek değerlerine ulaşırlar. Başka deyişle her söz, yüklenmiş olduğu tavrın elçisi olarak işlevseldir. İster öylesine isterse düşünülerek söylenmiş olsun, sözün arkasında herhangi bir tavır olduğundan ötürü, sözün konuşan kişinin tavrıyla ilgisi kopmaz hâle gelir. “Denetle. İzle. Yargıla. Dedikodu yap. Suçla. Bastır. Durdur. Vur. Hayatında bir güncük olsun hiçbir sistemin, kuvvetin etki edemediği bir alanda nefes aldın mı? Hapishanelerin olmadığı, mahkemelerin kurulmadığı, bir tehdit anında güvenlik güçlerini çağırmadığın, toplum ahlakına aykırı bir harekette bulunduğunda seni kınayan fısıltıların yükselmediği, gözün gördüğü her canlının yabani yüzünü gizlemekten bir an olsun çekinmediği o derin vahşetle bir arada aynı havzada hayatta kaldın mı? Bunun için sanıyorum savaşın başıboşluğuna katlanmak lazım.”1 Bu ifadeler, dar bir aidiyet içine sıkıştırılan insanın çıkmazını yansıtır. İnsanın maruz kaldığı bu bakış açısının ortaya çıkmasında entelektüel düzeyin / düzeysizliğin önemi göz ardı edilemez. Zira bu vahşi bakış açısı, sözün ve tavrın biraradalığını duyurur. Burada sözün doğal seyrinde iki kişi, kültür ve bağlamı karşı karşıya getirdiği gözlemlenebilir. Tanımlamaya bu doğrultuda yaklaşıldığında onun masumiyetinden söz etmek mümkün görünmez. Çünkü sınırlayıcı, yok edici ve tüketicidir. Bu bakımdan her tanımlama öyle ya da böyle tanımlayıcıya bir sorumluluk yükler. Ne var ki sorumluluk bilinci, sanıldığı gibi sadece dürüst bir kişiliğe sahip olmakla sağlanamaz ya da sadece dürüstlük sahici bir sorumluluğa ulaştırmaz. Bu bakımdan bir yere kadar dürüstlükle ilgisi bulunan tanımlama yapmanın, ‘daha çok’ entelektüel düzeyle ilgisi vardır. Nihayetinde bilinçli ya da bilinçsiz tanımlama yapmanın, söylemin doğal aktarımı dışında insanı üç yola çıkardığı görülür: Bilime, kötülüğe ve cehalete. Kötülük ile cehaletin önünde sonunda bir havuzda birleşeceği kabul edilebilir fakat bilinçli yapılan kötülük ile bilinçsiz yapılan arasında fark vardır. İlki hatırı sayılır bir entelektüel düzeye yaslanırken ikincisi içgüdüseldir ve bilinçli yapılan kötülükle bilinçsiz yapılan, muhatap üzerinde bıraktığı yıkıcı etki itibariyle neredeyse aynıdır hem de aynı sonuçları doğurur. Böylece ortaya konulan eylemin tehlikesi de berraklaşır.

Peki, tanım nedir ve niçin yapılır? Tanımın ne’liği üzerine yapılan tartışmalarda birçok kuram ortaya atılır. Aristo’ya göre tanım, kısaca herhangi bir şeyin ne olduğuna dair yapılan açıklamadır. Klasik mantık “cins ve tür düzeneğinde bir kavramın yerini belirlemeyi” tanım olarak kodlar. Kelamda ise genel kabul görmüş hâliyle tanım, “tanımlanan şeyin bütün kısımlarını içeren, dışarıda kalması gerekenleri de dışarıda bırakan” sözdür şeklinde ele alınır. Bunu çokça bilinen “efradını cami, ağyarını mani” sözüyle ifade eder.2 Türk Dil Kurumu, tanımı “bir kavramın niteliklerini eksiksiz olarak belirtme veya açıklama, tarif” şeklinde anlamlandırır. Dolayısıyla tanım herhangi bir nesne, durum, olayla ilgili bir sınırlandırmaya gönderme yapar. Tanımlamak bu durumda tanımlanan şeyle ilgili bir had çizme ve sınırlandırma, onu daire içine alma ve bir bağlama yerleştirme eylemi olarak karşımıza çıkar.

Aristo’dan beri iyice tecrübe edilmiştir ki bilim, nesnesi kıldığı şeyi tanımlar ve onu kategorilere ayırır. Esasında bilim, önünü görmek ve mesafe kat etmek için bunu yapmaya mecbur kalır. Zira tasnif, sadece bir fantezi değil, bütüne adım adım ulaşmanın yoludur da. Mesele bilim dilinin şu veya bu şekilde tenkidi ya da savunusu olmadığından bu kısım üzerinde durmaya gerek yoktur.

Batılı düşünce formlarında bilinçli ve kötü amaçla yapılan tanımlamanın köklü bir geleneğinden söz etmek mümkündür. Edward Said’in Oryantalizm adlı çalışması muhtemelen bu konudaki en yetkin örneklerden biridir. Zira oryantalizm, ideolojik bir söylem olarak önünde sonunda bir tanımlama faaliyetidir ve kendinden olanlar ile olmayanları biz ve onlar diye ayırır: “Biz ve onlar arasındaki ayrımı ortaya çıkaran temel sorular, esasta bize de onlara da yöneltilebilir. Onların kim oldukları, ne yaptıkları, ne istedikleri, neye inandıkları, nerede durdukları, nelere sahip olup nelere sahip olmadıkları ‘onlar’ı açığa çıkardığı gibi biz’i de açığa çıkarır.”3 Oryantalist bakış açısında onlar’ın sahip olduğu vasıflar biz’e yakışmayan süfli vasıflardır. Biz, onların veya onlar, biz’in ne olmadığıdır. Örneğin onlar, duygusal iseler bu biz’in akılcılığına gönderme yapar. Çünkü akıl, duyguya değerce üstün kabul edilir. Onlar, hakkında konuşulandır ve hakkında konuşulan, doğal seyrinde nesneleşir. Bu, Batı’nın özne düzeyine işaret eder. Çünkü öznenin nesne üzerinde tasarruf yetkisi bulunur. Oryantalist düşüncede Doğu, genel olarak; “tarihsiz, duygusal, düşsel, fantastik, tuhaf, ilginç, barbar, irrasyonel, mistik, despot, köle, gevşek, saf, sinsi, içten pazarlıklı, peçe ardına saklanmış, keşfedilmesi gereken, sapkın” gibi sıfatlarla etiketlenir. Kısaca Doğu; “topluluğun topluma, geçimin iktisada, hükmetmenin siyasete, tapınının bilime, korkunun felsefeye”4 dönüştürülmesi gereken yerdir. Doğu’ya ilişkin yapılan bu tanımlamaların, Batılının kimliğini içerdiğini görmek zor değildir. Yukarıda onlar’a / Doğu’ya yönelik belirtilen her sıfatın aksi, biz’in / Batılının sahip olduğu vasıflara imadır. Bu doğrultuda oryantalizmde, ötekine ilişkin yapılan tanımlamalar bilinçli ve kastidir. Karakoç’un “Masal” şiirinde dile getirdiği gibi bu tanımlamaların yönü “karşısındakini değiştirmeye”dönüktür.

Bunlarla birlikte bilinçsizce yapılan tanımlamalar da vardır ve esasında yazının üzerinde durmayı amaç edindiği esas tanımlama bu kısımdır. Çünkü bilinçli tanımlamanın yıpratıcılığının aynısını bilinçsiz tanımlama da yapar. Ne var ki bilinçsiz tanımlama bunu ezbere, mutlakiyetçi bakış açısına ve içgüdülere yaslanarak gerçekleştirir. Batı’nın yaptığı tanımlamanın ardında ödün vermediği rasyonalite yer alır ve o, doğrudan ya da dolaylı, aklın mutlaklığına yaslanır. Bilinçsizce yapılan tanımlamada ise kişi, sahip olduğu bilginin herhangi bir eksiklik içermediği vehmine dayanır. Bu da onun, etrafına mutlak bir bilgiyle nazar etmesine yol açar. Hâliyle yeni bir söz veya düşünce ile karşılaşıldığında, onun tuhaf olarak etiketlenmesi söz konusu olur. Entelektüel bir arka plana yaslanılmadığından ötürü de etiketlemeyi yapan kişi, bunu inanarak yapar. Bu bağlamda bilinçli ya da bilinçsiz tanımlama yapan kişi karşısındakini kendi bakışına hapsetmiş sayılır. İster olumlu isterse olumsuz bir istikamette olsun her tanımlama, muhatabı dar bir alana sıkıştırır. Esasında her tür tanımlama benzer bir zihin kodunu kullanır: “Yüklemlerin çoğu, belirli toplum ve kültürde değerlendirmeci (güzel, kibar, doğru, yanlış vb. ) veya gerçeğe dayalı (sandalye, taş, kâğıt, araba vb.) bakış açısına sahiptirler; hatta bunlar ister gerçeğe dayalı isterse değerlendirmeci olsun (hırsız, terörist, ağır, kirlilik vb.) grup üyelerinin ideolojisine dayanırlar.”5 Bu bakımdan “başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımızdır.”6

Tanımlayıcı zihnin muhataba karşı duruşu esasta hiyerarşiktir. Bu bakımdan her tür tanımlamanın ardında örtük bir kibrin yattığı söylenebilir. Bu doğrultuda, sahip olduğu bilginin mutlak olduğunu sanan bir zihnin kendinden feragat ederek konuşması pek de mümkün görünmez. Çünkü mutlak bilgi, hakikati temellük eden bir zihnin konforuyla konuşur ve bu bakımdan üstenci bir dil kullanır. Bu dile sahip olan birisi, kendince uygun bulmadığı herhangi bir davranış, herhangi bir düşünce, ilk defa duyduğu bir kavram ya da hangi sahada olursa olsun ilk defa karşılaştığı şey konusunda muhatabına karşı ötekileştirici davranır. Kendini doğrunun temsilcisi gibi gören bir gözün bakış açısıdır bu. İletişimi ve ilişkileri tehlikeli bir yöne doğru kaydıran temel husus da bu bakış açıdır. İsmet Özel’in bir cümlesi burada formül olarak kullanılabilir. “Budalalıklarımızın hepsi değilse bile çoğu karşımızdakini budala sanmaktan doğar.”7 Bu cümledeki ‘budala’ sözü yerine farklı ötekileştirici sıfatları koyabiliriz. Örneğin ‘hatalarımızın hepsi değilse bile çoğu, karşımızdakini hatalı sanmaktan doğar.’ Ya da ‘tuhaflıklarımızın hepsi değilse bile çoğu karşımızdakini tuhaf sanmaktan doğar.’ Bu uyarlamalar çoğaltılabilir. Nihayetinde kişinin karşısındakine ilişkin bakış açısında yaralayıcı olan esas unsur, muhatabını dar bir çerçeveye yerleştirmesi, ‘dar bir aidiyet’ içine hapsetmesidir. Bu formül şeklindeki cümlenin gerisinde çoklukla konuşan kişinin kendini daima merkezde ve doğrunun temsilcisi olarak görmesi yatar. Zaten mutlak bilgiye sahip olmanın sağladığı konforlardan birisi de muhatabına karşı hoyratça davranma gücüdür.

Bununla birlikte mutlak bilgi, sahibini her tür kuşkunun yıpratıcı darbesinden korur ve onu temellük edene aktarma yetkisini bağışlar. Böylece tanımlama yapma da doğal bir eylem türü olarak görülür. Çünkü nihayetinde her şey hakikatin önünde silikleşir ve hakikat bilgisi, onu temellük edene her şeyi tanımlama yetkisini verebilen yegâne güçtür. Oysa hakikatin ilk vasfı, sınırlandırılamaz oluşudur ve o, İbn Arabi’ye göre her tür tanımlamaya karşı direnir. Bu durumda hakikat bilgisine sahip olduğunu sanan zihnin doğal seyrinde kendiyle barışık göremediği herhangi bir düşünceye yönelik tanımlama yapması olağan sanılır. Esasında ise hakikat, bizzat tanımlamaya direnen yapısıyla insanın ve insanlığın ufku olarak belirginleşir. Bundan olsa gerek irfan geleneği, tanımlama yerine farkı koyar. Eşya ve insan, ilginçliğin değil farklılığın sınırlarında konumlandırılır. Fark, özünde her şeyin ontolojik varlığını korumaya matuf bir bakış açısına tekabül eder. Dahası fark, anlamaya ve anlaşılmaya doğru seyri öncelemeyi gerekli kılar. Bu bakımdan sosyal hayatta İslamî bakışın yönü, farkı merkeze almaya meyillidir. Fark’ın sûfi literatürdeki kullanımı da bu minvaldedir. Burada farkın ontolojik değeri, varlığın kesrette açığa çıkmasında; görünür hâle gelmesinde aranır. Tasavvufta fark kavramı cem kavramı ile birlikte ele alınır. Cem; toplamanın, bütünlemenin, vahdete erişmenin; Fark ise dağılmanın, ayrı ayrı olmanın temsilidir. Vahdette cem edilen, kesrette tefrikaya maruz bırakılır. Fark, Hak’tan ayrı düşmeye, cem ise Hak ile birlikte olmaya tekabül eder. Fark, doğal seyrinde, ilahî zuhurun tecellisinin imkân alanına döner. Nitekim varlığın görünüş âleminde ayrı ayrı ortaya çıkışı fark kavramı içinde ele alınır. Fark, böylece insan, eşya ve hadiselerde ilahî hikmetin aranacağı bir temrin yerine döner. Fark’ın çokluğu bu manada korunmaya alınır. Çünkü cemde kalanın kulluğu, farkta kalanın ise ilahi marifetten nasibi eksik kalır. Fark, hâliyle ilahi isimlerin tedbirine giriş için bulunulması gerekli mahale tekabül eder. Diğer ifadeyle kulluğun açığa çıkması için fark, kulda marifetin açığa çıkması için de cem gerekli görülür. Bu doğrultuda fark, ilahi isimlerin tecellisi için imkândır. Bu bakış açısı farklılığın, farklı oluşların bizzat korunması gerektiği yönündeki ufku işaret eder.

Çocukken büyüklerin dediği sözlerden birini hatırlıyorum. Yaklaşık olarak ‘kendi etrafınıza daire çizmeyiniz ya da kendinizi çizdiğiniz dairenin içinde tutmayınız’ derlerdi. Bu uğursuzluğun sebebiymiş. Hafızamda kalan bu manadaki sözün daha gerçekçi bir karşılığını elde çıkan siğillerin tedavisinde kullanılan yöntemde fark edecektim. Siğillerin veya ona benzer yaraların etrafı önce kalemle daire içine alınır ve sonra da bir dua okunurdu. Bir süre sonra da o yaraların geçeceğine inanılırdı. İster gelenek, ister hurafe isterse sahici bir inanış olsun bu eylemin sembolizminde insan ilişkilerine yönelik bir ufuk var. Çünkü yok etmenin yolu, yok edilecek olanı bir daire içine almaktan geçer. Bir daire, bir çerçeve, bir aidiyet içine hapsedilen orada yok olur. Günlük hayatta kullanılan ötekileştirici her bakış açısı da muhatabını bir daire içine alma eyleminden farklı değildir. Böylece kişi, hapsedildiği daire içinde yok olur. Esasında ötekileştirme eylemi de ister siyasî isterse fikrî, hangi bağlamda olursa olsun muhatabını tehlikeli addederek yok olmaya yazgılar. Zaten muhatabını bir daire içine alma, aynı zamanda onu tanımlama eylemi değil midir?

Tanımlama ile fark kavramları arasındaki bu kıyas, insan ilişkilerinde ya da insanın varlıkla ilişkisinde bir ufku işaret eder. Öyleyse tanımlayıcı zihnin insana ve eşyaya yaklaşımı yok edici bir seyir izlerken farkı esas alan zihnin insan ve eşyaya yaklaşımı var edici, çoğaltıcı bir nitelik taşır. Seküler aklın tanımlama yoluyla inşâ ettiği normallik, farkı esas alan bakış açısına göre isyandadır. Başka deyişle fark, seküler aklın ölçüleriyle inşa edilmiş her tür normalliği ilahi marifetten nasipsiz sayar.


1- Deniz Tarsus, Öykü Gazetesi, sayı: 31, 2019. (Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği romanının tanıtım yazısından. Arka kapak.)

2- Muhit Mert, “Kelamcıların Tanım Kuramları”, Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002/2. s. 61-70

3- Teun A. vanDijk, İdeoloji, Çev: Ayşe Demir, Hece Yayınları, Ankara 2019. s. 233

4- Mehmet Ali Kılıçbay, “Tarihsizliğin Marjından Marjinalleştirilen Tarih Alanına: Avrupa’nın Kendini ve Dünyayı İnşâ Etmesi”, Doğu Batı Dergisi, sayı:14, 2001. s. 91

5- Teun A. vanDijk, İdeoloji, Çev: Ayşe Demir, Hece Yayınları, Ankara 2019. s. 373

6- AminMaalouf, Ölümcül Kimlikler, Çev: Aysel Bora, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000. s. 24

7- İbrahim Tüzer, Şiire Damıtılmış Hayat – İsmet Özel- Dergâh Yayınları, İstanbul 2012. s. 158

İsmail Süphandağı Arşivi
34 Sayı: 34 - Ağustos 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler