Şiir ve Öte
TEMMUZ Sayı: 9 - Nisan 2017

Şiir üzerine konuşmak, aslında içinde hayat emaresi olan bir şeyler aramak anlamına gelir. Şiir üzerine konuşan kişinin denebilir ki aradığı, duymaya can attığı bir ses var. Nereden, nasıl gelebilir bu ses? Bilen yok. İsmet Özel’in verdiği bir örnek bu konuda tam yerine oturuyor gibidir. Bir temsille anlatır durumu şair. Örneğin iki arkadaştan biri merdivenden aşağılara yuvarlandığında, diğeri can havliyle koşarak ona adeta yalvarır. ‘Bir şey söyle’ der ona. Bir şey. İşte bu anda söylenen şey, İsmet Özel’e göre şiirdir. Çünkü yere düşenin bir şey söylemesi, henüz kendisinde hayat emaresi olduğunu gösterir. Yani ölmemiştir, bir kalbi vardır, canı, yüzünde ifadesi... Burada şiir hem okuyucuya hem de şairin kendisine bir hayatın içinde olmanın farkındalığını verir. Şiir üzerinden bir realiteye dönüşüm sürecidir bu. Yere düşenin verdiği ses, sesi duyan için ne anlama geliyorsa şiir de okuyucusu ve şairi için aynı anlama gelir. Şair, onun şiirine muhatap olan için henüz kalbi olan bir varlığın olduğuna gönderme yapar. Şiir yazabilen şair de aynı şekilde henüz diri olan kalbinin farkına varır. Bir sanat faaliyeti olarak şiir, kuşattığı tüm alanda benzer bir role sahiptir. Okuyucusunu rahatlatır, onun acısını dindirir. Şiirin sahip olduğu bu güç, onun hayatî işlevi haiz olduğunu gösterir. Şiire, yaşamak için, bir nefes alabilmek için koşanlar, onda aradıklarının bir kısmını, en azından ipuçlarını bulma umudunu taşırlar. İnsan, önünde küçüldüğü şeyler karşısında kendini var etmeye çabalar. Veya bu gibi durumlarda önemsizleşen varlığını anlamlı kılma yolunda çabalar. Kendi kederleriyle yüzleşen insan orada bir çıkış arar. Bu noktadan sonra insan en çok da acısını aşabilmenin çabasına soyunur. Kimi zaman istemsiz bir çabadır bu. Fakat yüzü yarına, var olmaya dönük olan insanın, yüz yüze geldiği trajik kederlerinden kurtulma gayreti, çoğu kez insiyakidir. Bir kabullenme ya da vazgeçebilme duygusuyla mümkün olabilir. Şiir bu noktada kişiye, kaybettiklerinin önemsizliğini duyurur. Yani ona vazgeçebilmenin asaletini kabul ettirir. Okuyucudaki bu rahatlamanın sebebi açıkça muhatap olduğu sesin gücüdür. Terry Eagleton da şiiri ‘ses’ olarak nitelendirir. Ses, özü itibariyle anlamın içinden çıktığı bir menbaya tekabül eder. O ses, muhatabını bir şekilde ya realiteyle yüzleştirir ya da onu derin bir gerçekliğiyle yüz yüze getirir. Bir kabul veya red işlemidir bu. Eagleton’un dediği gibi “dertli kişilere sunabileceğimiz en derin saygının, onların üzüntüsüyle bizim normalliğimiz arasındaki aşılamaz boşluğu kabul etmemiz olduğudur.” Oyalamanın ayartıcı dilinden soyutlanmış bir dil olarak şiir, bu işleviyle hayatî bir nefese dönüşür.

Şiir, bir şekilde şairini hatta okuyucusunu –pek de sezilemeyen, herhangi bir tanımın kapsamına kolay kolay dâhil edilemeyen bir biçimde– ilahî olanın alanına doğru çeker. Bunun bir ‘çekiliş’ olduğunu da söylemek mümkün. Nitekim şiir ve şair arasındaki ilişkiyi yorumlayan birçok temsil, işin içine melekleri, yazgıyı, isyanı, fanilik ve sonsuzluğu dâhil eder. Şair ve meleği karşı karşıya getiren bu temsillerden birinde, şiirin gizine tanıklık ederiz: Günün birinde bir melek ve şair dost olur. Melek, kanadından bir tüy verir şaire. Şair, bu tüyü defterinin arasına koyar ve şiirlerini gökyüzünün yani sonsuzluğun kokusu kaplar. Artık yeryüzü şaire dardır. Şair de bir şiirini verir meleğe. Bu sefer de şiiri okuyan melek, dudaklarında aşkın tadını hisseder. Gökyüzü de meleğe dardır artık. Dolayısıyla sonsuzluğun tadını almış olan şaire yeryüzü, aşkın tadını almış olan meleğe de gökyüzü dar gelmeye başlar. Melek, üzgündür artık ve tabi şair de. Bu durumda aradığını yeryüzünde bulamayan şairin derdi, mekân ve zamandan özgürleşmiş bir sonsuzluk, aradığını sonsuzlukta bulamayan meleğin derdi ise içinde aşk olan bir kalpti. Her biri olduğu yerde aradığını artık bulamayacaktır temsile göre. Belki şairin, içinde gökler taşıyan bir kadını arayışı bu yüzden. Ve belki melek de bu yüzden içinde aşk olan bir yıldız arıyor göklerde. Belli ki sonu hüsran bu arayışların. Temsile göre melek, âşık olmak istediğini söyler şaire. Meleğe, Âdem’in hikâyesini hatırlatan şair ise aşkın meleğe göre bir iş olmadığını, bu hevesten vazgeçmesini öğüt verir. Ancak melek, ısrarcıdır. Şair ise “ama aşktan önce isyan etmek gerek” der ve “eğer isyan edersen seni cennetten kovarlar: Âdem’in acı kaderini unuttun mu” diye hatırlatmada bulunur. Ne var ki yazgı, insanı kendine çeker. Yani insan, yazgısı tarafından bir çekilişe maruz kalır. Melek de yazgısına yürür, sonunda isyan eder ve âşık olur. Cennetten kovulacağını düşündüğü yerde Yaratan; aslında sadece isyan edip âşık olanların cennete gireceğini söyler. Ve cennetin dokuzuncu kapısından giren melek, orada hüzünle oturan şairi görür. Şaire başından geçenleri anlatır ama şair inanmaz. Temsilde şair, cennette olduğunun farkında olmayan hüzünlü bir kimse olarak tasvir edilir. Ne ki cennet, hüznün ve kederin olmadığı yer olarak düşünülür. Şair ise hüzünlüdür. Dolayısıyla cennetinde gurbeti yaşayandır. Bu yüzden onun dillendirdiklerinde cennetin kokusu gelir. Her ne kadar sürgünde olanın ruhuyla yazıyor olsa da yazdıkları, insanı bir ifadeye, içinde hayat emaresi olan bir duyguya çağırır. Hölderlin’in ‘Erdemle dolu, yine de ozanca barınır / İnsan bu yeryüzünde/ dediği husus da insanın sahih olarak bulunduğu yerden konuşması gerektiğine ilişkin bir samimiyeti işaret ettiği kadar bir yanılsama üzerine kurulu zeminsiz yerden, sahici bir yere seyri de işaret eder. Çünkü ancak samimiyet insanı bir yanılgının içinden sahici bir yere çekebilir. Yeryüzünde ozanca barınmak, bu bağlamda kalbi, nesneye teslim etmemeyi içerir.

Resûlullah’ın bir hadislerinde “sizin dünyanızdan bana kadın, namaz ve güzel koku olmak üzere üç şey sevdirildi” buyurdukları ifade edilir. Söz konusu hadiste yer alan kadın, koku ve namazdan her birinin aslında insanın, mukim olduğu yerden kopabilmesiyle bir ilgisi bulunuyor. Her biri içinde farklı bir tecrit hissi barındırıyor. Örneğin kokunun ruhla temas eden bir hüviyeti var. Bu yüzden unutulmuyor. Bir başka âlemden şeylerin bize dokunuşuna gönderme yapar. Namaz da öyle. Burada ama buranın sınırlarının dışına çıkabileceğimiz bir eyleme işaret eder. Çünkü namaz bir soyutlanma düzeyi olarak içinde yer aldığımız varlıkla temasımızı koparır. Böylece bir başka âleme dokunabilmenin imkân alanına taşınmış oluruz. Ve kadın da böyledir. O da erkeği yerinden eder. Bir baş dönmesi gibi. Ve bize, neye geciktiğimizi şairin ifadesiyle ‘akşam duruşlarında alna vuran bir ürperti’ ile hissettirir. Sonuçta hadiste yer alanlardan her birinin, insanın bulunduğu yerden memnun olmamayla dolaylı bir bağlantısı var. Şiir de memnuniyeti öteleyen bir dil üzerine inşa edilir. Bu nedenle şair, şairin (İ. Özel) dediği gibi ‘yadırganacaksa memnuniyet yadırganmalıdır” diyebilendir. Yadırgamak, “kendine yabancı gelen bir kimseye, duruma ya da şeye alışamamak, ısınamamak” anlamlarına gelir. Bu durumda şiir, bir diğer şeyle ünsiyet edememenin, mevcut hâl ile uyuşamamanın sesi olarak düşünülebilir. Ne yaşadığımız yeryüzü bir cennettir ne de burada insan olan gamdan hali olabilir, çünkü. Ve bu nedenle şiir, yadırgar. Bir yadırgayıcı olarak şiir, insanı varlık içinde herhangi bir şeyin nesnesi olarak göremez. Bir anlam yükleyen, anlamlandıran olarak insanın nesneleşmesi, şiirin intiharı sayılabilir. ...Belki bu yüzden insanı, varlık içinde herhangi bir şeyin nesnesi olarak görmek, insana yapılmış bir haksızlık olarak şiirin ana eksenini oluşturur. Şiirin, insana karşı duyulan ürpertiyi hep dile getirmesine rağmen onu bu denli kayırmasının elbet bir nedeni, iyi ve güzelin imkânı olarak onun bir umut olmasıdır. Ve çok hüzünlü bir şey bu. Bu nedenle şiir, varlığı yerinden edilmiş insan soyunun serüvenine dair konuşur, çoğunlukla.

Felsefe için söylenen yolda olmak, insan için de geçerli görünüyor. O da yoldadır, yolda ve arayışta. Belki bu yüzden insan, yan yana yürüyebilme imkânına rağmen yine de yalnızdır. Zaten yalnızlık, doğası gereği bir başka şeyle ünsiyet edememe hâline işaret eder. Yalnızlığın, yeniden var olabilme adına bir imkân alanına dönüşmesi de bundan. Yolda olanın yazgısıdır bu. Yürünmesi gereken yol, bir şeklide yalnız yürünecek, varılacak yere zira yalnız varılacak, her kişisel tecrübe bir aktarılamazlık içinde kişisel olarak kazanıma dönüşecek ve hakikat her bir kimsenin payına parçalanmış olarak düşecek. Çünkü insan kendinin dışına çıkamıyor. Ve Sartre’ın deyişiyle kendi bilincine mahkûm olan insanın bundan kendini azat edebilmesi mümkün görünmüyor. Tam da bu noktada insan, ancak ilahî olanın çekim alanına girdiğinde / girebildiğinde kendiyle sonsuzluk arasında bir bağın oluştuğuna tesadüf eder. Öyle ki bu bağın insanda şuur düzeyine çıkarttığı en sıradan tecrübede bile imkânsızın sınırlarını zorlayabilme var. Çünkü kalbin bazı durumlarda imkânsızı talep etmekten vazgeçmesi, Allah’a acziyet isnat etme anlamına gelebilir. Bundan ötürü Allah, mü’min kulu için imkân dışına çıkmış şeyi çoğu kez mümkün kılar. Bu nedenle ilahî olanla temas kurmuş bir kalbin yalnızlıkla malul olduğu söylenemez. Orada fert, bir gaye adına var oluyor. Bir gaye adına var olmak, kişiyi varlık içinde kendi başınalıktan özgür kılar. Yaşam, uğruna tüketildiği gayeye göre anlam kazanır. Yoksa yaşamın bizzat kendisi değerli görülmez. Dolayısıyla Müslüman şahsiyetin hayatı, ilahî olanı temsil gayesine matuf olarak değerlidir. İlahî olanla ünsiyet etmiş bir kalp kendini, adına ve uğruna var olduğu gayeden bağımsız kılamayacağına göre yalnızlık onun için daima ötelenmiş sayılır. Ve yine bir gaye adına var olma nedeniyledir ki insan kendini sürekli bir tecrit ameliyesi içinde görür. Çünkü kendi adına var olmamak, var olandan kendini soyutlamayla açığa çıkar. İşte şiir, bir şekilde bir soyutlanma düzeyine işaret eder.

Esasında birçok şiirde, yerinden edilmişliğin acısı açığa çıkar. Yerinden edilmişlik, bir bakıma uyumdan uzaklaşmış olma durumunu çağrıştırır. Zira uyumun olduğu yerde sanata ihtiyaç duyulmayacağı ifade edilir. Nietzsche’nin de belirttiği gibi sanat her halükârda bir çatışma zemininde boy verir. Klasik edebiyatta rind – zahid tipleri, şiirin boy verdiği çatışma zeminine gönderme yaparlar. Batı edebiyatında da tanıdık bir çatışma zemini var: İnsanın trajik bir varlık oluşuna kaynaklık eden bu çatışma zemini, ölümün gerçekliği ve yaşama tutkusu arasındaki çelişkidir. Antik Yunan’da kuralı ve düzeni temsil eden Apolloncu tip ile aşkı ve coşkuyu temsil eden Dionysosçu tip arasındaki çelişki de sanatın zemini olarak vurgulanır. Dolayısıyla bir çatışma içinde bulunan insanın aradığı şeyin mutlak bir uyum olduğu söylenebilir. Uyuma doğru yürümek, uyumsuzluğun zemininde bulunmanın işaretidir. Ve şiir, insanın var oluşuna dair insiyakî bir yönelişin dili olarak, uyumdan yoksun kılınmışlığın, uyuma doğru yola çıkmanın temsili olarak görülebilir.

İsmail Süphandağı Arşivi