Özü alınmış kelimeler, cümleler ile kurulmuş düşünce öbekleri etrafında dönüyor hayatımız. Çalışma saatlerimiz yeryüzü üzerinde boşluklar oluşturuyor. Her sözcük kelime bu boşluklar içerisinde bir sonraki kelime sözcükleri anlamsızlaştırıyor. Zincirleme anlamsızlık hayatın en mahrem yerlerine doğru bir istila hareketi gibi ilerliyor. Anlamı eline alan hayat, sessizliğin içerisinde bir kuş yüreği gibi debelenip duruyor. Etrafa suskunluk yayılıyor kalbin atardamarının sokaklarından. Fakat yaşam tıkanıyor bir nefeslik cümlelerin içerisinde. Varlık yokluk arasında gidip geliyor. Ve inişli çıkışlı grafiksel bulgular çıkıyor ortaya. Her iniş sonsuzluk renginde, her çıkış sonsuzluğun ertesi. Fakat bir serçenin tedirginliği kadar zamansız ve sonsuzluk anlamsızlığı körüklüyor. Yokluk varlığı yavaş yavaş yiyor, insanların kalbine korku ateşi körükleniyor. Korkular dünya kadar büyük, dünya korkular kadar küçük bir hal alıyor. Yokluk üzerinde yokluk birikiyor tamamlayamıyor kendi kendisini anlamını kaybeden kısırlaştırılmış yokluk. Hayat geri çekiliyor, kendine sığınacak küllenmiş bir gölge arıyor. Geri çekiliyor yaşam kendine küllenmiş bir yokluk arıyor. Bir gölge saati kadar yer kalıyor yeryüzünde. Sıkıştırılmış, uzlete ulaşamayan, korkunun ve ecelin birbirine karıştırıldığı gölge saatleri. Gölge uzuyor fakat saatler kısalıyor bir serçe sesinin içinde kaybolup gidiyor. Saatler uzuyor fakat gölge bir sünger gibi esnekleşiyor hayatı içine çekiyor. Hayat süngerleşmiş gölge içerisinde sığınacak yer arıyor, kaçacak başka dünyalar. Hayat süngerleşmiş gölge içerisinde yalnızlık travmaları geçiriyor, kelimeler kadavralara dönüşüyor, öbek öbek çıban yarası gibi sahte gülücükler çıkıyor vücudunda. Hayat yalnızlık travmalarının dozunun arttığını hissediyor ve yeryüzünün şeklini alan titremeler geçiriyor, mevsimlerin geçiş zamanlarında çıkardığı böğürmeler. Süngerimsi gölge bırakmıyor yaşananları, şimdiye kadar söylenen hayata dair şarkıları, yaşamanın en bakir yerinden tutunamamaları bırakmıyor. Ve taşıyamıyor süngerimsi gölge kusuyor içindeki biriktirdiklerini varlığın üzerine. Bir bir dökülüyor utangaçlıklar, hüzünler, hayalini kuramadığımız zamanlar. Dökülüyor ne kadar üzdüğümüz söz varsa, hakkında bir kurşun mesafesi kadar ne kadar yaşam varsa. Süngerimsi gölge kustukça varlık üzerinde birden katılaşıyor sesler. Anlam hangi mevsimin iklimine kaçtı bilinmiyor. Anlam bir büyü bozumuna uğruyor zihinlerin el değmemiş bölgesinde. Yalpalıyor gerçeklerin tonlarca ağırlığı karşısında, sesi bir üveyiğin çırpınışı dahi değil kırlangıçlar ülkesinde. Büyü bozumuna uğrayan anlam, gölge saatlerinin ağına takılıyor. Yalanlar bir kuğu gibi süzülüyor kalplerin üzerinde, taht kurmuş kırk haramilerin üzerinde. Kalp direniyor yalanla yoğrulmuş terazisinin üzerinde. Tartının şirazesi kaymış dünyanın yörüngesine doğru. Bir o yana bir bu yana sallanıyor terazinin ibresi. Gölge saatleri kalbin atardamarına baskı uyguluyor. Ve şehrin bütün sokakları büzüşüyor, kısalıyor, eriyor mahrem tapınaklara karşı. Kervanlar kalbin üzerine taht kurmuş kırk haramileri es geçiyor, şehrin kan rengindeki sokaklarında konaklıyorlar. Kervanın gözleri büyüyor şehrin doğuya bakan tarafları kadar. Büyüyen gözlerdeki yağmuru sökmeye çalışıyor, köleler. Ve özü alınmış sözcükler kelimeler cümleler şehrin sokaklarında anlamsız düşünce obrukları oluşturuyor. Kalp terazisinin gözünden kelimeler obruğuna yuvarlanıyor zamansız düşlerde zihnin en ücra yerlerine yerleşmeye çalışan anlam. Ve bir düş krizine giriyor anlamsızlık obruğuna düşen kalp. Grafiksel titremelerle baygınlık saatleri içiliyor terazinin katılaşmış gözünde. Terazinin sol tarafa bakan yüzü katılaştıkça, cümlelerden katılaşan terazinin yüzünün üzeri yılların birikmiş pas bağlamış kelimeleri bir ura dönüşüyor. Anlam terazinin gözünde anlamsızlığın kurbanı oluyor bir zaman önce. Bir zaman önce ura dönüşen kelimeler anlamsızlığın manifestosunu yayıyor yeryüzüne. Meymenetsiz benlikler geziyor yüzü batıya dönük bir şehir kadar büyük ellerimizde. Yüzü doğuya dönük benlikler sırtından vuruluyor Zeus’un sanal şimşeği ile. Anlamsızlık toprakla bütünleşmiş bedenimizi çağın karanlık yüzü gibi sarıyor sarmalıyor. Yalnızlığımız bir dağ gibi büyüyor Olimpos’un zavallı çaresiz tanrıları gibi. Bir şehir kadar bir ses kulağımızda büyüyor yalnızlığımız artıyor. Büyüyor hayat camekânların rengârenk ışıltılarının üzerinde. Hayat büyüdükçe kısırlaştırılıyor dört bir yanımız. Yaşamın içi dolduruldukça yalnızlık kısırlaştırılıyor. Ve kısırlaştırılmış yalnızlığın üzerine oturuyor dünya kelimesi.
