Çocuklara yönelik edebî metinlerin sahip olması gereken özellikler, önceki açıklamalar doğrultusunda belirlenebilir. İlaveen Umberto Eco’nun, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti ile Açık Yapıt kitabında dile getirdiği görüşlere de yer vermekte fayda var. Eco, büyük ölçüde okuyucunun metin karşısındaki tutumu üzerinden bir anlatı çözümlemesi önerir. Metin, okuyucunun özgürleşmesine sunduğu katkı oranında değerli addedilir. Geleneksel metnin yönlendirici, ıslah edici, öğretici fonksiyonlarını, sanatın işlevleri arasında görmeyen Eco, okuyucunun özne olduğu bir edebî metni öne çıkarır ve bunun için okuyucunun da metnin boşluklarını doldurabilen ve yazarın tuzaklarına düşmekten kendini kurtarabilen nitelikler bekler. Anlatıyı, tehlikeli bir ormana nispet ederek sunan yazar, okuyucunun bu tehlikeli ormanda aylak aylak gezinmesine karşı çıkar.1 Anlatıcının, ayartıcı - oyalayıcı geçiştirmelerini, okuyucunun fark etmesini bekler. Bir bakıma oyunda kalmasını bilen ‘örnek okur’dan yanadır.2 Ve bir metnin ancak ‘açık yapıt’ ekseninde oluşturulmasıyla okuyucunun, eserin anlam sürecine katılabilmesine imkân verdiğinin altını çizer. Yazara göre kapalı olan geleneksel metinler, okuyucunun kendini esere katmasına izin vermezler. Çünkü o metinlerde, okuyucunun dolduracağı herhangi bir boşluğa rastlanmaz. Söylenmesi gerekenler fazlasıyla söylenmiştir. Islah ve inşa etmeye yeltenirler. Okuyucuya nasıl yaşaması, nasıl davranması ve hangi özelliklere sahip olması gerektiğini söylerler. Okuyucu edilgendir. Yazar, üstten bakar, ulaşılamazdır. Yazarın her dediğine inanılması gerektiği ön kabulüyle okunurlar. Yazar, ‘sıradan’ biri değildir, terbiye edici rolü üstlenir. Yol gösterici kimliğiyle yazar hakikati kendinde temellük edendir. Bu yüzden sorgulanamazdır. Okur, yazarın götürdüğü yere gider. Bir kılavuz olarak yazar, okuyucudan herhangi bir zahmete girmesini istemez. Okuyucu takip etmesi ve söylenenlere inanması gereken kişidir. Yoruma kapalı yanıyla geleneksel metnin tek tipleştirici, dayatmacı yönü ağır basar. Dolayısıyla bu bağlamda metnin, okurun yeteneklerini gün yüzüne çıkarmak gibi bir sorumluluğundan söz edilemez ve bu tip metinlerin, okurun özgürleşmesine doğrudan bir katkı sunması beklenemez. Mutlakçı bir dil kullanırlar. Doğru ve yanlış, birbirinden ayrılmıştır. İyi, güzel, kötü, gibi kavramların içerikleri, ideolojik veya örfî kabulle dayatılır. Analitik düşünmeye yer vermezler. Örneğin birlik ve beraberlik vurgusu yapılır, insanlardan ‘iyi insan’ olmaları istenir fakat bunun nasıl mümkün olacağı söylenmez. Herkesten, adeta kendinden ferağat etmesi gerektiği zımnen talep edilir. Ne var ki yazan kişinin aynı şekilde kendinden ferağat etmiş olduğuna dair bir ize rast gelinmez. Tecrübeye dayalı bir dilden çok metaforik bezemelerle örülü bir dilin hâkim olduğu görülür. Hakikat adeta yazarın kendini aradan çıkararak sunduğu bir şeye döner. Bu yüzden tecrübeden geçirilmiş bir anlatı tercih edilmez. Sembolik dil bu metinlerde, okuyucunun herhangi bir yorum katmadan anlayabileceği bir gerçeklik düzeyine işaret eder. Sonuç olarak yüzü hep muhataba çevrili olan bu metinlerin temel hedefi ise okuyucusunu şekillendirmektir.
Kapalı bir nitelik sergileyen geleneksel metinlerin aksine açık yapıt ise yoruma ve muhatabı özgürleştirmeye kapı aralayan niteliktedir. Okuyucu, metnin boşluklarını doldurarak metne müdahil olur. Metin, okuyucunun özgürlük alanını daraltmaz. Ona, doğru olarak sunulanın aksini de kabul etme imkânını gramatikal olarak sunar. Muhatabın ne iki şeyden birini tercih etme zorunluluğu ne de yazarın düşüncelerini kabul etme gibi bir mecburiyeti söz konusudur. Metnin gramatikal yapısı, okuyucunun özgür kalabileceği bir bakış açısıyla oluşturulur. Metin mutlak bir doğru sunma iddiasından soyutlanır. Okuyucusuna ütopik bir gelecek vaat etmez. Ne ideolojik ne de grup aidiyeti önermez. Metin, kendi düşüncesinin seçkinliğine vurgu yapmaz. Dolayısıyla bir öteki var ederek kendini konumlandırmaz. Büyük laflar etmeye yeltenmez. Analitik konuşur. Birlik ve beraberlik vurgusu yaptığında bunun gerek siyasi gerekse psikolojik olarak nasıl mümkün olabileceği üzerine fikir yürütür. Belirsizliğe yer vermez. Özellikle ahlâkî konularda detaya yer verir. Tecrübeye yaslanır. Gerçeklik, kişisel tecrübenin sınırları içinden verilir. Kişisel olanın tüm yanılabilme durumlarını içeren bir dil, doğal olarak mutlakçı bir bakış açısıyla konuşamaz. Açık yapıt, bir bakıma geleneksel olandan kopuşu ima eder. Nesnesi haline getirdiği konuya tümüyle egemen olan geleneksel anlatının yerine açık yapıt, nesnesi haline getirdiği konuya – şeye- tümüyle hâkim olduğunu iddia etmez. Okuyucusunu, metnin anlam serüvenine dâhil eden açık yapıt, yoruma kapı aralayarak metni her defasında yeniden var eder ve bunu yaparken de olası diğer yorumların önünü tıkamaz. “Bir dize ya da bir şiir söylendiğinde, söylenilen sözcükler, anlamlama olanaklarını tüketebilecek gerçek denotatuma (göndergeye) hemen çevrilemez, tüm evrenin küçültülmüş bir görüntüsünü adeta sağlayıncaya değin, durmadan derinleşen bir dizi gösterileni gerektirirler.”3 Hakikatin çoklu yapısı, bu metinlerde dayatmacı bir bakış açısına izin vermez. Zira bu özgürlüğün de önünü tıkar. Sartre göre de sanat, insanın özgürlüğüne duyulan güvenin anlatımı işiydi: “Sanat yapıtı hangi yönden bakılırsa bakılsın, insanların özgürlüğüne güvenme işidir.4 Açık yapıt bu bağlamda okuyucusuna güven duyar. Sanatı, ideolojinin bir baskı aracına dönüştürmez. Her durumda tercih okuyucuya bırakılır. Tercihte özgürlük bir sorumluluk duygusunu açığa çıkarır. Dolayısıyla bir sanat eseri böylece reklam veya propagandanın güdümünden çıkar. Bu durum metnin her tür mutlaklık iddiasından vaz geçtiği anlamına gelir. Her tür iddianın en azıyla bir kibir olduğu düşünülürse açık yapıtın, çok anlamlılığa kapı aralamasıyla başkaldırdığı şeyin öncelikle kibir olduğu söylenebilir.
Bu belirlemeler, çocuklara yönelik edebî metinlerin niteliklerini de içerirler. Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda bu nitelikleri maddeleştirilebiliriz:
a- Özgürlük
b- Güven
c- Dolayımlama (Tema ve konu ayrımı)
d- Gerçeklik - tecrübe
e- Özne – nesne ilişkisi (elçi- rol model)
f- Sıfatların kullanımı
g- Cesaret ve zarafet
h- Karşılaştırma
i- Bakış açısı
Bir metnin özgürlük içeriyor olması o metnin okuyucusunun tercihine müdahale etmeyen yapısına gönderme yapar. Metinde hüküm cümlesi kurmuş olanın okuyucusunu gramatikal düzlemde özgür bıraktığı düşünülemez. Ziya Selçuk’un verdiği ve sıklıkla kullanılan ‘soğuk su içme hasta olursun” cümlesinde örneğin okuyucunun özgür bırakıldığı söylenemez. Bu cümle metne muhatap olanı iki şeyden birine yönlendiriyor. Bu ikisinden birini tercih etmeye zorluyor. Zorlamanın olduğu yerde kişinin özgürlüğü, yalın haliyle onun seçme iradesi ortadan kaldırılmış olur. Muhatap burada ya soğuk su içip hasta olacak ya da içmeyip hasta olmaktan kurtulacaktır, ikilemiyle karşı karşıyadır. Oysa yaşam, iki ihtimalin var olduğu bir gerçekliği aşan boyuttadır. Kişi, soğuk suyu içip hasta olmayabilir veya soğuk suyu içip pekâlâ hasta da olabilir. Metnin okuyucuya karşı görevi onu tercihlerinde özgür bırakmasıdır. Anlatıcı, ihtimalleri sunabilir, kendi tecrübesine dayanarak öneride bulunabilir fakat metin bir şekilde gramatikal olarak okuyucuyu, bahse konu edilen eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmemede kısıtlayamaz. Zira bu hem yaşamın gerçekliğiyle örtüşmez hem de muhatap üzerinde dolaylı bir baskı kurar. İnsan ruhu, hesaba kitaba gelmeyecek biçimde sonsuzluğun kıyısında yaşar. O ancak sonsuzluğa açılabileceği metinlerle sorumluluğunun farkına varabilir. Aksi takdirde insanın ruhunu doğanın katı yapısına benzetmeye yeltenmiş oluruz. Ne var ki insan evrende, duygularıyla, kendisinin de bir türlü künhüne eremediği saiklerle var oluyor. Bu nedenle karar verme noktasında okuyucunun - talebenin kısıtlanmaması zorunlu bir şeydir. Tercih edebilme hürriyeti, okuyucunun metin karşısındaki hukuki konumunun korunmuşluğu olarak da okunabilir. Metin, önerdiğinin aksini eyleme dökebilme noktasında okuyucusunun tercihine müdahale edemez. Örneğin ‘soğuk su içildiğinde hasta olunabilir’ cümlesi hem muhatabı nesne olmaktan kurtarır hem de onu tercihinde özgür bırakmış olur. Geleneksel algı, okuyucusuna güven duymadığı için onu yanlış yapmaktan alıkoymaya yeltenir ve bu nedenle de kesin konuşur. Oysa poetik düşünceler, kesin dil’in daha çok yıpratıcı olduğu noktasında hem fikirdirler. Okuyucu, metinde öngörülen eylemin aksini yapabileceğine inandığı andan itibaren özgürlüğüne sahip sayılır ve bu nedenle de eyleminin sorumluluğunu üstlenme hususunda bir bilinç kazanır. Özgürlüğün karşıtı bu bağlamda baskı olarak karşımıza çıkar. Baskıcı her söylem, okuyucusunu farklı düşünme noktasında tehdit eder. İnsan, tehdit altındayken hâliyle kendi düşüncesini ortaya koyamaz. Bu ise onun yeteneklerini köreltir ve özgünlüğünü yok eder. Sonuçta özgürleştirici metnin herhangi bir baskı içermeyen metin olduğu söylenebilir. Bugün için toplumda sıkça kullanılan birçok ifade bu bağlamda ele alınabilir. Örneğin ya sev ya terk et; sınıfta kalırsam yaşayamam; “etimde şirpençe çıkar bu kızı alamazsam” gibi örnekler, muhatabını hep iki şeyden birini seçmeye zorlayan bir bakış açısının sonucu olarak ortaya çıkmış görünüyor. Yine bu bağlamda kurgusal metinlerde yer alan karakterlerin ya hep iyi ya hep kötü; ya hep cesur ya hep korkak; ya hep dürüst ya hep yalancı gibi olmaları da bu bakış açısının bir yansıması olarak düşünülebilir.
Metnin okuyucusuna güven verebilmesi, büyük ölçüde yazarın tutumuyla ilgilidir. Yazarın okuyucusuna güven verebilmesinin yolu, yazarın okuyucusuna güven duymasından geçer. Bir metinde yazarın okuyucusuna güven duyduğunu, onun metinde her şeyi apaçık söylememesiyle anlayabiliriz. Lafın tamamının kime söylendiği noktasında zaten belirli bir algı var. Ne var ki bunun metinlere yansıdığı söylenemez. Özellikle eğitim ortamlarında kullanılan ebedî metinlerde her şey neredeyse tek tek dile getirilir. Ola ki okuyucu / talebe tam olarak anlayamaz, işi şansa bırakmamak düşüncesiyle yazar, metnin ne demek istediğinin altını çizer, onu açık açık söyler. Bu ise teknik olarak okuyucuya güven duymamak anlamına gelir. Okuyucu burada kendisine güvenmeyen bir yazarla karşı karşıyadır. Doğal olarak zekâsından kuşku duyduğumuz bir insanın bize güvenmesini bekleyemeyiz. Kim kendisini aptal yerine koyan birine güvenir. Dahası, her şeyin açık açık söylendiği bir metinde okuyucuyu düşünceye sevk eden bir şey kalmamış demektir. Oysa müfredat, yetiştirdiği öğrencilerin eleştirel düşünceye sahip olmalarını da istemektedir. Sonuç olarak insan, kendisine güven duyan birine karşı daha samimidir. Ayrıca güven duyduğumuz insanı yüceltmiş oluruz. Bize güven duyanların bizi yüceltmiş oldukları gibi. Dolayısıyla güven içermeyen bir metnin okuyucusunu aşağıladığı söylenebilir. Hâliyle kimse kendisini aşağılayan birine karşı tüm alıcılarını açmaz, açamaz. Eco’nun da okur merkezli olarak dile getirdiği kuramsal düşünceler büyük oranda bu temel üzerine inşâ edilir. Metinde güven veren bir diğer unsur ise metnin sonunda ne düşünüleceğine, nasıl bir karar verileceğine, ne tür bir sonuca varılacağına ilişkin yetkiyi bütünüyle okuyucuya bırakmaktır. Bunun yolu ise her şeyi bir çırpıda açık açık söylememekten geçer: “Bir nesne hakkında her şey bir çırpıda söylenmezse, insan bu konuda şahsi görüşler üretme imkânına kavuşmuş olur.”5 Bununla birlikte ilk maddede dile getirdiğimiz özgürleştirici metnin nitelikleri aynı zamanda güvenin de kaynağıdır.
Kurguya dayalı edebî bir metnin sanat kaliteleri bakımından değerini belirleyen bir diğer unsur ise tema ve konu arasındaki ayrımdır. Bu ikisi arasındaki ayrımın güçlü biçimde yapılmamış olması metni reklam ya da propagandaya yaklaştırabilir. Konu, bir metinde kurgulanan hikâyenin kendisidir. Ne var ki her hikâye bir şey söylemek adına yaşanır veya anlatılır. Örneğin insanın yaşamda ihtiyacı olan temel şeyin ne olduğu sorusuna bir cevap aramak için farklı farklı birçok hikâye anlatılabilir; kurgulanabilir. Kurgulanan öyküde, insanın yaşamda ihtiyacı olan temel şey ne denli güçlü hissettirilirse metin o derece başarılıdır, denebilir. Doğu yazını, kurgusal geleneğe pek aşina değil bu nedenle de kurgu bakımından parlak bir retorik geçmişi yok. Minyatürel bağlamda hakikatin görünüşte olmadığını savunan Doğu yazını, hakikati anlatmak adına varlığı görünüşünden kurtarmak yönünde bir algıya ve bu algının ifadesine sahiptir. Bu da bir çeşit dolayımlama sayılır. Ne var ki biz burada öykü, roman gibi kurguya dayalı anlatı metinlerine odaklanmaktayız. Batı kökenli olan bu kurgusal anlatıların sanat değeri, tema ve konu ayrımına dayanır. Dolayısıyla bu türlerdeki eserlerde tema ve konu ayrımı üzerinden sağlanmış olan dolayımlama, metnin sanat değerini belirleyen önemli bir unsurdur. Mesajı doğrudan söyleyen bir metnin öğreticiliği ile mesajı dolayımlayarak anlatan bir metnin öğreticiliği – kavratıcılığı arasında büyük fark var. İlki, okuyucusunu edilgen kılar. İkincisi ise muhatabını yücelterek onu metnin taşıdığı mesaja davet eder. Hâliyle davet edilenin saygınlığı ile kendisine bir şey dayatılanın saygınlığı bir seviyede olamaz. Kültürel anlamda ozandan söz eden bir metin, doğrudan ozanlığın nasıl bir şey olduğunu, kültür aktarıcılığındaki rolünü şiir veya öykü formunu kullanarak anlatamaz. Eğer anlatıyorsa burada sanat formları üzerinden reklam ya da propaganda yapıldığı söylenebilir. Şüphesiz sanat formları üzerinden çocuğa bir şeyler kavratılabilir / aktarılabilir. Mesaj, sanatın gerçekliğine uygun olarak aktarıldığında çocuk tarafından daha iyi kavranılır. Sanatın gerçekliği bize bir şeyin ancak bir diğer şey üzerinden sunulabileceğini söyler: “Sanatsal görüntü daima, birinin yerine ötekini, büyüğün yerine küçüğü geçiren bir göstergedir. Canlıdan söz etmek isteyen sanatçı ölüden bahseder, sonsuz hakkında konuşabilmek için sınırlı olanı sunar. Bir yedek! Sonsuzu maddeleştirmek mümkün değildir, ancak onun yanılsaması, görüntüsü yaratılabilir.”6 Çünkü “sonsuzluk düşüncesi sözcüklerle ifade edilemez, hatta tanımlanamaz bile. Sanat ise insanlara bu imkânı bahşeder, sonsuzu denenebilir kılar.”7
Gerçeklik, metnin sahiciliğini ortaya koyar. Öylesine ya da söylenmesi gerektiği için söylenmiş olan sözün kıymeti ile tecrübeye dayanan ve ‘düşünce yoğunluğu’ içeren sözün etki gücü elbette bir olamaz. Yeteneklerini harekete geçirmeyen her anlatıdan tiksinti duyduğunu söyleyen Goethe’nin de dikkat çektiği husus buydu. Metnin gerçeklik içermesi demek okuyucunun metinde anlatılanları ‘kendi deneyimleriyle örtüştürebilmesi demektir. Bu sebeple kurgunun gerçek olmadığı hâlde gerçekmiş gibi algılanabilmesi önem arz eder. Önünde sonunda her kurgu bir bakıma yalan söyler. Ele aldığını gerçekmiş gibi sunar. Ne var ki Franco’nun da belirttiği gibi sanat, gerçeği açığa çıkarmak için yalan söyler. Önemli olan, kurgunun, okuyucunun deneyimleriyle bir araya gelebilmesi ve muhatabını yaşadıklarıyla, geçmişiyle yüzleştirebilmesidir. Olması gereken ile olanı anlatmak arasındaki fark, kurgunun sahiciliğini belirlemede temel ölçüt olarak görülebilir. Olması gerekeni dile getiren, anlattıklarının sorumluluğunu üstlenmiş midir; bunu bilemeyiz. Anlattıklarının sorumluluğunu üstlenip üstlenmediğini bilemediğimiz bir yazarın sözüne inanmanın sahici bir gerekçesi olamaz. Bu yüzden olması gerekeni; ideal olanı anlatmak çoğu zaman kolaydır; hemen söylenebilir; söyleyen için bağlayıcılık taşımaz; karşısındakine nasıl olması, nasıl davranması gerektiğini söyler fakat kendisini bunun dışında tutar; okunması rahattır; heyecan da verebilir ne var ki gerçek hayatta, sokakta örneği bulunamayacağı için kısa sürede unutulur, öğretici amaç güder, yönlendiricidir ve okuyucusunu edilgen kılar; karakterler çoğunlukla okuyucunun hayalini kurduğu ve olmak istediği yapıdadır; bu nedenle de gerçeklik içermezler. Olanı anlatmak ise gerçekçi olmayı gerektirir. Bu yüzden yazarın, anlatılacak olayı veya olguyu tanıması, kavraması gerekir. Anlatı nesnesini bahane ederek yazar kendini öne çıkarmaz. Bizzat anlatılanın ne olduğunu okuyucusuna düşündürür. Onun yüzünü anlatılana çevirir. Yazar, bu sebeple kendi deneyimleri üzerine kurduğu bir söylemi merkeze alır. Bu tür metinlerde karakterlerin tecrübeleriyle okuyucunun deneyimleri çoğunlukla buluşur. Okur adeta karakterde kendi deneyiminin benzerine rast gelir. Böylece kendini de tanımış olur. Bir başkasının kaderinde kendi yazgısının izine rastlamak, kişiyi benzerleriyle aynı düzleme çeker. Okur, bizzat kendini anlatabilen yazarda kendini görebilme imkânına erişir. Okur ile metin arasındaki bağ da bu örtüştürülebilen deneyimden doğar. Çünkü karakterler, temsil ettiklerine karşı içtendirler. Gerçekçi bir metin ayrıca okuyucusunu korkularıyla yüzleştirir. Zaten sanatın görevlerinden birisi de okuyucusunu korkularından arındırmaktı. Onu yüz yüze geleceği olaylar karşısında güçlü kılmaktı. Sanatçı, sanatın gerçekliğine bağlı kalarak bunu gerçekleştirebilir: Okuyucusunu özgürleştirerek, ona güvenerek ve sahici bir deneyime yaslanan anlatıyı merkeze alarak…
Yapıcı ve onarıcı metnin niteliklerinden biri de metnin, okuru özne olarak konumlandırmasıdır. Metin ne tür bir gramatikal yapı ve bakış açısına sahip olursa okur özne düzeyine çıkarılmış olur? Çocuğu adam edilmesi gereken bir nesne olarak gören bakış açısının çocuk okurunu özne düzeyine çıkarması pek mümkün olmaz. Burada temel sorun yazarın, zihin yapısıyla ilgilidir. Kendini üstte, terbiye edici makamda görenin samimi veya yapmacık bir tavırla çocuğu eğitmesi ve ona dair yazması zaten başından itibaren metnin anlamsal düzeyini sorunlu hâle getirmeye yeter. Çünkü çocuğun dünyasındaki gerçeklik algısı ile yetişkinin gerçeklik algısı örtüşmez. Gerçeklik, bu bağlamda ‘kendisine inanılan’ olarak karşımıza çıkar. Farklı gerçeklik anlayışlarının olması da bu yüzdendir. Bu nedenle metnin, okurunu özne düzeyine çıkarması demek, metnin okurun gözüyle ve onun gerçeklik algısına uygun biçimde yazılması anlamına gelir. Bu bağlamda dikkat edilmesi gereken birkaç husus var. Bunlardan ilki yetişkine ait sorunların çocuğun dünyasına taşınmamasıdır. Örneğin, düşmana karşı birlik içinde olmak düşüncesi yetişkinin dünyasında karşılığı olan şeydir. Fakat çocuk dünyasında düşman kavramının sadece oyunsu bir yeri vardır. Bu nedenle ‘düşmanlık’ gibi ağır bir temamın ciddiyetle çocuk dünyasına taşınması, onun naif psikolojisini bu ağırlık altında ezmek anlamına gelir. İkinci bir husus ise çocuk okurun birer ‘elçi’ olarak görülmemesidir. Elçinin görevi, aldığı bir haberi ya da bilgiyi, ilgili yere ulaştırmadır.8 Çocuk okur da aynen elçi gibi kendisine bilgi ve değer yüklenen bir nesne olarak görülemez. Ona sunulmuş bilgi ya da değerin onun sorgulama süzgecinden geçirebilme başarısı, metnin sanat kalitesiyle orantılıdır. Bunun yolu da anlatının kişisel tecrübe üzerine kurulu olmasından geçer. Deneyimlenmemiş ya da okur tarafından deneyimlenmesi mümkün olmayan bir dil, bahse konu edilen sıkıntının temelini oluşturur. Bir diğeri ise rol çalmadır. Çocuk okurun, birer yetişkin gibi olmaya zorlanması ya da metnin çocuk okuru yetişkin kılmaya meyletmesi, çocuğun ‘erken büyümesine’ yol açar. Burada ‘erken büyüme’ adeta çocukluğun üzerinden atlama anlamındadır. Çocukluk tecrübesinin üzerinden atlamış çocuk okurun, bir eksikle; tamamlanmamışlık ile büyüyeceği söylenebilir.
Çocuk okurun mutlakçı bir zihniyetle arasına mesafe koyabilmeye ilişkin ilk zihinsel tecrübesinin sıfatlar marifetiyle mümkün olabileceğini söyleyebiliriz. Sıfatlar konusunun ülkemizde eksik verildiğini söylemek abartılı sayılmamalıdır. Örneğin bir kalem denildiğinde buradaki kalemin sayısını belirten ‘bir’ sayı sıfatı, her okur tarafından aynı anlaşılacak hüviyettedir. Ne var ki nitelik belirten sıfatlar için aynı şey söylenemez. ‘Güzel kalem’ denildiğinde o kalem ile ilgili değerlendirme herkes tarafından aynı olmayabilir. Burada, güzelin içinde göreceliliği barındırdığı metne ilave edilebilir. Çünkü nesnel olarak ölçülebilen hususlardaki kesinlik içeren cümleler, ortak kabul nedeniyle anlaşılabilirdir. Fakat görecelilik içeren bir niteliğin kesinlik bildiren bir cümle ile kullanılması, zamanla dayatmaya yol açar. Zira insan, ünsiyet eden, alışabilen bir varlık olarak tanımlanır. ‘Güzel kalem’ sıfat tamlamasına dilsel kullanım olarak alışan zihin, bir başkasının o kalemi ‘güzel’ addetmemesine karşı zamanla tahammülsüzleşir. Bunun için çocuk okur, ‘güzel kalem’ sıfat tamlamamasını ‘(bana göre) güzel kalem’ biçiminde kullanmaya alıştığında zamanla herkes için güzelin farklı olabileceğine dair zihinsel bir ön kabulle hayata başlamış olur. Böylece kişisel olanın dayatılamayacağına dair bir zarafetin de kapısı aralanmış sayılır. Çünkü (bana göre) ‘güzel kalem’ biçimindeki kullanıma alışan zihin, ileride düşüncelerin, ideolojilerin de kişiselliğini kavramada zorlanmaz.9
Cesaret ve zarafet de aynı şekilde metnin sanat kalitesine doğrudan etki eden bir unsurdur. Çünkü insanın yüzü yaşama dönüktür; var olmaya, çoğalmaya, yarına… Ve sanatın görevleri arasında olan temel husus, muhatabını, karşılaşacağı olaylar karşısında güçlü kılabilmesiydi. Örneğin, ölüm karşısında insanı güçlü kılabilen bir sanat eseri, var oluşsal işlevini yerine getirmiş sayılır. Nedir ki insanı cesur kılar; onu tüm benliğiyle güçlendirir? Poetik birikim, insanı özgürleştiren şeyin ona cesaret verebileceği imasıyla doludur. Dolayısıyla insanı kaygı ve korkularından özgürleştiren bakış açısı, onu cesaretlendirici bir hüviyet arz eder. Bu ise vazgeçebilmeyi işaretler. Tutkunu olduğumuz şeyin önemsizliği örneğin vazgeçebilmenin ilk adımı olarak görülebilir. Asil olana doğru bizi yönlendiren metin, vazgeçemediğimize esir olduğumuzu ima ederek bizi özgürleştirir. Dolayısıyla vazgeçiş, var olmak için bir başka yolun; daha da asil bir yolun var olduğunu anlamakla mümkün hâle gelebilir. Yüzünü sonsuza, o tanımlanamaz sonsuza çevirmiş insan, orada hakikatin; kalıcı ve sanki erişilmez hakikatin izinde sahici olanı sezer. Dolayısıyla metin kendi zarafetini, okuyucusunu, geçici olanın yanıltıcı ünsiyetinden özgürleştirdiğinde açığa çıkarabilir. Çünkü kötülük ve insan ruhunu daraltan şey, geçici olanı ebediymiş gibi sahiplenebilme kaygısından doğuyor. İnsan sonsuzluğa değdiğinde, geçici olanın yanıltıcı ve tehlikeli ünsiyetinden kendini özgür sayabilir. Tarkovski’ye göre de “çağımızın en üzücü özelliği, sıradan insanın bugün güzeli ve geçici olmayanı yansıtmakla ilgili her şeyden koparılmış olmasıdır.”10
Özellikle çocuk edebiyatı metinlerinde karşılaştırma yaparak değer üretmenin sorunlu bir diğer yön olduğu muhakkaktır. Bir şeyin değeri bir diğer şeyin kötülüğü üzerinden belirlenemez. Örneğin Türkçe’nin güzelliği bir başka dilin kötülüğü? üzerinden sunulamaz. Karşılaştırma yapma, geleneksel yazında da yeri olan bir bakış açısı olduğundan kollektif bilince tesir etmiş, büyük ihtimal bu nedenle de çocuk yazınında karşılaştırmalara çokça yer verilmiştir. Örneğin Nedim’in ünlü “Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır / Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır”11 mısralarında İstanbul’un değeri, onun bir taşına tüm acem mülkünün feda edilmesiyle ortaya konmaktadır. Bu bakış açısıyla herkes, sevdiği bir yeri şiirdeki benzetme sistemiyle övebilir. Ne var ki bu gerçeklikle örtüşmez. Faruk Nafiz’in Sanat şiirinde de benzer biçimde karşılaştırma yapılır: “Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek, Bizim diyarımızda bin bir baharı saklar!”12 Ötekileştirici bir dil olan bu bakış açısı, çocuğa öz güven veremeyeceği gibi onu biz ve onlar diye bir ayrıma sürükler.
Bakış açısı, özellikle çocuk edebiyatı ürünlerinde, çocuğun göz hizasından olmak yönünde bir önem taşır. Anlatıcının dili, adeta bir yetişkinin, elini tuttuğu bir çocukla birlikte yürüdüğünde adımlarını ona göre ayarlaması şeklinde düşünülebilir. Yukarıdaki her bir maddenin bu anlamda bakış açısına destek olduğunu söyleyebiliriz. Çocuğun göz hizasından yazılan bir metin, onun ilgileriyle dolacaktır. Cahit Zarifoğlu’nun Serçekuş hikâyesi, kurgusu ve dili itibariyle kapitalist bir düzenin sorgulanmasını çocuğun göz hizasından başarıyla verebilen bir örnek olarak görülebilir. Çocuk, yetişkinlerden daha büyük bir yetenekle saf olana açıktır. Asil olanı, ruhun henüz kaygılarla bozulmamış bütünlüğü sebebiyle fark eder. Ona iştiyaklıdır. Küçük Prens’in dili bu sebeple geniş bir kabule mazhar olmuştur.
Sonuç olarak sahici ve sağlıklı bir çocuk edebiyatı eserinin, zikredilen tüm hususları içermesi gerektiğine gönderme yaptığımız açıktır.
1- Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Çev: Kemal Atakay, Can Yayınları, İstanbul 2015.
3- Umberto Eco, Açık Yapıt, Çev: Yakup Şahan, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1992. Sh. 40
4- J. P. Sartre, Edebiyat Nedir? Çev: Bertan Onaran, Can Yayınları, İstanbul 2008. Sh. 72
5- Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, Çev: Füsun Ant, Agora Kitaplığı, İstanbul 2008. Sh. 7
6- Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman, Sh. 29
8- ‘Elçi’ imgesi üzerinden yapılmış toplumsal analiz için bkz: Ayşe Kadıoğlu, Cumhuriyet İdaresi Demokrasi Muhakemesi, Metis Yayınları, İstanbul 1999.
9- İsmail Süphandağı, Özgürlüğün Dili: Yorum ve Te’vil, İman ve Hürriyet Sempozyumu, Mardin Artuklu Üniversitesi, 15-17 Mayıs 2015; Bkz: http://www.risaleakademi.org/?page=5&YaziID=726
10- Andrey Tarkovski, a.g.e. Sh. 32
11- Muhsin Macit, http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10635,nedim-divanipdf.pdf?0, sh. 92
12- Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları, Kültür ve Türizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986. Sh. 16

