Aklın, Ruhun ve Kalbin Selameti
TEMMUZ Sayı: 25 - Ekim 2018

İnsan akıldan, ruhtan ve kalpten müteşekkildir. Gerisi cesettir. Akıl insanın ışığı, kalp en geniş anlamıyla o ışığın yakıtıdır. Ruh, bu ikisini ihata eden bir evrendir. Aklını körleştiren karanlık yolda ışığını söndüren aymaza benzer. Kalbini karatan, karanlık yolda yakıtı olmayan bir fenerle yol bulmaya çalışan şaşkına benzer. İnsan olarak yaşadığımız sorunların sağlıklı ve sahih bir çözüme kavuşturulması aklın, kalbin ve ruhun mücehhez hale gelmesi ve yeterli gıdayı almasıyla mümkün olacaktır.

Yaşadığımız çağ aklın artık makul olandan uzaklaştığı, kalbin kasvete büründüğü ve ruhun da zillete duçar olduğu bir çağ. Akıl azalında körlük yani merhametsizlik, adaletsizlik, vahşilik için gün doğmuş demektir. Aklın malzemesi bilgidir. Bilgi ahlakın temelidir. Zan bilginin düşmanıdır. Allah’tan hakkıyla ancak bilenler ittika eder. İttika yaratılış âleminde dengenin ana unsurudur.

Bir kalbi tavaf etmeden ölüp gidiyoruz. Ölü gibi yaşıyoruz demek daha doğru. Hâlbuki bu dünya hayatı bir kalbin duyuşları için yeterince kısa değil mi? Söylenen her sözün üzerinde, içinden çıktığı kalbin elbisesi vardır demiş Ataullah İskenderî. Söz, bilgiyle ayakta durur. Yoksa yalan ve dolan hükümran olur. Bilgi, aklı besler. Akıl da insanın ışığı olur bu karanlık dünyada.

Varlık ve bilgi dünyasının kavramsal parçalarını birleştirdikçe bütünlüğe ulaşabiliyoruz. Israrla kavramsal mefhumları birbirine bağlamaya çalışmam bundandır. Bütünlük duygusu yitirilince aklın kalp ile, kalbin ruh ile, ruhun davranış ile, davranışın ahlak ile, ahlakın adalet ile ilişkisi kayboluyor. O zaman kavramlar birer gulyabaniye dönüşüyor. Bilgiyi adaletten ayrı düşünemezsiniz, adaleti de ahlaktan. Rahmetli Aliya İzetbegoviç’in tespitini hatırlayalım. “Ahlakîlik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlakîdir.” Bu seviye bugünkü düşünce dünyamız için biraz fazla gelecek biliyorum. Adil olmayan birisi, bizim için ahlaksızdır. Ahlakı gizli saklı devşirilen, ayıp sayılan işlerle, edep ve adap konuları ile sınırlamak onu imha etmek demektir. Ahlak en geniş anlamıyla fıtrata bağlı kalmak demektir. Fıtratın manevi harcı adalettir. Dengedir.

Allah Resulü “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” demiştir. Bu söz yekpare bir insanlığın terbiye ve ıslahı için gönderilmiş elçinin programıdır. Çünkü ahlak akidenin de, adaletin de, ibadetin de temelini oluşturur. Onsuz hiçbir maddi ve moral değer ayakta kalamaz.

Aklın kıllete uğradığı bir zaman diliminden geçiyoruz. İnsanların gittikçe akıldan ve onun aletlerinden uzaklaştığı bu hava herkesi boğacak. Tefekkür, teşekkür, tedebbür, tezekkür ayetleri ile dolu kitabın muhatapları için her şey körlüğe dönüştü. Maddi hayatın, etrafımızda gelişen olayların yorumu için derin bir kitabi tefekküre, siyerle zenginleşmiş bir davranış biçimine muhtacız. Ama ufukta görünen bir şey yok.

Akıl kıllete uğrayınca kalp de kasvete gömülür. Çünkü ibadet ve sakınmanın yerini gıybet, yalan, malayani almıştır. Bu insanın kendisine yabancılaşması demektir. Kendisine yabancı insan yabanın varlığına dönüşür. Yaban da hayvanların yeridir. Kalp, ustasına benzer. Eser müessirin mührüdür. Ne yaptığına baktığınız insanın nasıl bir insan olduğunu anlarsınız. Eserden müessire giden bir yol vardır. Allah ‘Latif’ olduğu için letafetten yola koyulunca Allah’a varırsınız. Kötü iş insanın eseridir. Kalbin kasveti insanı karanlık dehlizlere hapseder. Yol yok ışık yok. Bedbinlik, umursamazlık, çaresizlik, kötücüllük, gününü gün etme, hovardalık, sohbetsizlik, yoldaşsızlık, kardaşsızlık gelir karabasan gibi çöker. Bir umut yoktur, bir el uzanmaz, bir gülümseme uzaktadır. Kalp çürümeye başlamıştır.

Kalp kurumuş bir pınar gibi hüzün görüntüleri verir. Yağı bitmiş çerağ gibi sessizdir. Çöle düşmüş yağmur damlaları gibi buharlaşıp gitmektedir.

Bundan sonra ruh bir zillet elbisesi giyinir. Göğünü kaybetmiş kuş ne ise, suyundan uzağa düşmüş balık ne ise, erken doğmuş bir bebek ne ise ruh da öylece ölüp gidecektir. Ruh bir olmak halidir. Yardımlaşmayla, adanmışlıkla, isâr ruhu ile, fedakarlıkla, yiğitlikle ayakta durur. Bütün devreleri birbirinden kopmuş muhteşem bir cihazın sefaleti ne ise ruh zillete duçar olunca aynı duruma düşer. Fedakârlık en önde olmayı gerektirir. Mikrofonlar uzatılınca da arka safta olmayı. Zahmette yük yüklenmeyi, ganimette en geride beklemeyi!

Ruh inşa edile edile büyür. Onun inşası manevi kuvvetlerden örülür. Ruhsuz ve akılsız kadavralarla birlikte yaşıyoruz bu dünyada. Acı olan ise en yüksek onların seslerinin çıkması. Sorumluluk duymayan insanların görevli bir militan gibi davranması ne kadar mide bulandırıcı!

Aklın kıllette, kalbin kasvette ve ruhun zillette bayrak açtığı düşük profilli bu insancıklar dünyasından kurtuluş ancak büyük bir sadakat savaşıyla mümkündür. Sıdk, düşüncede, hayalde, tasavvurda, eylemde, duyguda ve hatta mimiklerde dahi doğruya kilitlenmektir. Sıdk, imandan, ihlâstan, takvadan daha üstün bir mevkidir. İnsan en başta Allah’a sadakat, göstermekle mükelleftir. Allah’a, yani verdiği söze! Sadakat ferdi faziletin ve toplumsal terakkinin anahtarıdır. Her şeyi bir şey uğrunda feda etmektir. Küfrün mahiyeti yalandır, imanın mahiyeti sıdk’tır. Sadık olmayan ya yalancıdır, ya da yalancıktan sadıktır. Sıdk doğru söz, doğru amel, doğruya bağlanma, doğrudan ayrılmamadır.

Vifak bir çizgi üzerinde bir araya gelmedir. Bu sadıkların yoludur. İttifak da anlaşıp birleşilen konu etrafında bütünleşerek bunu bir tabiat haline getirmektir. Muvaffak olmanın şartı budur. Tevfik de bunun üzerine gelir. Tesanüd yani dayanışmada ancak böyle hayır umulur.

Her yürüyüş bir ayak izi bırakır. Ayak izleri sahibini terk etmez. O izleri takip ederseniz menzilin neresi olduğu aşikârdır. Siyasette, ticarette, kültürde, muamelatta bir tesanüd yokluğu, bir inayetsizlik alıp başını gitmesin istiyorsak vifaktan ittifaka oradan da muvaffak olmaya giden bir yola kiminle gireceğimizi iyi hesap etmeliyiz. Yol yürününce yol olur. Yürünmeden yol bilinmez. Yürünecek yol arkadaşlık ister. Arkada ne oluyor bitiyor bunu arkadaş ile anlar insan. Arkasını sağlama alan düzenbazlıklara meyletmeden arkayı arkadaşla önü de akıl, bilgi ve inançla emniyete alanların yürüyeceği yol ancak sadıkların yoludur. Önce refik sonra tarik denmesi boşuna değildir.

Aklı zenginleştirmek, kalbi kasvetten kurtarmak ve ruha izzet bağışlamak için büyük bir irade gerekir. Cehaletin, vahşiliğin, linç kültürünün, merhametsizliğin çölünden bir cennet beklemek beyhudedir. Kendi semasından utanan, kendi insanından kaçan, kendine yabancı hortlaklar aziz kılığına bürünmüş ve muhteşem vaazlar veriyorsa yola düşmek çoktan vacip olmuştur. Gidilecek yer ne kadar uzak olabilir ki? Kendinin bile taşrasında yaşayan insan için.

Aklını kiraya verenlerin, kalbini harabeye dönüştürenlerin ve ruhunu satanların egemen olduğu bir dünyada Allah’a inanmanın bir manası yoktur. Çünkü Allah onlara inanmayacaktır. Allah insana inanmıyorsa insanın Allah’a olan inancının yokluğundandır.

Edipler ve şairler, bohem edebiyat temrinlerini bırakıp bir söz söylemelidir. Bir söze can vermelidir. Bir kalbi inşa etmelidir. Bir akla ışık düşürmelidir. Sanat bir zevk-i selim inşasıdır. Sınır tanımayan bir aymazlık, had bilmez bir küstahlık, ölçü bilmez bir cehalet ile ne insan ne de gelecek inşa edilebilir. İskenderî’ye dönecek olursak, sözlerine elbiseler biçen terziler kendi elbiselerini dikiyorlar aslında. Eserden müessire giden bir yol vardır.

Allah’ın soracağı soruları sormakla kendini vazifeli saymamalı insan. İnsanın soracağı sorular başkadır. Bu dünyanın sorularını sormalı insan. Çünkü cennete bu dünyadan gidilecek. Aklını, kalbini ve ruhunu sual etmeli insan. Bilgiyi, adaleti, özgürlüğü, yardımlaşmayı, hoşgörüyü elden bırakmamalıdır. Olup bitenler olup da bitmesin diye nöbette olmalıdır. Unutmayalım ki sefahat esasen sefaletin göstergesidir. Sefaletten mürüvvet devşirmek de ancak sefihlerin işidir. İyi olan her şey ise bütün zahmetiyle ‘sarp yokuşu tırmanmak’tır.

Mustafa Yılmaz Arşivi