1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Ne Oldu?
Dünya savaşları sonrasında şekillenen dünyada, modern düşünüşün ve ona cevap üretme sürecini yaşayan düşünce akımlarının yaşadıkları gerilim üzerine eğilirsek ‘67 savaşı öncesi ve sonrasında yaşananları daha rahat kavrarız. Tüm dünyada yaşanan sürece paralel olarak 1967 öncesinde de Arap coğrafyasında modern düşünce kalıpları ve bunların sosyal, siyasal öğretilerini taşıyan ideolojilerin hegomonik üstünlüğü söz konusuydu. Batıya karşı girişilen özgürlük mücadelelerinde İslami eğilimli düşünür, hareket ve toplumların geriletilmesi; bunun sonucunda yaşanan mağlubiyet ve ardından bölgenin yaşadığı sömürge, yarı-sömürge, krallıklar ve otokratik halk cumhuriyetleri süreçlerinde de İslami niteliğe sahip direnişin üstüne gidilmiş ve bu hareket kendi içine çekilmek zorunda bırakılmıştır. Bunun sonucunda tüm coğrafyada batıcı/laik/sosyalist rejimler yükselişe geçmişler ve bu dönemde çeşitli savaşlar, siyasi, sosyal olaylar yaşanmış, yaşanan bu olaylar toplumsal bellekte iz bırakmıştır.
Arap coğrafyasında her ülkenin coğrafi olarak, yer altı ve yer üstü kaynakları açısından birbirlerine karşı çeşitli üstünlükleri olabilir ancak özellikle kültürel meselelerde coğrafya merkezi olma niteliğini taşıyan ülke her zaman Mısır olagelmiştir. Meselemizle alakalı boyutunu önemseyerek çok fazla detaylandırmadan süreci anlatırsak: Krallığa karşı 1952’de Hür Subaylar olarak bilinen grubun Müslüman Kardeşler’in de desteklediği bir devrim sonrasında Cemal Abdülnasır, kendi rakiplerini de eleyerek cumhurbaşkanı olur. Nasır’ın vaadi; Arap birliği, ekonomik yükseliş ve Filistin meselesinde Arap toplumu lehine bir çözüm yönündedir. Çok çalkantılı bir dönemden geçen Mısır’da, Nasır, karizması ile toplumda belirli bir karşılık bulur, bunda en önemli etken İsrail’e karşı takındığı tavırdır. Yaşanan savaşlarda kimi mağlup kimi yarı galip tam olarak bir başarı kazanılamasa da süreç zaten mağlubiyetten çıkmış bir toplum için en azından belirli bir zaman için “sürdürülebilir” bir niteliktedir. İş 1967’de değişecektir. Tabi ki sosyal, siyasal, kültürel bütün değişimin sadece tek bir tarihsel vakıaya indirgenmesi hatalı bir yaklaşım olacaktır. 1967’nin bardağı taşıran son damla olduğu söylenebilir. Yani zaten sıkıntılı bir şekilde devam eden siyasal ve sosyal olayların bu büyük mağlubiyetle nihayete erdiğini ve yeni bir sürece girildiğini söylemek daha doğrudur. Olaylar zinciri İsrail’in Suriye jetlerini vurmasıyla başlar. Bunun üzerine Mısır, BM gücünden bölgeyi boşaltmasını ister ve 22 Mayıs’ta Tiran Boğazı’na çıkan Mısır ordusu, İsrail gemilerine körfezi kapatır. 1 Haziran’da Ulusal Birlik Hükümeti’nin kurulmasının ardından İsrail, 5 Haziran’da saldırıya geçer ve 10 Haziran’da her şey tamamlanır. Mısır, Suriye ve Ürdün ağır bir darbe almıştır. Manda dönemindeki tüm Filistin toprakları ile birlikte Tiran Boğazı, Golan Tepeleri ve Sina Yarımadası da işgal edilmiştir.1 On bin asker ve bin beş yüz subay öldürülmüş, İsrailliler beş bin kişiyi ve beş yüz subayı esir almıştır. Donanım olarak Mısır’ın kaybı altı yüz tank ve üç yüz kırk savaş uçağı olarak tahmin edilmektedir.2 Savaş pek çok bakımdan bir dönüm noktası olmuştur. Kudüs’ün İsrailliler tarafından işgal edilmesi ve Müslümanlarla Hristiyanların kutsal yerlerinin Yahudi denetimine geçmesi çatışmaya bir başka boyut ekledi. Askeri açıdan da, toplumsal olarak da Arap devletleri güç dengelerinin değiştiğinin tam olarak farkına vardılar. Adid Davişa savaşın ekonomik boyutundan ziyade yarattığı psikolojik yıkıma dikkat çeker:
"1967 Savaşı öncesindeki olaylar umutları tekrar canlandırmıştı ve ünlü zaferi İsrail değil de Araplar kazansaydı neler olacaktı, bunu kim söyleyebilir? Fakat Nasır’ın Mısır’ı kaybetti ve adı çok kötü lekelendi. Diğer yenilgilerden farklı olarak, bu yenilginin boyutu o kadar büyüktü ki, en ateşli ütopyacılar bile Nasır’ın karizmasının kesin olarak sönüşünü fark edebildi. Geriye kalanlar bir kültürel yakınlık duygusu, ortak alışkanlık ve geleneklerin entelektüel olarak tanınışıyla “Arapçılık” denilen bir şeyin var olduğuna dair bir inançtan başka bir şey değildi.3"
Bu mağlubiyetin diğerlerinden farklı olarak büyük bir hezimete dönüşmesinde, hemen öncesinde oluşturulan zafer heyulasının tesiri büyüktür tabi. Pembe toz bulutları dağılıp “buz gibi gerçeklerle” karşılaşan Arap toplumu bunun etkisini üzerinden kolay kolay atamayacaktır. Tabi ki tüm söylediklerimiz en çok Arap yazar-çizer takımını, düşünürleri etkileyecektir. Özellikle de batıcı- modernist laiklerle, milliyetçileri. İbrahim M. Ebu-Rabi de gene aynı şekilde ‘67 savaşı öncesi ve sonrasını şöyle özetler:
"1967 yenilgisi, Batı’nın ekonomik ve ideolojik hegemonyasının pençesinden kurtulmaya çalışan milliyetçi/sosyalist Arap projesinin radikal bir biçimde başarısız olmasıyla sonuçlandı. Nasırcılığın ve Suriye Baasçılığının yenilgiyi önleyecek kadar sağlam olmadığını kanıtladı. 1967 öncesi laik/sosyalist/kraliyetçi Arap dünyası, dini alanın kapsamını daraltmada ve her türlü metoda başvurarak dini siyaset dışına çıkarmada başarılı olmuştu. 1967 yenilgisi İslami hareket ve onun farklı türevleri için bir lütuf oldu. Yenilgi Arap halkının en hassas duygusal ve psikolojik temellerine dokundu. Dine “dönüş” belli somut ihtiyaçlara bir cevap ve Arap toplumunda görülmeyen ya da engellenmiş yeni sosyal ve siyasal eylemlere yönelik itici bir güç oluşturdu.4"
Düşünce Trendleri
Buradaki kategorizasyonda Ebu-Rabi’nin tasnifini esas alacağımızı belirtmek isteriz. Arap düşüncesi ve yakın dönem fikir akımları üzerine çalışmalarıyla tanınan İbrahim Ebu-Rabi şöyle bir sınıflandırmaya gitmiştir:
1. İslami akım
2. Milliyetçi akım
3. Liberal akım
4. Marksist/Solcu akım
Meselemizle alakası bakımından Marksist/Solcu akımın üzerinde durmaya gayret göstereceğiz. Ancak şunu da belirtmek lazımdır ki bazen yapılan kategorik sınıflandırmalarda bir takım hususlar havada kalabilmektedir. Yani bir düşünce akımıyla ilişkilendirilen düşünür bazı meselelerde bir başka düşünce akımına daha yakın durup kendi akımına ters düşebilmektedir. Böylesi durumları yok saymadan genel bir çerçeve içerisinde durumun değerlendirilmeye tabi tutulduğu göz ardı edilmemelidir. Bir başka boyut da bazen düşünce akımlarının iç içe geçmiş yapılarıdır. Bizce en özgün duruş olan İslami akımı ayırırsak özellikle Marksist/Solcu akımlar ile milliyetçiliğin paralelleştiği hatta birlikte hareket ettiği (Baas ideolojisi örneğinde olduğu gibi) çok fazla durumla karşı karşıya kalmaktayız. Ebu-Rabi de bu işbirliğinden doğan ve farklı akımları aynı amaca yönelten durumu göz ardı etmez:
"Marksist, liberal ve devletçi aydınların ortak bir yönü vardır: İslamcıların kontrol edici güç ve devlet haline gelmesini önleme ihtiyacı üzerinde anlaşmaları. Bazı temel farklılıklar varsa da, bir bakıma hepsi statükonun korunması noktasında birleşmektedirler.5"
Çağdaş Arap düşüncesinde sol akımın kendini konumlandırdığı nokta çift kutuplu dünyada sosyalist hareketin çıkış noktasıdır: Anti-emperyalist, anti-kapitalist söylem. Meselenin bağlamından çok fazla uzaklaşmadan bu akımın 1967 sorasında şekillenen siyasal düzlemde; teorik düzeydeki problemleri, devletle ve milliyetçi akımla olan ilişkisi, toplumsallaşamama sorunu, din ve dini alanın içeriğine karşı takınılan tavır gibi problemli konularda üretilen bilginin eleştirisi ve problemin çözümü noktasında kendisini yenileyememesi gibi bir durum söz konusudur. Bizim de ilerleyen kısımlarda Şair Adonis ile ilgili eleştirilerimiz de biraz bunlar üzerinden şekillenecektir. 1967’nin tesiri konusunda da; İslami eğilim ve hareketlerin giderek artan etkisine karşın solun yukarıdaki problemleri -özellikle dine karşı takındıkları duruş- yeniden önüne sürülmüştür. Acaba bir değişiklik gerçekten var mıdır yoksa yeniden batılı oryantalist atalardan devralınan, pratik ve teorik düzlemde; pragmatist, ahlaki açıdan ikiyüzlü bir tutum mu söz konusudur?
Tarık İsmail Arap sol hareketlerinin durumunu değerlendirirken özellikle bu düşüncenin esnek bir yapıya sahip olmaması ve eleştiri yoksunluğuna dikkat çeker:
"Batıya karşı duyulan memnuniyetsizliğin yükselmesiyle Arap komünist hareketleri, bölgedeki devrimci hareketin bütünü içerisinde öncü bir unsur haline gelme fırsatını yakalamışlardır. Ancak, radikal toplumsal ve ideolojik dönüşümlerin tetikleyicisi olabilecek başarılı bir devrimci eylemliliğe önderlik edebilmedeki zaafları bu fırsatın kaçmasına sebep olmuştur. Bunun sebebi teori ve pratikteki eksikliklerine bağlanabilir. Mesela Avrupa kaynaklı bir diyalektik materyalizm geleneğine körü körüne bağlılıkları, teorik düzeyde ciddi bir probleme işaret etmektedir; sosyalist düşüncede meydana gelen önemli gelişimleri özümsemekte zafiyet. Arap komünistlerin halkı kendilerinden iyice soğutan dini inanışlara karşı cepheden saldırılarıyla da problem iyice içinden çıkılmaz bir hal almıştır.6"
Çağdaş Arap düşüncesinin en temel problematiklerinden birisi eski-yeni çatışması meselesidir. Aslında Marksist/Sol eğilim açısından bağımsızlık, yenilenme, kurtuluş ne dersek diyelim çare eski’nin kaldırılması yeni’nin inşasındadır. Batıya karşı girişilen bu mücadelede batılı düşüncenin formlarını, öğretilerini esas alan Marksistlerin bu yaklaşımı ile basitçe ifade etmek gerekirse İslami eğilimin ortaya koyduğu vahyin şahitliği ve günümüzde tanıklığının yapılması retoriği ana gerilim noktasıdır. Sol eğilim içinde “eski” ile olan mücadelede daha evvel değindiğimiz gibi farklı yaklaşımlar söz konusudur. Ancak bu hareket içerisinde ana damar yeninin inşası yolunda eskinin yok edilmesi yolundadır. Marksist/Sol eğilimin önemli düşünürlerinden Sadık el-Azm’ın düşünceleri bu mevzuya açıklık getirecektir. El-Azm’ın düşüncesi dinsel düşüncenin tamamen reddedilmesine dayanıyordu. El-Azm dinsel düşüncenin kendi içinde yanlış olduğunu ve otantik bilimsel düşünceyle, bu düşüncenin bilgi anlayışı ve doğruya ulaşma yöntemleriyle bağdaşmadığını iddia etti. Bu ikisi hiçbir şekilde bağdaştırılamazdı. Kur’an’da yazılanlara kelimesi kelimesine inanmak imkânsızdı; eğer Kur’an’ın bazı bölümlerini bir yana bırakacak olursak da bu kitabın Allah kelamı olduğu iddiasını reddetmek gerekecekti. Dinsel düşünce sadece yanlış değil, aynı zamanda tehlikeliydi. Mevcut toplum düzenini ve düzeni denetleyenleri destekliyor ve böylece gerçek bir toplumsal ve siyasal kurtuluş hareketini engelliyordu.7 Özdemir İnce, benzer tespitleri Adonis için yapar. Adonis’in, aynen şu tabiri kullanarak “geçmişi hallaç pamuğu gibi attığını” belirtir.8 Burada kısaca değinirsek Marksist/Sol düşünürlerin genel kanaati Arap toplumunun modernleşmesi yolunda özetle; ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak yönündedir. Bundan dolayı Arap coğrafyasında sol düşünür ve hareketlerin birçoğu diktatör/despot yönetimleri İslami hareketlere karşı desteklemişlerdir. Adonis’in Mısır’daki darbeye karşı takındığı tavır bunun göstergelerinden birisidir. Darbe sonrası için ümitvar olduğunu söyleyen Adonis, halkın seçimine saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak bunu darbe karşıtlarına söylemektedir ne yazık ki. Röportajı yapan muhabirin Müslüman Kardeşler’in de seçimle iş başına geldiğini hatırlatması üzerine verdiği cevap ise oldukça şaşırtıcıdır: “Toplumlar da bireyler gibi hata yapabilir. Bu hata idi.” Adonis’in bu yorumu onun düşünce sistematiği içinde yalnızca son dönem siyasi meseleler için geçerli değildir. Genel olarak İslam’a, İslam tarihine, dinin siyasi ve sosyal emirlerine dönük bir tutumdur bu. Biraz kibirli, çokça eskilerin yalanları söylemi benzeri, içinde yer aldığı (kendisini radikal solun içinde görmektedir9) düşünce akımının bir gereğiymişçesine küstahçadır. Tabi ki bu noktada yer yer söylemlerinde ton farklılıkları görülebilmektedir.
Son dönem Arap Marksistlerinin devletle, milliyetçilerle ve seçkin Arap elitleri ile ilişkisi yer yer düşmanımın düşmanı dostumdur mesabesinde yer yer ise tam bir sahiplenme ve bu rejimlerin sıhhati için mücadele noktasındadır. Ebu-Rabi bu konuda şunları belirtir:
"Birçok Arap ülkesinde ordu, merkeziyetçi gücüyle sağlıklı sivil derneklerin oluşumunu engelledi. Arap laiklik hareketi, Arap dünyasını etkileyen genel kriz nedeniyle kriz içerisindedir. Laiklik hareketinin büyük bir kısmı “dindar kitlelere” karşı iktidar elitinin saflarında yer almaktadır.10"
Arap Marksistlerinin bu tutumları biraz da geleceklerini rejimlerin geleceklerine bağlamalarıyla alakalıdır. Örnek verecek olursak; etkili siyasi bir akım olan Baas ideolojisi özü itibariyle soldandır. Bu rejimlerde sol ve fraksiyonları görece bir özgürlük ortamından yararlanmışlardır. Mısır’da Nasırcılık olarak isimlendirilen ekol; özellikle Sovyetlerle olan ilişkileri ve Nasır’ın vaatlerine eşdeğer bazı özelliklerinden dolayı, Marksist/Sol hareketler için elverişli bir saha oluşturmuştur. Hem Nasırcılık hem de Baasçılık, milliyetçiliği de toplumu bir arada tutacak bir etken olarak egemenlik dönemlerinde yaygınlaştırmışlardır. Sosyalist düşünürlerden Mehdi Amil, solcuların devletle olan ilişkileri noktasında bazen doğrudan Adonis’in de içerisinde yer aldığı yazarlar gurubuna yönelik sert eleştiriler yöneltmiştir. Onları Arap dünyasında “sahte bilinci” yaymakla suçlamıştır. Arap düşünürlerin büyük bir kısmının, ana amacı toplumdaki dominant sosyal ve ekonomik ilişkileri ortaya çıkarmak olan Arap burjuvasının zihinsel dünya görüşünü benimsediğini belirtmiştir. Ayrıca bu düşünürlerin, burjuva Arap düşüncesindeki farklı trendleri temsil etmelerine karşın, günlük düşünceler üzerindeki kontrolünü gevşetmeyi reddeden burjuva düşüncesiyle güçlü bir birlik duygusu içinde bulunduğunu düşünmektedir.11 Bu eleştiriler mühimdir çünkü Arap Marksistlerinin laiklik uğruna, siyasal elitle kurduğu bu bağ onların toplumla olan ilişkilerinde ana kırılma noktalarından birisini oluşturmaktadır. Bundan dolayı Arap Marksistleri, İslami hareketlerin halkın desteğini kazanarak yükseliş gösterdiği zamanlarda siyasal elitin bu hareketlere karşı baskı ve şiddet yoluyla giriştiği sindirme politilarının da savunucusu olmuşlardır. Adonis’in Mısır’daki darbeden sonra ümitvar olduğunu açıklamasını buralarda bir yerlerde aramak lazımdır. Bunun psikolojik yansımalarını incelemek bizim yeterliliğimizi aşıyor ancak şu hususun altının çizilmesi gerekmektedir: Mısır’da binlerce insan katledilmişken darbeye selam çakarak ümitvar olduğunu belirtmenin de insani ve ahlaki bir tutumdan çok uzak olduğu unutulmamalıdır. Tüm bunlardan sonra Arap coğrafyasında demokrasiyi önceleyen, insan haklarına saygılı rejimler için çalışmak, bunu becerebilmek için de İslam’ın bir din olarak saygın ancak siyasal bir ideoloji olarak berbat bir şey olduğunu söylemek tutarlı değildir. Zaten Arap halklarının solculara ve laiklere karşı olan tutumunu belirleyen konulardan birisi de burada yatmaktadır. Sizler bu kimseleri senelerdir ezen, yağmalayan, yaşam hakkı dahi tanımayan rejimleri desteklerseniz halktan bir teveccüh beklemeniz abes kaçacaktır.
Şair Adonis Kimdir?
Asıl adı Ali Ahmed Sait Eşber olan yazar 1930’da Lazkiye’nin Kassabin adlı köyünde doğdu. 1944 yılında ülkenin ilk Cumhurbaşkanı olan El-Kuvvetli’nin önünde şiir okuduğu için geri kalan eğitim hayatını burslu olarak geçirdi. Liseyi Tarsus Fransız Lisesi’nde bitirdi. 1954’te Şam Üniversitesi’nde Felsefe Bölümünü bitirdi. 1956’da Beyrut’a yerleşti. Burada arkadaşı Yusuf el-Hal ile Şiir adlı edebiyat dergisini yayınlamaya başladı. Bu dergide özellikle yenileşme yanlısı batılı tutumunu şiirin ve Arap dilinin modernleşmesi yönünde kullandı. Geleneksel şiir kalıplarına karşın yenilikçi batı şiirini ve en önemli şiirsel bir duruşu ve okuyuşu önceledi. Bunu geleneksel Arap mitinin ve Yunan mitolojisinin esintileriyle harmanlayarak şiirleştirmeye çalıştı. Kendisi Fransa’da yaşamaktadır. Lübnan vatandaşlığına geçtikten sonra Adonis ismini aldı. Dergilere yolladığı şiirleri Ali Ahmed ismiyle yayınlanmayınca aynı şiirleri Adonis ismiyle yolladı ve şiirler yayımlandı. Bu ismi tercihinde az önce bahsettiğimiz, şiirinin Yunan mitolojisiyle olan ilişkisi bağlamında Albert Hourani; Zeus’un gözdesi yakışıklı oğlan çocuğu Adonis’i tercih etmesini manidar bulmaktadır.12
Arap Poetikası isimli kitabı şüphesiz en önemli eseridir. Eserde genel çerçevesiyle Arapça’nın ilk dönem özellikleri, yaşadığı değişimler, şiirsel özellikleri, dil ve anlam ilişkisi üzerine önemli aktarımlar mevcut. Kitabın son bölümü Poetika ve Modernite bölümü yazarın batılılaşma, eski-yeni gibi daha evvel bahsettiğimiz meselelerle alakalı düşüncelerine ve ‘67 sonrası değişen ideolojik yaklaşımlarına yer veriyor.
Bu bölümde, Ebu-Rabi’nin onu dâhil ettiği eleştirel Marksizm düşünce kalıbı içerisinde Adonis, ilk olarak tam manasıyla modernleşemeyen Arap toplumundan hatta Arap Marksist akımından dert yanıyor. Modernliği içselleştiremeyenlerin toplumu modernleştiremeyeceğini belirten Adonis’in modernleşmenin modernizmi de aşmakla başladığını ve kendisinin bunu ilk başaran kişilerden birisi olduğunu söylediğini de belirtelim. O asıl Arap şairleri olarak Cahiliye şairlerini görmektedir. Burada Taha Hüseyin’in ‘Mısır’da Kültürün Geleceği’ isimli kitabında Mısır’ın dünyanın ortasında yer aldığını ve eski Mısırlıların da firavunlardan bu yana Avrupa’ya yakın durduğunu belirtmesi gibi o da Arap şiirinin ilk modernistleri olarak Cahiliye şairlerini görmektedir:
"Ben kendimin Batı kültürünü alanlardan olduğumu belirtmeliyim. Ama aynı zamanda ben, Batı kültürünü ilk aşanlardanım. Benim gibi olanlar, kültürel miraslarını yeni bir bakış açısıyla kurma imkânı sağlayan ve kültürel bağımsızlıklarını kazandıran bir şuur ve anlayışa sahip oldular. Bu çerçevede şunu itiraf etmeliyim ki ben, Arap şiirinin söz konusu modernliğini yaygın Arap kültür sistemi ve bilgi vasıtalarından öğrendim. Baudelaire’i okumam benim Ebu Nuvas hakkındaki düşüncelerimi değiştirmiş, onun şairliği ve modernliğini keşfetmemi sağlamıştır. Mallarme’yi okumam Ebu Temmam’ın şiir dilinin gizemlerini ve modernlik boyutunu anlamamı sağlamıştır. Rimbaud, Nerval ve Breton’u okumam bütün eşsizliği ve parlaklığıyla tasavvuf tecrübesini keşfetmemi sağlamıştır. Öte yandan modern Fransız eleştirisini okumam beni, özellikle poetika ve onun dilsel ve anlatımsal özelliğiyle ilgili el-Curcani’nin eleştirel bakışının modernliğini anlamamı sağlamıştır.13"
Adonis’in modernite ile cahiliye Arap şiiri arasında kurduğu bu bağlantı oldukça ilginçtir. Adonis’in cahiliye şiirine bu kadar atıfta bulunması biraz da çok tanrılı yaşayışa ve pagan kültürüne olan hayranlığındandır. Bu hayranlık onu, tektanrılı dinlerin sonunun geldiği düşüncesine kadar götürmüştür. Özdemir İnce ile yaptığı röportajda bu meseleyi şöyle ele alır: “Tektanrılı dinler uygarlığı ile tektanrılı dinler öncesi (premonoteist) uygarlıkları karşılaştıralım: premonoteist toplumun uygarlık, kültür, şiir, felsefe ve mimarisi monoteist toplumun uygarlık, şiir, felsefe ve mimarisini fersah fersah aşar. Monoteist uygarlık sadece savaş, yıkım, ırkçılık ve diktatörlükler yarattı.”14 Bu sözlerinin, dinlerin yıkım ve sürgün getirdiği, tarihin din savaşları ve din adına yapılan katliamlardan ibaret olduğu gibi sol/materyalist dünya görüşünün bir takım ezberlerinden olduğu çok açık. Adonis’in din ve Müslümanlar üzerine görüşleri ne yazık ki samimiyetten uzak. Halkları katledilen, sürgün edilen, eşlerini, ailelerini kaybeden coğrafya Müslümanlarının batı saldırganlığına ve vahşetine karşılık olarak gösterdikleri mücadeleyi “terörizm” olarak yaftalayarak acımasızca eleştirirken onu, kendi memleketi Suriye’de rejimin işlediği zulümler için hiçbir şey demediğini hatta rejimi –yaptığı hatalara rağmen İslamcılara karşı- desteklediğini (aynı Mısır’daki tutumu gibi) biliyoruz. Tüm bunlardan sonra çıkıp pagan kültür güzellemelerini içine boca ettiği bir din anlayışıyla Müslümanları kendince doğru yola davet etmesi ise küstahça. “Elbette bir şeyler değişmeli ama diyalogla, demokratik yoldan değişmeli.” Bunlar kendisine ait bir röportajdan alınmış cümleler… Peki, öyleyse Mısır’da niye darbecileri desteklediğini sormak lazımdır. Ebu-Rabi artık kökleşmiş olan bu sol/seküler tavrı eleştirir:
"Arap solunun dinle alakalı en önemli problemli yaklaşımlarından birisini; İslam’a ve İslam’ın ana kollarından birisine, emperyalizme ve İsrail’e karşı mücadele eden İslami harekete ve onun din anlayışına karşı klasik Marksist, Leninist formülasyonu aşması gerekmektedir.15"
Adonis’in Düşünce Sisteminde Modernlik ve Laiklik
Batıcılığın kökenleri hususunda, ilk batıcı/laik Arap düşünürlerinden Tahtavi’ye Hamid İnayet’in yönelttiği bazı eleştiriler vardır. İnayet’e göre batı düşüncesinin bütünlüğünü kavrayamayan Tahtavi batının siyasal yönelişleri ve tercihleriyle, kültürel nüfuzu arasında bir fark olduğunu düşünmesinden dolayı batıcılık yapmaktadır. O batılıların Arap coğrafyasında emperyalist planlarını, sömürüyü ve katliamları ayrı tutmakta (Hamid İnayet bunlardan haberinin olamayacağı ihtimali üzerinde bile durmaktadır yoksa bu durum izah edilemez bir hal alacaktır.16) bunların Batının gelişmesini sağlayan kültürel etkenleri benimsememiz önünde engel oluşturmadığını savunmaktadır. Seneler geçtikten sonra Tahtavi tarafından kurulan bu basit teorik düzlemin üzerine ne inşa edilmiştir? 1967’nin Arap laikleri üzerindeki tesiri, İslam’ı bir meşrulaştırma aracı olarak görmekten öte ne yapmıştır? Bundan dolayı mı Adonis bunlar iyi Müslümanlar işte bu aşırılar da kötü Müslümanlar gibisinden basit bir tasnife giderek Müslüman halkların iradesine karşın açık bir karşı duruş sergilemektedir. Burada önemli ayrım laiklik meselesidir. Bölge insanlarına laiklik adı altında uygulanan ve belirli bir kesimde karşılık da bulan dinin düşünüş-kavrayış dünyasından kopuş, seküler ve bireyci anlam arenasına geçiş yolunda Marksistler yapılan her şeyi mubah görmektedirler. Son olarak verdiği röportajlardan birisinde Adonis şunları söylüyor: “Ben özgür bir seçmenim ve demokrasiyi kabul ediyorum. Oyumu vereceğim ve elbette Müslüman Kardeşler’e karşı. Kesinlikle siyasette etkili olmalarına karşıyım. Ne yazık ki, bazı durumlarda serbest seçimler çözüm olmuyor. Serbest seçimlerle iktidara gelmiş bir çoğunluk da despotik olabilir, bakınız Hitler.” Demokratik duruşu önemseyen bu zihin, Müslüman bir grubun siyasette etkin olmasını istememektedir. Türkiye’deki emsalleri gibi o da bazen seçimlerinde çözüm olmadığından dem vurmaktadır. Peki, bu insanlar ne yapmalılardır? Demokratik alanı da kullanmayıp silahlı mücadele metodunu benimseyen kesimler zaten terörist ilan edilmektedir. Ne yapabilirler? “Biz Araplar 1500 yıldır aynı çemberin etrafında dönüyoruz. Bu 1500 yıldır amacımız, çağdaşlık yönünde toplumsal değişiklikleri hedeflemeyen siyasi iktidarı ele geçirmek. Esaslı bir değişiklik yapmadan, yukarıdaki yöneticilerin değiştirilmesi hedeflendi hep.” Bu sözler de ona aittir. Batılılaşmadan yapılacak olan devrime karşı olduğunu ve diktatörlük rejimini desteklediğini belirtmiş oluyor böylece.
Adonis’in düşünce sistematiğinde eleştirilerini yoğunlaştırdığı bir husus vardır ki dikkate değer bir husustur. Arap Poetikası isimli kitabında daha evvel de değindiğimiz modernleşemeyenlerin, moderniteyi ve kurumlarını kavrayamayanların toplumu da modernleştiremeyeceğine dair düşüncesinde önemli bir nokta da modern düşünce akımlarına yönelttiği şu eleştiride saklıdır:
"Dini, siyaset ve iktidardan ayırma eğiliminde olan çoğu modern düşünce akımlarının kapalı bir düşünce yapısına sahip olmaları söz konusu krizi (eski-yeni) daha da derinleştirmektedir. Zira bu akımlar, ilahi dini reddederken yerine uydurma başka bir din koymaktadır.17"
Bu eleştirinin kabul edilebilir yanı laiklerin dinin yapısına kavrayamadıkları yönündeki tespittir. Ancak Adonis’in bu konuda başarılı olduğunu söylemek zor. En basitinden meseleyi derinlemesine incelemeden tipik, klasikleşmiş laik fikir altyapısıyla konuşmakta, en insaflı düşüncesinde de şunu belirtmektedir: “Aksaklık metinde (Kuran’da) değil, onu anlamayan insandadır.” Adonis, Marksistleri dini alanın işlevi hususunda ikiyüzlülük yapmakla da suçlamaktadır. Onların realiteyi daha berrak biçimde açıklamak yerine, onu maskeleyen kavramsal mekanizmanın bir aracı işlevi gördüğünü belirtmektedir. Şeklen modernleşmeyi eleştirmekte, eğer ki modernleşmenin özü itibariyle kavranmayıp kılık-kıyafet düzeyinde modernleşilirse, asıl o zaman modernliği doğuran ve özünü oluşturan akli prensiplerin kaybedileceğini belirtmektedir.18
Sonuç olarak Arap coğrafyasında özellikle dünya savaşlarından sonra yaşanan süreçlerde hâkim ideolojilerin toplumsal bellekte yarattıkları izlenimler üzerinde düşünürsek; 1967 sonrasında yükselişe geçen İslami söylem bastırılmış ve illegal bir statüye sokulmaya çalışılmıştır. Ancak bu durum şu gerçeğin ortaya çıkışını engellememiştir: Arap toplumlarının en önemli siyasal, sosyal dayanağı dindir ve İslamcı hareketler bu alanın belirleyicisi olma konumundadır. Bu pratik gerçekten yola çıkarak din ve dini hareketlere karşı liberal, Marksist ve milliyetçi eğilimler mücadele vermektedirler. Burada ideolojilerin kendilerini konumlandırdıkları yer tamamen ontolojiktir. Arap coğrafyasının her hangi bir yerinde hükümeti demokratik seçimlerle elde eden İslami bir partiye karşı Arap Marksistlerinin konumlanışı bu hükümet hayırlı işler de yapsa bellidir. Eleştirel düşünceden uzak bu hareketlerin tavır alışları Arap halkları nezdinde tabi ki karşılığını bulmaktadır. Ancak bu durumun Arap Marksistlerinde de bir karşılığı olacaktır: Söylemlerde İslami temalar kullanmak, meseleyi İslami bir zemine oturtmaya çalışmak gibi. Lakin bunun da tutarlılığı ve samimiyeti tartışmalıdır. 150 yıllık yabancılaşmanın vardığı son nokta işte budur. Tabii bu durumun yansımaları farklı ölçekte dindar-muhafazakâr kesim içinde yaşanmaktadır. Tüm bunlardan sonra Adonis’in yaptığı gibi “dinci faşizminden” dem vurmak sadece seküler bir vicdansızlığa işaret etmektedir: Realiteyle olan bağı sıkıntılı bir adamın veryansınlarına. Tehdit olarak görülen bir hoşgörüsüzlük çemberinden söz ederken, tahammülsüzlüğün üst sınırlarını zorlayan bir riyakârlığa ve acımasızlığa. Suriye’de rejimin her türlü katliamı yaptığı ve artık hesap verme korkusu dahi taşımadığı bir düzlemde sol-faşist teamüllerle rejime destek vermek başka nasıl izah edilebilir? Yeniden üzerinde düşünüldüğünde batıcı/seküler zihnin bir tek Arap coğrafyasında değil tüm İslam coğrafyasında ne inşa ettiğini, neyi başardığını sormak lazım? Bizce şair Adonis bu hususta çok tipik bir örnek. O, bizim kendi içimizde yaşadığımız büyük yabancılaşmanın tesirlerini tüm eserlerinde, fikirlerinde ve tabi ki şiirlerinde yaşatıyor.
Dipnotlar:
* -15. Bursa Edebiyat Günleri için yapılan tebliğ metninden özetlenerek hazırlanmıştır.
1- Malcolm Yapp, The Making of the Modern Near East,/Dünden Bugüne Ortadoğu, yayına hazırlayan: Rıdvan Kaya, Özgür-Der (Alternatif Eğitim Ders Notları) s. 240
2- Adid Davişa, Arap Milliyetçiliği- Zaferden Umutsuzluğa, Literatür Yay. Aralık 2004 s.229
3- Adid Davişa, Arap Milliyetçiliği- Zaferden Umutsuzluğa, Literatür Yay. Aralık 2004 s. 229
4- İbrahim M. Ebu-Rabi, Çağdaş Arap Düşüncesi, Anka Yay. Haziran 2005 s.95
5- İbrahim M. Ebu-Rabi, Çağdaş Arap Düşüncesi, Anka Yay. Haziran 2005, s.37
6- Tarık Y. İsmail, Arap Dünyasında Komünist Hareket, Kapı Yay. Şubat 2006, s.192-196
7- Albert Hourani, Arap Hakları Tarihi, İletişim Yay. 2014, s.510
8- Adonis, New York’a Mezar, Can Yay. Çeviren: Özdemir İnce, Ocak 2012, s. 12
9- Adonis, New York’a Mezar, Can Yay. Çeviren: Özdemir İnce, Ocak 2012, s.36
10- İbrahim M. Ebu-Rabi, Çağdaş Arap Düşüncesi, Anka Yay. Şubat 2005, s. 180
11- A.g.e s.448
12- Albert Houran, Arap Halkları Tarihi, İletişim Yay. 2014, s.459
13- Adonis, Arap Poetikası, Yapı Kredi Yay. Şubat 2014, s.78
14- Adonis, New York’a Mezar, Çeviren: Özdemir İnce, Can Yay. Ocak 2012, s.35
15- Ebu-Rabi, Çağdaş Arap Düşüncesi, Anka Yay. Şubat 2005, s. 125
16- Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, Yöneliş Yay. Mart 1997, s.54
17- Adonis, Arap Poetikası, Yapı Kredi Yay. Şubat 2014, s.80
18- Adonis, Arap Poetikası, Yapı Kredi Yay. Şubat 2014, s.82
