Kapıda
TEMMUZ Sayı: 14 - Eylül 2017

-Hadi, gir içeriye. Daha önce kaçtığın, yadsıdığın yaşamların yüzüne dokun.

Ürkek adımların eşiğinde bekliyorum. Ne bulacağım, bilmiyorum. Korkuyorum; korkmamalı mıyım, onu da bilmiyorum. İçimde kuruyan pınarları, dolduramadığım boşluğu hep bugüne sakladım. Tamam, dedim. Kapıdan içeriye girince... Geri dönüşün atınca ürkek adımlarını... Ne olacaksa olacak. Razıyım. Böyle olmasından... Böyle devam etmesinden... Bir gün hayattan böyle çekip gitmektense... Razıyım, daha derin boşluklara savrulmaya. Hem belki güzel şeyler olur. Bakarsın açılır kapılar. Neşesi konar damlara güneşin. Gölgeliklerde, ilkyaz serinliği duyulur.

-Duyulur mu?

Kapıda annemin gözleri... Eşikte hep onun gölgesi... Kapının pervazlarına tutunarak bana bakışı, oraya asılı kalmış. Gücü bitmiş. Adım atamıyor. Dilinin döndüğünce diyecek, diyemiyor. Bakışlarımdan anla dercesine bakıyor. Anlıyorum. Anladığıma itiraz ediyorum. Gideceğim. -Git! Annem olduğu yere çöküyor, hani yığılıp kaldı sanki. Dönersem gidemem. Bakarsam içime dokunur. Dönmüyorum. Ama biliyorum. Tülbendinin ucuyla gözlerinin yaşını siliyor. Güç yetiremiyor akmasına. Tülbendini düzelterek oyalanıyor. Toparlanamıyor... Tülbendi ben almıştım. Severdi annem. Renkleri, desenleri; yaşantısı gibi hüzünlüydü tülbendin. Kenarındaki iğne oyası itinayla işlenmiş, komşunun ütüsüyle güzelce ütülenmiş olurdu. Nasıl da becerikliydi! Oya desenleri çizer, rengârenk çiçeklerin arasından geçerdi. Okuma yazması kıttı. Ama çabucak kavrardı. Bir görmeye işlemelerin örneklerini çıkarırdı. Sandığında itina ile işlediklerini zaman zaman açar, onlara dokunurdu. Bir hayatı izliyor gibi uzun uzun onlara bakardı. Takılırdım ona, şakalaşırdık bir müddet. Çok sonraları hiç unutamadığım vakitlerde, gene yazdı, bahçedeydik; Sorgun’da ağustos sıcağının serin akşamlarının keyfini çıkarıyorduk. Dizinde yatıyordum, çocuk gibiydim. Söyleşiyorduk. Daha çok o, anlatıyordu. Ben genelde susuyordum. Konuşmayı çok sevmezdim. Uzun susuşlara ne vakit sığınmıştım, bilmiyordum. Severdi anlatmayı annem. Yılların susuz suskunluklarının kapağını açmış gibi dökülürdü cümleler. Yaşanmış küçük güzellikler yaşanmamış büyük mutlulukların arasından seçilirdi. Ne çok kederliydi. Yaraları biteviye kanardı. Hep kanamasından korkardım. Bir fırsat bulup konuyu değiştirirdim. Daha fazla üzülsün istemezdim. Anne baba özlemini, kardeş acısını taşırdı. Evlendikten tam yedi yıl sonra görebilmişti ailesini. Ne dedemler gelmiş ne de babam onlara götürmüştü. Gelin geldiği köyde, kendi evi korunak olamadan... Ulaşamadan yaralarını serinletecek akrabaya... Gurbette bir kocanın dönüş yollarında, yılları birbirine eklerken sara nöbetleri biriktirmişti.

Çok korkardık kardeşlerimle; annemin çığlığıyla uyandığımız gecelerde. Nöbeti gelince kilitlenirdi elleri, çenesi. Bütün vücudu kasılırdı. Kolonya şişesine, suya koşardık. Hayat, tir tir titrerdi. Ellerini açmaya çalışırdık. Masaj yapardık serin sularla ayaklarına. Seslenirdik, deprem gibi sarsıntılarından çıkıp gelsin diye. Çaresiz kalırdık kimi zaman. Sabaha kadar Kitap’tan okurdum kısık sesle. Ona duanın gücüyle hayat vermeye çalışırdım. Bazen daha da sıklaşırdı nöbetleri. Mahalle çeşmesinde, tandırda ocak başında, komşuda, yakalardı heyecanı, öfkesi... Esir düşerdi saranın kıskacına. Korkardık; ansızın gelen haberler patlatırdı damarlarını. Annem, yüreği ağzında, yılları düğümledi. Dip odalarda, kırık dökük dualara sığındı. Annemin duası, gittiğim her yerde benimleydi. Biliyordum.

Bahçeden girince üç basamakla çıkılıyordu evimize. Adımları yavaş atıyordum. Zaman kazanmaya çalışıyordum. İstiyordum ki mesafe filmlerde gibi uzasın. Merdivenin en üst basamağında bin dokuz yüz yetmiş iki tarihi yazılı. Yıllar sonra kiradan kurtulmuş, başını sokacak sıcacık yuvası olmuştu annemin. Ben, o zamanlar beş yaşındaydım. Tahtadan oyuncaklarım, naylon-plastik arabalarım, tel çemberlerim vardı. Hiç iki tekerlekli bisikletim olmamıştı. Basamakta durakladım. Omuzlarımda yorgunluk izleri... Yılların tozu birikmiş düşüncelerime. Camekânın önündeki sarmaşıklara dokundum. Erkenden uyanmışlar. Soluma dönüp avluda gezdiriyorum bakışlarımı. Avlu, her zamanki gibi sulanmış ve süpürülmüş. Çöpler bir kenara toplanmış, atılmayı bekliyor. Hiç değişmemiş. Sabah serinliğiyle aralıklardan süzülen gün ışığının muhabbetine karışmış. Suya ve toprağa dokununca erkenden, zaman bereketleniyor burada. Demir camekânın boyaları solmuş. Yer yer pas akmış. Oysa her yaz boyardım, hiç solmazdı renkleri. Annem sevinirdi. Elimden iş gelmesine gönenirdi. En çok buz maviyi severdi, yeşilin gülümsemesi heyecanlandırırdı onu. İstediği gibi boyardım. Ne de olsa baba mesleğiydi. Kolayca yapardım. Koyu renklerden açık tonlara doğru akardı zaman.

Kapının halkasından tuttum. Kapı kolunu yavaşça aşağı çekince biriktirdiğim düşlerin sayfası açılacak. Orada, beni bekliyor olacak; sanki hiç oradan ayrılmamış gibi. Zaman durmuş, yıllar yaşanmamış olacak, ben hiç gitmemişim gibi... Durakladım. Olacak mı? Korkuyorum. Ya olmazsa? Başımı tekrar bahçeye çeviriyorum. Tandırlıkta bir telaş… Burnuma mis gibi ekmek kokusu geliyor. Tandırdan çıkan duman da komşulara haberci... Annem çerepnede pâça pişiriyor. Beni çağırıyor sacı kaldırmam için. Akşama peçkada kuru fasulye de kaynayacak demektir. İçinde kurutulmuş acı biber de olur. Nasıl da severim! Acıktım mı ne! Amcamları da çağırırız. Amcam, her akşam çarşıdan eve çıkarken uğrar bize. Bazen kapıdan seslenir, geçer gider. Bir gölge gibi yaşar.

Camekânın kapısını açıyorum. Tam karşımda, pencereye yakın masanın üzerinde, küpeçiçekleri, sardunyalar, camgüzelleri... Habercisi, günün keyifli saatlerinin. Hayatın teselli armağanı; yaprak yaprak solan, dökülen; sonra yeşeren, çiçek açan... Eşiğin kenarına bırakılmış orlon lifler. Rengârenk! Tanıdığı herkese lif örüyor. Eskiden kırlent kenarları, karyola eteklerine oyalar işlerdi. Morun, yeşilin, pembenin, kırmızının arasından geçerdi. Şimdi daha basit, daha pratik şeyler yapıyor. Hem öbürlerine ilgi duyan da kalmadı. Üstüne üstlük gözleri, parmakları kendisine yardım da etmiyor. Eğilip alıyorum. Anne kokusu sarıyor her yanı. Yüzüme sürüyorum. Ellerimde uzatıp bakıyorum. İşte tam karşımda duruyor. Bana bakıyor. Hoş geldin! diyor. Sarılıyorum bir daha bırakmamacasına. Gözlerini kaçırıyor benden. Ağladığını görmemi istemiyor, sonra bırakıyor kendini; ‘aman be yavrum’ anne yüreği, işte diyor. Anne yüreği dayanmaz ki. Daha bir sarılıyor, yılların çekip aldıklarını geri getirmek istercesine. Annem benim, diyorum. Göğüs kafesimi bir sancı yokluyor. Şiddetini artırıyor. Heyecanlanıyorum. Nefes almaya korkuyorum. Nefes aldıkça acı artıyor. Anne, ben geldim, diyorum. Annem kapıyı açıyor, merdivenleri ağır adımlarla iniyor. Bahçede süpürdüğü çöpleri kovaya doldurup dışarı çıkarıyor. Geçen zamanın hesabını sormuyor.

Erdoğan Aydoğan Arşivi
14 Sayı: 14 - Eylül 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler