Kapıya Koyma
TEMMUZ Sayı: 25 - Ekim 2018

Her yeni gün; yeni ihtimal, yeni endişe ve yeni heveslerin karmaşasında başlar. Ayağıma bir diken batar mı evhamından, ‘acaba bugün ölecek miyim’ sanrısına kadar ki geniş helezonda yaşanacak taze bir vakit. Bu yüzden bir güne en güzel besmele ile başlanır. Çünkü bütün evhamlar sadece Allah tarafından bertaraf edilebilir.

Gün ışığının cömertçe göz kapaklarımdan içeri dolduğu o gün için, yine kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Tıpta anksiyete deyip geçtikleri şeyin onlarca çeşidi ve alt başlığı vardır. Bir Allah’ın kulu da çıkıp şu kalp çarpıntısını ulvi bir sebebe yormamış. Ama ben eminim; güne azıksız başlamak bizi böyle telaşlı yapan. Gecemizin hakiki olmayışı, gündüzümüzden çalıyor. Bir seher nefesi yetecek oysa bedenle ruhun barışmasına. Nihayetinde sütliman olacak insan.

Hazırlanmak sancılı bir süreçtir kadınsanız. Bugün nasıl görüneceğinizi mevsimleri değiştirecekmişçesine düşünürsünüz, renk seçerken. Daha iyi, mutlu, sevecen, kendine yeten, sempatik, huzurlu görünmek mi? Yoksa daha ciddi, resmi ortamlara uygun, olduğundan daha az samimi görünüp anlamsız hüsnü zanların önüne geçmek mi?

Kadınlığın apoletini taşımak pek güçtür. Bu onuru taşımanın yükü aynada başlar ilkin. Kimseye görünmeden rötuş yapmanız; biçimsiz hayalperestliğinizi, sınırları zorlayacak gülümsemenizi, günün havasına uymayan büyük adımlarınızı kırpmanız gerekir.

Hepi topu iki şey giyip çıkacakken asrın felsefesinde şeker karıştırıyordum yine. Bir asır sürmüşçesine hazırlandıktan sonra çıktım evden. Saate baktım on dakika geçmiş. Gülümsedim. Asırlar da çekti boyundan, huyundan, enleminden, boylamından demek ki.

Eski sokakları geçip geldiğim iş yerimin alt sokağındaki sahafın önünden geçerken hep yaptığım gibi iyice yavaşladım. Mustafa Abi yine tütün sarıyordu tozlu kitapların arasında. Ah dedim, kaşe paltosunun omuzları yine küllüdür şimdi. Bu kadar zarif bir adama külü yakıştıramıyor insan. Sahi ne naif adamdı Mustafa Abi. Kapıdan her gireni aynı sakin notadan ayağa kalkıp karşılardı. Konuşurken samimi fakat mesafeli duruşunu hiç bozmazdı. Yıllardır okuyup biriktirdiği, anılarını paylaşıp dertleştiği kitapları satmaya niyet ettiyse insan, dünyadan alması gerekeni almıştır muhakkak. ‘Biraz vaktim olsa inerdim’ diye düşünüp ilerledim.

Eski tarihi konağın önüne gelmeme çok az kala içimde o bilindik derin sızı belirdi. Yaklaştıkça boyu, posu, endamı, yokuşa uzanışı gönlüme işliyordu. Hele o nakışlı demirleri olan balkonu yok mu! Ah, kim bilir kaç kadın burda bir hayali beklemiştir gün batarken. Gözlerini en uzak ihtimale kilitleyip, ılık esen rüzgâra saçlarını emanet edip, ne iyi şeylere niyet etmişlerdir kim bilir. Bu zarif kadınların muhakkak oymalı çerçeveli aynaları ve saçlarını okşar gibi tarayan gümüş tarakları da vardır. Elbiselerinin nakışları bir ressamın elinden çıkmış, renkleri bir türküyü anlatır gibidir. Derken kapıya ilişti gözüm. Bir müzeye aitmiş gibi duran, yıllara rağmen dimdik, tüm ailenin sırlarını tek hamlede kapatabilen bu kapıda kim bilir kaç adam karşılanıp elindeki poşetler alınmıştır. Kaç çocuk omzuna atlamıştır babasının? Kaç saklambaç oynanmıştır bu geniş sofada? Kaç kalabalık sofra kurulmuştur? Kaç davul çalınmıştır; bir imsak vaktine yakın, bir düğüne, bir askere…

Konağın olduğu sokağı geçmem asırlar sürmüştü. Saate baktım iki dakika olmuş. İçime yine aynı hüzün çöktü. İnsan bir güne nasıl taze hevesle başlayabilir ki? Ne nakışlı balkonlarda umudu bekleyen, ne gümüş taraklarla saçını tarayan, ne o zarif kapıda babasının omzuna atlayan, ne geniş sofalarda saklanan, ne o davulla uğurlanan ben değildim. Sadece bu manzaradan geçen biriydim. Yüzyıllardır bu konakta yaşanan hikâyelerin hiçbirinin şahidi dahi olamamış biri.

Hayıflanmanın mertebelerinde gezinerek iş yerime geldim. Hemşire hanım beni kapıda karşıladı. İlk hastamızın dosyası elinde hazırdı. “Buyurun araç hazır doktor hanım, ilk hastamız yatağa bağımlı, derin bası yarası olan, midesine takılı sondayla beslenen ve yakınlarının mama raporu talep ettiği Ali Bey.” Ben romansı hayallerimin denizindeyken bir insan ayağa kalkamıyor, yemeğini dahi yiyemiyor, yaralar içinde hayata tutunuyordu. Yaşlılığı kapıya koyma kızım, diye öğüt veren Seher Teyze’nin sesi geldi kulağıma. Kulağım radyoyu duymuyor diye devasa kasetçaları boynuna tülbentle bağlatan Veli Amca geldi gözümün önüne. Araca yavaşça oturup suyumu içtim. Radyoyu açtım. Hastamın yapamadığı her şeyi yaparak ona doğru gitmek içimi acıttı.

Karar verdim; eğer bir gün yaşlılık gelirse, Seher Teyze’yi dinleyip kapıdan içeri almayacağım.

Gülsüm Çıngı Arşivi
25 Sayı: 25 - Ekim 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler