Göçebe Ruh Mülteci Beden
TEMMUZ Sayı: 25 - Ekim 2018

Ruh göç eder, beden bekler. Beden göç eder, ruh bekler. Göç etmek hayatın zorlu bir yüzüdür. Sessiz sedasız bir çekimserliğin gölgesinde beklerken, birden bire yola çıkarsın. Bir şehirden bir şehire, bir ülkeden bir ülkeye ya da bir kıtadan, bir başka kıtaya, yürür, gidersin. İçine biriken hatıralar sana çoğu kez; dur der. Ama sen her şeye rağmen yola çıkmışsındır. Artık dönemezsin geriye, her şeyi bırakırsın. Anılarını geçmişe gömersin, arkana dönüp baka baka yürüyüp gidersin. Dostlarının elini bırakamazsın. Dostluğun sıcaklığı, elinin içinde akar gider. İçinden bir şeyler sökülür, geride kalır. Acıyla heyecan birbirine karışır. Biraz buruk bir yüz, biraz gülümseyiş, yüz hatlarına birikir. Sözün bittiği bir zamana gelmişsindir. Kelimeler kifayetsiz kalır, içindeki heyecanlar rüzgârın ellerine dökülür. Titreyen dudaklarında bir özleyiş, bir sükûnet, öylece yutkunup durursun. Hüznün demetini kucaklayıp yürürsün, omuzların çöker. Ağırlığı belli olmayan bir yükün altına girmişsin gibi olur. Gözlerinin buğusunu saklarsın. İçten içe bir utangaçlığın kollarına sarılır gibi dostlarına sarılırsın. O güne kadar bu duyguların içinde birikmiş yüreğine gizlenmiş. Şimdi bir pörtlek gibi açığa çıkmıştır, saklayamazsın. Umut edersin, bakarsın geleceğe, gözlerin kısılır, uzun uzadıya bir ufuk belirir. Geçmişinde ve yaşanmışlığında, hep bıraktığın şehirde, biraz insan kalmış olmanı umut edersin.

Yaşadığın mahallenin tek düzeliği, sana ikircikli bir dünyanın resmini gösterir. Dönüp bir daha bakarsın. Sokağın başındaki gündelik gürültü, hayatına işlenmiş bir şenliğin şarkısını söyler. Sessizce mırıldanır, nakaratlarına eşlik edersin, ama gidersin. Mahallenin marketinin önünden geçerken uzun uzadıya satın aldığın ve satın alamadıklarını düşünürsün. Sokağın başındaki fırının ekmek ve yemek kokusu suskunluğuna bir dikiş daha ekler. Susarsın ve dönersin sokağın arka yüzünü okursun. Sokağın yaşanmışlığı geçmişi bir kitap gibidir. Geriye dönük yıpranmış sayfaları görürsün, sahaflara gizlenmiş bir kitaptır. Sayfalarını çevirdikçe bir beyaz perde, gözlerinin önünden geçer. Yaşandığı zamanı anlatan, yazıldığı tarihler mevcuttur. Sayfalarında az acılı bir yaşanmışlığı anlatır. Hüzün ve sevinç dengelenmiş ve zayıflamıştır. Mahalleyi bölen caddenin sonu, sana tebessüm eder. Yaşadığın sokağın başında yüzleri tanıdık gelen insanları görürsün. Selamlaşır, geçersin, belki son selamlaşman olacaktır. Sen bilirsin onlar bilmezler. Sokak sana içten içe hoşça kal der, sessizce vedalaşırsın.

Şimdi, sen yolcusun. Ayaklarını sıkıca bastığın toprak, içten içe bir seremoninin hikâyesini yazmıştır. Sen ise yaşamışsındır. Bıraktığın evin kapısı, penceresi ve duvarları benzer duyguların renklerini gizler. Bütün bunların yanı başında komşulukların, sessiz vedası, seni uğurlamaya gelir. Yaşlısı genci çocuğu seyre durur. Göç yüklenmiş. Yol görünmüştür.

Bir bilinmeze doğru yol almak zamanıdır. Çoğu zaman gidilen yol bir bilinmezdir.

Uzun yolculuklar öncesi kısa burukluk yaşanması gibi değildir. Gerçek bir sarsıntı gibi sarsılırsın. Duygularını, düşüncelerini kamçılayan kelimelerle sarsılır. İçinde biriken, dostlukların, bedenine bıraktığı ağırlık, kendi ücranın karanlığına sevk eder. Her şey unutulan bir geçmişin gölgesine sığınır. Sessizlik bir şarkının nakaratı oluverir. Şehir seni yıllarca kollarında hapsetmiştir. Şimdi özgürlüklere yelken açan, esaretin zırhını kırmışsındır. Yeni yollar ve yeni şehirler vardır. Sana onlar kucak açmıştır. Şehir seni koynunda uzun süre emzirmiş, bazen içine akıttığı acı zehri düşünürken için acımaya başlar. Bazen sessizlik seni adeta bir umuda bağlar. Her şeyden önce ilk geldiğin günlerin göçebeliği ruhuna mülteci acılar bırakmıştır. Her yanın acılar içinde kalır. Kıvranan akrebin zehrini sırtında taşırsın. Savrulduğun tenha düşlerin ılıman sayfalarında aymazlığını yaşıyor olursun. Bazen sağında yaklaşan birinin kamçısıyla hırpalanırken ruhun ıstırap çeker, bazen sergüzeşt bir dalganın tılsımına kapılırsın. O zaman yaşanmışlığın çok geride kalmıştır. Sessizce başını kaldırır, çevrene bakarsın. Çok zaman geçmiştir.

Göçebesin, en dar sokaklara, en uzun bulvarlara koşarsın, en geniş meydana çıkabilirsin. Şehrin en yüksek tepesinde şehre bakabilirsin. Ancak o zaman geldiğin günün akşamını hatırlarsın. Dar sokakların, daralan nefesine muhtaç kaldığını anımsarsın, şehrin sokaklarına düşen bir körpeydim diye düşünürsün. Milenyumun göçebeliğine misafir olarak gelmiştin. Önce sen geldin. Ruhun ve inançların çok sonraları seni buldu. Zor zamanlardı. Kıraç beyinlerin dürtüleriyle ruhunu kamaştıran muştular vardı. Düşüncelerine biriken kaosa bir nefes dokunurdu. Önceleri geçmiş zamanın son rekâtında, kapanmayan bir yara gibi izini süren yarasaları gördün. Kırmızıçizgiyle isminin altını çizenler vardı. Yara almıştın. Zemheriydi, metal soğukluğu tenini acıtmış, irkilmiştin, tel örgüler, demir kapılar, taş duvar suskundu. Sen ellerin koynunda bekliyordun. Gözlerin kısılmış, ince bir ufkun gerisine bir ışık doğmuştu. Güne bakmayan bir gölgenin eşiğinde duran eski bir mecmuanın sayfaları buruşmuştu. Sayfalara sığmayan hikâyeler yaşanmıştı, kan revan olan bir aymazlığı izlemiş, zifiri sessizliğin içinde beklemiştin. Şubatın soğuk bir gününde, kavi bir kılıcın yarasıydı. Sırtında kırbaç izleri, göğsünde bir süngü yarası vardı. Bütün savaşçılar dağılmıştı. Süvariler uzun gecelerin içine firar etmiş, gün doğmasını bekledin. Hiçbir dost yok gibiydi, günün ertesine gidenler, dönmemişti. Neye kutsal dediysen, dağılmış, etrafında adı konulmamış bir kaos vardı, avuçların bir serüvenin çakıl taşlarıyla dolmuştu. Herkesin acıyan bir yanı var gibiydi. Kiminin yaraları derin, sağalmazdı. Sözler vardı, bir yaprak gibi savrulur, adeta sararan sonbahara giderdin, yüreğine dokunan kimse kalmazdı. Çığlıkların kovulmuş, sessizliğin bir çığ gibi büyümüştü. Göçebe ruh mahkûm olmuş, Beden ruhun mezarı olarak kalmıştı.

Mehmet Akif Şahin Arşivi
25 Sayı: 25 - Ekim 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler