Bizim birlikte şehit düşenlerden boşalan yerleri Anadolu’dan yeni gelenlerle takviye ediyorlardı. Güneşin yakıp kavurduğu bir öğlen vaktiydi. Aylardır yağmur yüzü görmemiş toprak içindeki siperimizde gözlerimizi deniz üstündeki güneş parıltısına doğru kısmış bekliyorduk. Tüfeğimin tetiğinde parmağım iki gündür seğirmekteydi. Geceleri uykusuz kaldığım için günün bu saatleri oldu mu gözlerim kapanmak istedikçe sinirlerim gerilir, başıma ağrılar girer ve hiç bilmediğim bir nedenle parmak uçlarım üşürdü. Hâlbuki tenim güneşten kavrulmuş haldeydi. Ayaklarımın uyuşukluğundan usanmıştım. Herkes gibi sipere girip dizlerimi kırıp etrafı gözetlemeye başladıktan sonra çok değil bir çeyrek saatte kan hemen diz kapaklarımdan aşağıya doğru toplanarak dayanılmaz bir acıya sebep oluyordu. Ama hiç kimseye dert yanamazdım. Bunları ve geceleri neden uyuyamadığımı kimselere anlatamazdım. Belki de anlatmış olsam dinleyenleri, içinde bulunduğum hâlimle biraz olsun güldürebilirdim. Adım kim bilir neye çıkardı. Anlatmak mı? Aklımdan bile geçiremezdim böyle bir şeyi. Hem ne diyecektim ki, ayaklarıma bir şeyler oluyor dediğimde; ayaklarımın hâlâ var olduğuna, atılan bir top mermisine veya bir kurşuna kaptırmadığıma göre daha ötesinde neyin hesabını yapabilirdim ki burada.
Geceleri uyuyamıyor olmam... Hâlbuki nasıl da yorgun düşerek bekliyorum bu siperde. İşte yine başladı soğuk soğuk terlemeler. Belki de beni düşman askerine bırakmadan bu terleme öldürecek. Acaba yine şehit olur muyum? Ahh… Ayağım, ayağım nasıl da geriliyor. Bu acı nasıl bir şey. Cepheden sıhhiyeye taşıdığım gencin sırtından çıkartılan mermi de acaba böyle bir acı mı veriyordu ona. Sanmam. O benim kadar acı hissetmiyordur. Onun acısı, onu dayanamaz kılarak bayıltmıştı ve bu baygınlık onu uyutarak rahatlattı. Ama benim bu sancım beni henüz bayıltacak derecede şiddetli değil. Onun için bu acıya uyanık olarak dayanmam gerekiyor. Bir elimle tüfeği siperden dışarıda tutarken bir elimle de ayaklarımda toplanan kanı dağıtmaya çalışıyordum. O ara yanımda tanımadığım bir çocuk gördüm. Yeni gelenlerden biri olmalıydı. Teni nasıl da beyazdı. Acaba ilk geldiğim gün benimki de mi böyleydi? Kaç ay oldu ayna görmeyeli. Ara sıra sakaların taşıdığı su küplerinin başında durur, küpün içindeki suyun dalgalanışında tanıyamadığım yüzüme bakardım. Nasıl da değişmişim? Ama bunu da hiç kimseye söyleyemedim. Yüzümü değiştiren, ne bir süngü yarasıydı, ne de fırlayan bir şarapnel parçası. Sakallarımın uzaması ve yanmış yüzümün beni değiştirmiş olması ne ifade ederdi ki? Yaşıyorum işte. Ayağım da sağlam, yüzüm de, ama bu ağrı bir türlü kesilmek bilmiyor. Bir kez ayağa kalksam belki biraz rahatlatır beni, ama “siperden çıkma!” emri verildi. Hem bunca insan dayanıyor da neden ben sızlanıp duruyorum. Biraz daha sabır etmek lazım.
Saçlarım da keven otları gibi semsert olmuş. Ne güzel saçların var senin derlerdi. Köyde evlenecekler arasında saçları en güzel olan bendim, akşamdan kille yıkayıp yattın mı, sabahında biraz limon çalardım geriye yatırarak tarardım. Hemi parlardı hemi de yattığı gibi kalırdı. Şimdi dokunmaya korkuyorum saçlarıma. Ama çok şükür saçlarım var değil mi? Ya gâvurun attığı topla yanan siper içinde yansaydı saçlarım.
Şu çocuk, konuşsam mı acaba? Hem şu zalım ağrıyı biraz olsun unutmuş olurum. Aramız çok uzak biraz yaklaşsam iyi olur, hem konuştuğumuzu da hiç kimse duymamalı. Yahya Çavuş’un kulağına gitti mi, fena yatırır falakaya acımaz. Ezine’nin normal adamı sert olur ki çavuşunun ağırlığını sen düşün. İyi de ben bu kan torbasına dönmüş ayakla nasıl yanaşırım ona, iyice şişmiş baldırlarım da. İyisi mi sesleneyim de o yanaşsın bana doğru.
Yüzümü ona doğru dönüp, fısıltıyla seslendim. “Çocuk, hey çocuk” hiçbir değişiklik olmadı çocukta. Duymuştu da umursamıyor muydu yoksa? Yok canım duymadı zahir. Başımdaki şu fesi atayım da baksın buraya diye düşündüm. Fesimi hafifçe başımdan kaldırıp siper içinden ona doğru savuşturdum. Zıkkımı gördün mü? Yetiştiremedik yahu tüf gitti fes. Nasıl etsek de alsak geri. Yahu çocuk dondun mu baksana bu tarafa. Şimdi fessiz de kaldık iyi mi? Güneş tepemi pişiriyor. Aman yarabbi anamın anlattığı mahşer burası mı? Yine başladı soğuk sular akmaya, şimdi çok geçmeden bir de titreme başlar ki sorma gitsin. Gören korkuyor diyecek. Titreyen elim tüfeği de oynatıyor bıraksam mı tüfeği. Elime biraz toprak alayım var gücümle yumruk yapıp, sıktıkça sıkayım. Geçer geçer bu sarsıntılar, fesi alsak iyi olur şimdi kaybolursa tövbe daha bulamam. Kalır mısın dımdızlak. Güneş ne vakit gider ola, ölüm teri midir nedir bunlar? Bu çocuk niye hiç kıpırdamıyor. Böyle hareketsiz kalmayı nasıl beceriyor? Şaştım. Bu ayak beni öldürecek, ne yapsam da şurdan çıksam. Yoksa bu ayağın hali hal değil. Rahat borusu da çalmak bilmedi. Zaman mı geçmiyor ben mi ömrümü tükettim nedir? Şu çocukla bir konuşsam acımı biraz unuturum belki. Herkes nasıl da suskun, insanlar sustu hadi onları anladık da buraların hiç mi kuşu ötmez? Şu yamaçtaki ormandan bir ayı çıkıp gelse, nerede? Buradaki insanlar gibi hayvanlar da pusmuş.
Hah işte sonunda çocuk biraz kımıldadı. Çakır gözlüye benziyor. Daha ilk günden dudakları susuzluktan patladı. Benim de öyle olmuştu. Şimdi sızım sızım sızlar. Bu iyi, en azından bu acı onu sağa sola hareket ettirir, benim tarafa baktığını kollar ben de işaret ederim, elimle gel işareti yaparım biraz yaklaştırırım onu. İşte elinin tersiyle alnını sildi. Tamam, işte o da hareketlenmeye başladı. Onun da ayağı uyuşmuş belli ki, olduğu yerde kımıldanıyor. Dizlerinin altındaki kuru toprağın ezilme sesini duydum. İçim rahatladı, demek ki sadece ayağı uyuşan ben değilmişim. Acaba şu diğer yanımdakinin de mi öyle? Ama onun hareketlendiğini hiç görmedim. Saatlerce olduğu gibi nasıl kalabiliyor. Şaştım. Biraz olsun rahatım şimdi demek yanımdaki çocuğunda ayağı uyuşmuş, belki de az sonra o da dayanılmaz bir acıyla sağa sola bakınıp konuşacak birini arar. Hah be oğlum işte ben buradayım. Bak be bu tarafa.
Fes de yok, beynim fokurdamaya başladı. Elimi alnıma götürmeye korkuyorum. Aman Allah’ım yanıyorum. Bu ne ateş elim mi yanıyor yoksa beynimden vuruldum da kafamdan aşağıya kan mı süzülüyor. Hararetlendim. Gözlerim içine tuz basılmış gibi yanıyor. Kararıyor her taraf. Güneş hâlâ tepemde mi, zaman hiç mi geçmiyor? O da ne kim var orda? Düşman değil mi o? Adamlar geliyor. Kaç taneler? Adamlar geliyor… Kumandan nerdesin, hani nerdensiniz kumandan? Gâvuru görmüyonuz mu? Hepsi kalkmış koşarak geliyor. Niye ateş emri gelmiyor? Yaklaşmalarını bekliyor herhalde. İyi de bunlar koşa koşa bana doğru geliyor. Hepsi de benim üzerime geliyor. Kumandann… Kumandannn! Kalbim nasıl da çarpıyor fırlayacak gibi. Damarlarımdaki kanın çalkalanışını duyuyorum, sanki taşıp beynimden dökülecek. Kafam kafam nasıl ağrıyor. Kafam zonkluyor. Nefes alamıyorum. Kumandana bağırmalıyım. Bağırmalıyım. Herkes öldü de ben mi kaldım yoksa. Yanımdaki çocuk, hah işte çocuğa bağırayım. Çocuk çocuuk heyy! Sesim sesim çıkmıyor. Sesime ne oldu? Biri boğazımı tutmuş. Boğazımı sıkıyor. Gözlerini kan bürümüş, pis pis sırıtıyor. Beni boğuyorlar, kumandan nerdesin? Çocuk çocuk yardım et. Gözlerim yuvalarından çıkıyor. Dilim sarktı. Boğuyorlar beni. Ölüyorum. Çocuk çocuk, çooc…uk. Tüfeğim, tüfeğim… Sesim çıkmıyor. Bari ateş edeyim mermi sesini duyan olur. Yoksa öldürecek bu adam beni. Tüfeğim yok! Tüfeğimi almışlar. Ölüyorum. Nefesim kesildi… Çocuk beni niye görmüyor. O da mı öldü yoksa. Keşke tüfeğimi bırakmasaydım. Ellerim ellerim vardı benim. Ben de onun boğazına sarılayım yoksa boğacak beni. Ellerim, ellerim nerde? Komutanım, ellerime ne oldu? Aman Allah’ım ellerimi kesmişler ellerim yerde duruyor. Kollarımdan kan damlıyor. Kanım bütün siperi dolduracakmış gibi akıyor. Çocuk beni niye görmüyor. Kanım yerdeki fesimi önüne katmış çocuğun dizlerini ıslatıyor.
