Yaşadıkça şaşırdık ve şaşırdıkça dağlara öykünmeye başladık. Dağlara koşan biri, içimizden biri, bir gün dağın içinden gelen sesle irkildi. İnsanın irkilmesi mütemadiyen devam eden bir olaydı. Olgunluk, Allah’ın beklediği vakitti. Sabretmeyi en iyi bilen yaratıcı kölelerinin birbirine yaptığı eziyeti sonuna kadar izledi ve içlerinden temiz olanını seçti. Önce dağlara çekti onu. Sonra muhatap aldı. Öyküyü hatırlattı hemen, emretti. Uyar dedi uyarılması gerekenleri. Şüphesiz sapkınlık içinde olanları! Adları gibi emin oldukları ismi. Çölün derinliklerinden kayalara çarpıp gelen, toprağı delip geçen, taşları pamuk gibi hafifleten buyruk tozlara karışarak iki şehrin göbeğinde sıcaktan kanları kaynamış kalplere kadar sirayet etti. Musab’ın ve Ebu Zer’in yanaklarından birer damla yaş kumlara döküldü.
“ELA!
İnne hu bi külli şey’in muhit”
(Fussilet-54)
“Dikkat edin; (uyanın-gözünüzü açın) o gerçekten şey’in kendisi olarak ihatadadır.”
Ethem Erdoğan’ın Yedi İklim Yayıncılık’tan çıkan şiir kitabında şiirden önceki sayfa böyle.
Asansör çelik halatlarının çıkardığı seslerle blok ortasında uğultuyla ilerliyor. Ansızın duruyor iki daire arasında. Karanlık kendisine alışıkmışız gibi hemen kuşatıyor bizi. Depremden sonra taşların ve ağır gâvur beton kırıkları altında gibi. Yavaş yavaş oksitlenmeye başlıyor sanki demirler. Şehir çürüyor farkında mısınız? Yüzler kalabalıkların yüzlerinin fotoğraflarını çekerek yapıştırıyor boşluğa. Şehre, tam orta yere büyük kanatlı bir melek kapatıyor simsiyah kanatlarını. Kanatlarını örtemediği bir karasinek kalıyor dışta. O da göğün renklerinden kaçıp kurtulmak istiyor ve kanadın altındaki kokular çekiyor onu. Pis bir kokunun çektiği canlıyı yaratan, onun bir meleğin kanadın altına gireceğini biliyordur mutlaka. Bir süre karanlıkta uyumak, çürümeden bir süre düşünmemek mümkün belki ama bunca birdenbire üşüşen bölük pörçük düşünceler, kırpılmış olaylar, örgüsü karışmış bir şekilde başımızda birikiyor. Başımızdan ter değil biraz sonra kaynar sular dökülecek. Hayır, hayır belki de soğuk soğuk terleyeceğiz. Bu topraklarda ne kadar zaman geçirdik, ne kadar zaman koştuk sokaklarda çocukken, ne kadar merdiven çıktık asansörler icat edilmemişken. Bakın sesler geliyor. Duyacaklar iniltimizi. Ama duyamazlar ki. Çaprazdaki komşu çocuğunun doğum gününü kutlayacak birazdan, oyun konsolu almış, çok sevinecek oğluşu. Ama burası çok karanlık! Demirlerin arası, beton blokların arası, deniz kıyısındaki kayalıkların arası, Üsküdar gören gözleriniz, ya vapur düdükleri, martıların simit kapma yarışları, şimdi İstanbul ne kadar genişledi kafamızda. İstanbul, suların beğendiği yerden yardığı şehir neden bu kadar ayrıntılı kaplıyor bilinçaltımızı. Tünelleri geçerken de bu kadar zihin karışıklığı yaşıyor gibiyiz. Birden çıkınca tünelden kalabalık Doğu’dan Batı’ya akıyor sanki. İki saydam camdan bakıyoruz bir sağa bir sola. Önü su biriktirmiş yamaçlara. Yamaçlar erguvanların kapladığı yalılar, yalçın kayalar gibi. Küçük, munis dalgalar kıyıları kıpır kıpır yalıyor. Dövmüyor. Dalgalar kıyıları dövmüyor burada.
Şiir bentler halinde yazılmış. Şair kendine has bir şekilde kurmuş şiirini. Kimseye benzemiyor bentlerin çoğu. Kimseye benzememek çok önemli tabi! İlk bölümden: Yaşamak ayet, keder eklene eklene büyüyen / İçimin ferahlığı, gözümün perdesi / Bilmedim göze fer, gönle ah gerektiğini… Gelenek, Ethem Erdoğan şiirini biçim olarak ele geçirmiş. Zaten kendisi de bunun farkındadır.
Yenilgi her mevsim, ne yana dönsem hüzzam
Kıvrıla kıvrıla vav/eyla kestim, kasem edildim
Harf-i cer seyirdi etlerimin zikrinde
Her mevsimi dönenceden evvel şerh ettim
Şiirin devamında şair ‘anlam’dan vazgeçmediğini “bir tekke garibi” olduğunu dile getirir. Söz’ü olduğunu ve bunu yansıtmak istediğini de açık açık poetikasını şiirin içinde verir. Kitabın tamamının tek şiir olduğunu düşünürsek ‘poetik şiir’ ile karşı karşıya olduğumuzu anlarız. İlk sayfada Allah’ın buyruğuna yer veren Ethem Erdoğan, insanın da böyle bir sorumluluğunun olduğuna vurgu yapmış ve aynı zamanda ilahi söz’ün ayrı şair sözünün ayrı olduğuna dikkat çekmek istemiş de olabilir.
Sözcük çeşitliliğine önem veren şair zor kelimelerle dizelerini kurmuş, okuyucuyu zorlasa da yavaş yavaş şiirin aslında sözcüklerle “kendi ağını kurmak” olduğunu hissettiriyor. Ela Bentleri tam da şairin kendi kozasıdır. Bu biçimi ve bu sesi kabul ettirmek konusunda kendinden emin dizelerle ilerliyor kitabın sayfaları.
Ethem, şiirine kederi iyice yedirmiş. Şiir buna pek uygun bir sanattır. Hiçbir sanat acıyı kendi imkânlarına bu kadar katamaz. Her şeyin farkında olan, dünyaya bakışında bir pürüze yer vermeyen şiir, özgün biçimini bakalım ne kadar kabul ettirecek.
Şair ne kadar bir öfke edindim dese de bu öfke sessiz öfkedir. Dehşeti görmenin öfkesini bir kader olarak ele almış uzun bir yürüyüşün farkındadır. Ona emanet edilen ne varsa onun bilincinde hareket edecek menzile o şekilde varmakla huzura kavuşacaktır. Bunları yaşarken bir bir kuşatılırsa kendisine dönmesi gereken enerjiyi ona ruh verenin kereminden alacak. Ümit, onun için vazgeçilmez pusat en büyük bilgedir. Ona göre sular okunmuş ama her okuyan bunu bilmez. Öğrenmek kederdir ve kanatır yaraları durmadan. Allah da insana geçmişteki kavimlerin kederini hatırlatarak bu nehirden geçemeyenin asla karşıda olamayacağını anlatmıştır. Şair de aslında Kur’an’da anlatılan kavimlerden farklı olmadığımızı, önemli olan yerimizin hangi taraftan olduğunu netleştirmemizdir. Ortadoğu’da bombalanan meydan da bizdik, gemideki delik, öldürülen ergen de bizdik. Sorguya çekildik sonra, kendi çağımızın her olayıyla bizi sorguya çektiler. Bu kaçınılmazdı. Yalnızlık bodrumuna inmeden, bir hançer edinmeyen, içip içip yanmadan tuzlu sularla, kibri yok etmeden yaşanamazdı.
Şairin öfkesi sürgüne izin vermez. Öç alıp almayacağı belirsizdir. Çünkü devraldığı mirasın önceki sahipleri onun adına sürgün dönemini yaşamış ikinci ve son safhayı ona bırakmış son kelimeleri yerine koyacak ve mısralar tamam olacaktır. Günlerce şiir kesip verdi ve sesten, öfkeden dizeleri geçti, mısralar ayaklanmasa hayat kadar yalnızdı. Ölümün kenarında olmalıydı çünkü orada anlam kadar insan, hayat kadar ıssızlık vardı. Şair savaşa alışıktı anlamdan yorgundu dünyaya da alışacaktı. Günleri kesildi efsunlu bir Kerbela dâhildi ömrüne. Tövbe etti tekrar yeşilden üretti benliğini, tövbeden dert çıkardı. Geçmişi bir zelil kedere verdi. Hep diplerde geçti şiire, mihnete yakın haritalar ölü mevsimler gibi girdi cetvellere. Yaraların acıyla sarıldığını görmüştü. Acının yaraya sarıldığını öğrenmişti. Yurdunu kaybedenler ve ölmeyenler, ibretti onun için; yaşamanın karşılığında hayatı nasıl sınayacaklardı. Ölümü bilmeyenlere özgü hevesler vardı. Yine bir cinnetten geçecektik, güvercinler her zaman beyaz ömrümüz gibi ve ayetler kendini gizlemeyecekti, silahlar çekilmeden teslim olmuş bir kentin öfkesi olacaktık.
“Beni sakınma kendinden,
Kalbinden ve kentinden mülk gibi yenileneyim
Sessizce öptüm kaderi bir sevda edindim kendime”
Diyerek şair, okuyucuyu zorlayacak bir şiire bir sevdaya kendi kuracağı bir kadere davet ediyor.
