Bir Boşluğun Uykusunda
TEMMUZ Sayı: 25 - Ekim 2018

Üstümdeki kıyafetlerin parlaklığıyla afalladım. Dalgınlığım yerini hayret duygusuna bıraktı, şaşkındım tabii. Ayakkabının biraz sıktığını fark ettim. Tokasını bir delik geriye aldım hemen. Hala sıkıyordu ama rengi çok güzeldi. Çıkarmak istemedim. Hani şu önü kapalı hafif topuklu olanlardan! Hiç de sevmem topuklu ayakkabıları. Eziyet resmen. Anlamsızca içimden geçirdiklerim nasıl yansıdı dışıma bilmiyorum ama kafamı kaldırdığımda bana bakan insanlarla göz göze gelince ürperdim. Derinlerden bir alarm sesi duydum, anlam veremedim.

Yanıma koşarak geldi ve ben avucunda ne olduğunu henüz algılayamamışken -yine mi? soğuk suyu yüzüme çarptı. O an irkilerek uyandım, alarmı kapattım -04.18- ve güldüm. Yok yok kahkaha attım resmen. Biraz daha devam edersem herkesi ayağa kaldıracaktım gece gece. Elimle ağzımı kapattım ve kendimi balkona attım. Canımı acıtarak susturmayı başardım kahkahalarımı. Derin bir nefes aldım. Biraz soğuk olduğunu fark edince içerden bir battaniye aldım, çektim sırtıma, oturdum yere, yaslandım duvara. Gözlerimi dolunaya sabitlemiştim, o an ne düşündüğümü hatırlamıyorum. -daha dün ne yediğimi hatırlamıyorum da onu mu hatırlayacağım sanki? Sahi dün ne yedim ben? Neyse neyse, yine B12 vitamini- Bunları içimden değil, yanımda sürekli taşıdığım küçük aynaya karşı söyledim. Alışkanlık işte. Tekrar aya baktım. Sonra yıldızları saymaya çalıştım, karıştırdım.

Kardeşim sessizce geldi, hiç konuşmadan usulca sokuldu yanıma. Gökyüzündeki yıldızlardan, dolunaydan masallar uydurdum. Ben ona yıldızlarla dolunayın arkadaşlığından bahsederken o da gökyüzüne bakıyordu. Masal bitince, gözlerimi kapattım. Kokladım gökyüzünü.

O sırada kardeşim dizlerimde uyuyakalmıştı. Cennetten yanlışlıkla düşmüş melek gibi uyuyordu. Ben mi? Uyuyamıyorum ki, her gün aynı rüya ile cebelleşiyorum. İyice sinirlerim bozuldu.

Biraz daha erkene almalıydım kurduğum saati. İki dakika önceye falan. O buz gibi suyu yüzümde hissetmek istemiyordum artık. Esnemeye başladım. Göz kapaklarım yer çekimine son kez karşı koyarken okuduğum kitabın son cümlesinin altını çizdim. Kalem elimden kurtulurken uyuyakalmışım.

Günler haftaları, çocuğun topu kovaladığı gibi kovalıyordu da Shakespeare’in oyunu hiç yorulmadan her gece rüyama girmeye devam ediyordu. Alarmı her gün biraz daha ileri alıyordum. Her seferinde daha fazla ayrıntı, daha fazla olay! Ben alarmı ileri aldıkça rüyama daha fazla olay yığılıyordu. Ama ne yazık ki suyun yüzümdeki hissinden kurtulamıyordum. Sonu hep aynı bitiyordu.

“ Ey doğru sözlü eczacı!

Gerçekten çabuk etkiliyor ilaçların.

İşte ölüyorum, bir öpücükle…”

Üstümdeki kıyafetlerin parlaklığıyla afalladım. Dalgınlığım yerini hayret duygusuna bırakmıştı, şaşkındım tabii. Ayakkabının biraz sıktığını fark ettim. Tokasını bir delik geriye aldım hemen. Hala sıkıyordu ama rengi çok güzeldi. Hani şu önü kapalı hafif topuklu olanlardandı. Hiç de sevmem topuklu ayakkabıları. Eziyet resmen. Anlamsızca içimden geçirdiklerim, nasıl yansıdı dışıma bilmiyorum ama kafamı kaldırdığımda bana bakan insanlarla göz göze gelince ürperdim. Defalarca gördüğüm rüyada ayrıntılar ekleniyor demiştim ya hani. Daha önce eklenenler insan sayısıydı, gürültünün artmasıydı, suyun giderek daha fazla soğumasıydı. Değişen şeylerin mahiyeti farklıydı elbette ama bu gerçekti. Elbiseme, yüzüme dokundum. Birkaç adım atıp kadife perdeye de dokundum emin olmak için. Evet, kadifeydi, hissediyordum. Beş duyu organımdan biri daha devreye girmişti.

Bizi izlemek için biletlerini almış heyecanlı insanlar, oturmuş bizim oyunu devam ettirmemizi bekliyordu. Yerde Rönesans dönemine ait olduğunu anladığım yakışıklı bir çocuk, elinden henüz kurtulmuş bir zehir şişesi. Gözlerimi kısarak bakıyordum hem tanımak için hem de bıçak gibi keskin ışıktan korunmak için.

Bir dakika, bu kıyafetler, yerde gözleri kapalı yatan... Ne yani Romeo ölmüş müydü? İyi de ben ölmedim. Çok yakınımda bir hançer vardı ama plastikti, onu attım yere. Ölümüme herkes şahitlik etmeliydi. Romeosuz yaşayamam ben. Sahne arkasından bir bıçak buldum. Koştum sahneye, çevirdim keskin tarafını kendime.-Şimdi alarm çalmalı, bu sefer doğru ayarladım.- Tam isabet alıp sapladım kalbime. Koşarak bana doğru yaklaşıyordu. Hayır, bu sefer o suyu yüzüme çarpmana izin vermeyeceğim. Avuç dolusu suyu tam yüzüme çarpıyordu ki bir şey oldu.

Bir acı hissettim kalbimde. Yanıyordu. Soğuk sudan nasibimi almıştım yine. Kurtulamamıştım. Yere yığıldım, sol elim kalbimde.

Ablaaa!

Elinde en son okuduğum kitap, son cümlenin üstüne başparmağını sabitlemiş, telaşla bana bakıyor.

Faruk senin ne işin var rüyamda ablacım. Nefes alamıyordum. Alarm çalmıyordu hâlâ. Sadece çığlıklar duyuyordum bir de alkış sesleri, kıyamet gibi. Kan kırmızısı kadife perde kapanırken gözlerimi kapattım. “Soğuk hiç bu kadar yakıcı, hiç bu kadar öldürücü olmamıştı ay ışığı altında”.

Merve Özen Arşivi