Herhalde insanın canını en çok acıtan şeylerden biri, kendini ‘bilen ve bilir’ sanan insanlarla aynı masada bulunmak zorunda kalmaktır. Platon bu tavrı komiğin malzemesi olarak belirler. Yani bilmediği halde bildiğini sanan insan, mizahın malzemesi olabilir. Elbette bu durum herkes için geçerlidir; bu satırları yazan kişi eğer bu durumu gözeterek yazıyor ve konuşuyor olmasa onun için de geçerlidir.
Kendini ‘bilen ve bilir’ sanan insanın tehlikesi sadece düşünce ile ilgili konularda ortaya çıkmaz. Mesela insana değer verdiğini söylediği halde değer vermenin nasıl gerçekleşebileceğine dair en ufak bir tecrübesi sezilmez. Bunu dile getirir fakat en ufak farklılığa tereddütle ve büyük bir ihtirasla sarılır. Çünkü ezilen ben’ini tamir edecek muhteşem bir fırsat yakalamıştır. Eğer siz ona ‘normalliğin anormal’liğinden bahsediyor olsanız bunun bir anlamı olmaz. Çünkü bu bir düşünce yoğunlaşması gerektirir ve ancak bir tefekkürden sonra kabule doğru evrilebilir. ‘Herkes mi yanılıyor?’ savunmasıyla muhtemel tüm haklılıkların önüne geçmiş olmayı başarır. Zira normalin sınırlarında yaşamanın verdiği konforu terk edenlere karşı tahammülleri sınırlıdır. En azından sınırlarını aşmış olanlar, ucuz şekilde egolarını tatmin yoluna gidenlere prim vermezler ve yurdum insanı bunun tehlikesini hemencecik sezer. Normallik böylece aşağılık olanın korunma alanına döner. Muhtemelen bunun bir sebebi de geleneğimizin hep güvensizlik üzerine kurulu olan yapısıdır. Geleneğimizin güvensizliği üreten yapısı konusunda da muhtemelen itirazlar yükselir. Ne var ki her mesut an’ın muhtemel bir gazabın tehdidi altında olduğunu en iyi gene bu itirazı dile getirecek olanlar bilir. Ve buna rağmen itiraz etme cüretini gösterirler. Onlara büyüsü her an bozulacakmış gibi yaşanan mutluluklarımızın gerisinde ne olabilir deseniz, herhalde fevkalade can sıkıcı ve gereksiz bir şey sormuş olursunuz. Çünkü düşünce yoğunlaşması gerektiren her soru, peşinen ötelenir, zira düşünme faaliyeti bir disiplinle mümkündür ve bu her tür konforu yerle bir edebilir. Bir anda zengin olma hayaline oldukça aşina olan insanımıza, bu tavrın gerisindeki sebebi sorsak, kalın bir duvara çarpmış olabiliriz. Çünkü onlardan düşünmelerini istiyoruzdur. Sonu hep bir düşünmeye varan sorulardan çıkış yolunu bu sebeple insanımız başarmıştır. Bu kadar ucuza bu kadar konforu sağlayan tek yerin burası olduğunu söylemek bu yüzden abartı sayılmamalıdır.
Gerçeklik ile yapaylığın iç içe geçtiği bir yer Anadolu. Çünkü bu ikisini birbirinden ayıracak ölçülerimiz yok. Tenkit geleneğimizin övgü ile sövgü arasında gidip geliyor olması Tanpınar’a göre bundandır. Nedir iyi veya nedir yapay olan? Tanpınar, oldukça nazik bir soru yöneltir. “Acaba hakikaten istediğimiz gibi bir romanımız olsa, bunun farkına varır mıydık?” Cevabı uzatmaya gerek yok. Tenkit ölçüsü olmayan bir gelenek bunun farkına nasıl varabilir ki? Kişinin beğenisini, hoşuna gitmesini, çok etkilenmiş olmasını tenkit ölçüsü olarak gören bir gelenek, iyi ve kötüyü, gerçek ile yapayı nasıl ayırsın? Ve bu zihinle poetik bir tartışma içine girmek… Galiba en çetin kısmı da bu. Zira bir tenkit ölçüsü olmayanın muazzam bir tenkit dilini kullandığına tanık oluruz. Kendini ‘bilen ve bilir’ sanan bir insandan söz ettiğimize göre…
İsmet Özel bir şiirinde “ben güya şiirler yazdığım için mahpusmuşum / mahpus olduğu için şiirler yazarmış Ho amca” der. Bu mısraları bir formül kabul ederek küçük bir analiz yapalım. Şair burada gerçek ile yapay arasına bir çizgi çeker. İkisinin arasını açar. Çünkü ilk mısra, herhangi bir eylemin gerçekten yapıldığını, ikinci mısra ise herhangi bir eylemin, adeta ona mecbur kalındığı için yapıldığını anlatır. Örneğin toplum bir imamdan, din adamına yakışan tavırlar bekler. Eğer bir imam, din adamına yakışmayan bir tavır sergileyebilir mi diye sorsak muhtemelen bu toplumda herkes onun da insan olduğunu, yanılabileceğini söyleyerek bunu teorik olarak doğal addeder. Fakat hepimiz değilse bile çoğumuz, böyle bir şey vuku bulsa ‘bir de imam olacak, hele yaptığına bak’ türünden itirazları duyarız. İşte bu itirazları yapan kişi her hangi bir eylemi, mecbur kalındığı için yapan kişi sınıfına girer. Yoksa böyle bir itiraz yapamaz. Şimdi bu durumu yukarıdaki şiire uyarlamaya çalışalım: “ben güya dürüst- dindar olduğum için imam olmuşum / imam olduğu için dürüst-dindar olmuş Ho amca.” İkinci bir örnek üzerinde duralım. “Ben güya hakkaniyetli olduğum için yargıç olmuşum / Yargıç olduğu için hakkaniyetli olmuş Ho amca.” Üçüncü bir örnekle yetinelim. “Ben güya kitap okuduğum için hoca olmuşum / Hoca olduğu için kitap okumaya başlamış Ho amca.” Bu örnekleri daha şık uyarlamalarla çoğaltmak mümkün. Fakat gerçeklik ile yapaylık arasındaki çizgiyi göstermesi bakımından herhalde yeterlidir. Kendini ilk mısrada görenler sahiciliği, ikinci mısrada görenler ise yapaylığı temsil eder. Sanırım herkes kendinin nerede durduğunu bilir. Ve ikinci mısrada yer alanlar, birinci mısrada yer alanları küçümsüyorlar. Bunu nasıl mı başarıyorlar? Zannımca acımasız biçimde. Çünkü sahici bir konumda yer almayanlar kendilerini bilirler ve sahicilik karşısında tavır almakta gecikmezler. Mümkün olan en vurucu ve kestirme yoldan. Örneğin anlamadığını ötekileştirerek, mahkûm ederek, yok sayarak… Burada ötekileştirilecek olanın bir şekilde normalin dışında olduğunu dolayımlayacak bir vurgu öne çıkarılır. Ve işi bitirilir. Keşke anlamadığı karşısında azıcık da olsa kendini eksik veya kusurlu görebilecek erdemi olaydı. Zihniyet geleneğimiz öyle katı bir ego korumasına odaklanmış ki karşısındakini budala görmekte bir an bile tereddüt göstermez. Şunu da bileydi keşke: “Budalalıklarımızın hepsi değilse bile çoğu karşımızdakini budala sanmaktan doğar.”
İnsana değer vermekte üstüne yoktur yurdum insanının. Fakat değer vermenin ne tür bir eylem biçimine tekabül ettiği noktasında bir fikri ameliyesi yok. Bunu söyleminde kendini merkeze koyarak yapar. Esasında yaptığı şey değer vermek değil, egosunun en küçük arızasını tamir etmek için karşısındakini muhtemel en şiddetli darbeye maruz bırakmaktır. Bunu kendini ‘bilen ve bilir’ konumda gördüğü için yapar. Zira bildiğinden emin olmak, insana belki bunu yapma hakkını da verir. Şimdi kuşkuyu tanıdığını da söyleyecektir bu insan tipi…
İnsana değer vermediği ile ilgili şunu söylemekle yetinelim. İlkokuldan beri çocuklara ‘kitap, en iyi arkadaştır’ denilir. Güya iyi bir benzetmeymiş gibi böbürlenerek bu söz her yana asılır. Oysa bu sözün ne denli aşağılık bir benzetme olduğunu söylemeye gerek yok. Zaten yurdum insanı da bunu duymuş, duvara asmış. Herhalde sözün anlamını tartacak zahmete gireceğini bekleyemeyiz ondan. Yine de kitabın ne’liğine ilişkin kanaatimi söyleyeyim. Ve arkadaştan farkını da. Ne işine yarayacaksa… Arkadaş, insanın omuz omuza olduğudur, karşı karşıya olduğu değil. Kitap karşıdadır; karşındadır; onunla mücadele ederek var olur insan, onunla çatışır, onunla kendini yeniler, doğrultur. Kitap düşünceyi temsil eder, kelimelerle kurulur ve kelimeler kurar insanı, insanın dünyasını… İnsan, kitapla karşı karşıya geldiğinde bir hayat tarzıyla, bir tasavvur biçimiyle karşı karşıya gelir. Ya ona katılır ya da ondan beri durarak başka bir hayat tarzına geçer. Velhasıl kitapla böyledir insanın serencamı. Arkadaşa gelince… Sevgili yurdum insanı çok iyi bilir ki bu topraklarda arkadaş, bir üçüncü kişi hakkında kendisiyle doyasıya konuşulacak kişidir.
Diğer bir örneği de zikredelim. Duvara asılanlarından olsun hem de. Sanırım bir Çin atasözü olarak geçiyor. Aklımda kalan kadarıyla şöyle: “Büyük kafalar fikirleri, orta kafalar olayları, küçük kafalar kişileri tartışır.” Bunu nasıl sıkılmadan duvara asabiliyor belki de en çok ona hayret etmek gerekir. Zira sözün asılı olduğu duvarın önünde muhtemelen yurdum insanı bir üçüncü kişi hakkında konuşuyordur. Lafı dolandırmayalım, üçüncü kişilerin devre dışı kaldığı konuşmada sohbetin ömrünün üç veya beş dakika olduğunu kim tecrübe etmemiştir. Öyle ki olaylar bile sınırlı konuşulur. Ve sanat meselesi. Yurdum insanı bu konuda çok deneyimlidir. Zira şiir okumadan şair olabilme yeteneği var. Yazdığını şiir sanacak cesaretin bolluğu sayesinde çoğunun bir çırpıda şair olması muhtemel bir şeydir. Bir hazırlık talebesi bana “kitap yazacaktım vazgeçtim” demişti. Kendisine uzunca şekilde son yüzyılın sanat telakkisinden söz edilen biri, birilerinin sanat anlayışından birkaç sayfa okuduğunda sanatı anladığını söylemişti. Bu durumda ‘anladım’ dediği şeylerden bahsedildiğinde onları anlamış olması gerekmez miydi? İnsan, nerdeyse hiç anlamadığı şeyden bu kadar anlamış gibi bahsedebilme cesaretine hayran kalıyor. Hele sızlanış içinde olan insanımızın bu tavrına ilişkin Tanpınar’ın tespitlerini dile getirme cüretini gösterdiğimde gülen yüzle yüzüme bakan muhteşem yurdum insanı.
Dahası mı? Etrafına, uyumlu ve normal insan görüntüsü vermek için bin türlü yapmacık tavır içine giren yurdumun güzel insanı. Dünyanın acı olaylarından biri, kendisi olmaya azmetmiş ve bu uğurda her tür riski göze alarak kendi kalabilmiş bir insanın senin yanında bulunması olsa gerek. Bu insanın bir de haysiyet abidesiymiş gibi dolaştığını tahayyül edin. Girdiği her ortama ayak uydurma becerisiyle övünecek kadar düşünceli ve büyük insanlar bunlar! Bunlarla bir de tanımlayıcı dilin ne olup olmadığını konuştuğumuzu varsayalım…
Şair ‘ne çok acı var’ der. Belki bunları hayatın olağan akışında tabii kabul etmemiz de gerekir. Fakat çok azı insana kitap yüzünden çekilmiş acıdan fazlasını vermiştir. Yurdum insanı her ne kadar kitabı, hayatın kıyısında ve dışında görse de kitapların onlar yüzünden çekilmiş acılarla dolu olduğunu bileydi… Herhalde sadece “Tutunamayanlar” bu zihin yapısının bir hukuk bir etik üretemeyeceğini göstermeye yeter. Şöyle mi demişti Atay: “Herkeslerin istediği gibi olmak istiyorum fakat olamıyorum…” Atay’ın bu ifadeleri, Topçu’nun aşağıya aldığımız serzenişinin sebebi olsa gerek. Herkesin bizi kendisi gibi yapmaya yeltendiği bir zihniyet ortamındayız. Mutlakçılığı eleştirenler mutlakçı bir dil kullanıyor. Cumhuriyet yazını, yobaz diye nitelediği dindar kesimin taşıdığı tutucu ve mutlakçı tavrın aynısını yansıtır. Herkes, diğerini kendine benzetme eğiliminde. Binyıllık gelenek bunu yaptı fakat bu geleneğin en azından üzerine inşâ edildiği zihniyetin bir gereğiydi. Modern zamanlara geçtiğini düşünen çok modern yazarlarımızın tavrı bundan farklı değil. Oğuz Atay’ın derdi ile Tanpınar’ın derdinin nerdeyse aynı olduğunu izah edecek kaç aydınımız var? Topçu’nun da bu iki ismin ironik ve kapalı serzenişini biraz açık ve muhtemelen hissi şekilde dile getirdiğine tanık oluruz: “Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette dostlarım kalmadı gibi bir şey. Adeta yapayalnızım, boşlukta ve adeta etrafımdakilerden başka bir dünyadayım. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mâna mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş. Ahlâksızlığın ummanı olan bu Şark'ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. 'Müslümanız diyen insan yığını' yok mu? Onlar Şark'ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Müslümanlık, yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark'ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlâk; ne de Allah uzanır bunlara. Bunların önce her şeyi bırakıp insanlık devrine girmesi lazım.”1
1- Orhan Okay, Anadolu'dan Hatıralarla Nurettin Topçu'nun Mektupları, Cümle Yayınları, Ankara 2015. s.150- 151.
