Uyuyabildiğim zamanlarda az da olsa huzur buluyor solgun bedenim. Kilit vuruyor acılara gözkapaklarım; geçici bir süreliğine de olsa. İyi ama uyku nerede? Neden asırlık çınarlara hesapsızca özenmişçesine ayaktayım ve zifiri karanlık gecenin asi ışıklarına bakadurmaktayım? Etrafımı kuşatan gecenin hüzün veren karanlığı, bir mezar gibi alıyor içine beni. Mahşere bırakılmış hesapların peşine düşmüşleri, düşleriyle baş başa bıraktım. Gülüp geçiyorum bazen, ağlanacak hâlimize. Ruhum, avuçlarımda eriyen bir kar tanesi gibi. Zavallı aklım sınırlarını zorlamakta... Aynalar ikiyüzlülüğümü haykırmakta… “Korkmadan korktuk!” diyemeyecek bir korku var yüreğimde. Kaybedenlerden mi oluyorum yoksa? Ey uyku mahmurluğundaki gözlerim, ufuklar neden bu kadar karanlık? Umutsuzluğa çaredir gayretler; yüzüstü sürünmek değildir elbet.
Yitik şehrin kayıp insanlarına karıştığım günden bu yana, ruhum bedenimle savaşıyor. Neden? Geçerli bir nedeni var mıydı bu savaşın? Nedeni yoktu. Nedeni vardı. Nedeni, yoktan bir vardı. Nedeni, meşrulaştırılmış bir yalandı. Bunların hepsi koca bir yalandı. Asıl neden, işin kolayına kaçmaktı! Bezgin hâlim, hezimetler içinde. Aldatan sözler duyuyorum kulaklarıma fısıldanan. Vesveseler peşi sıra geliyor. Apaçık bir düşmanın ağzından çıkan bu sözler, ateşten çukurlara doğru sürüklüyor beni. İsyanı bana olan bir ben var içimde ve durmadan alıp götürüyor güzel yanlarımı. Acılarım katlanıp katmerleşiyor gün geçtikçe. Dizginleyemediğim nefsim için akıttığım gözyaşları, yanaklarımda izler bırakıyor. Kim bilir daha neleri yitireceğim, saman alevine dönen ve beni ziyanda bırakan kısacık ömrümde. Yaşarken umutsuzluğa kapılmak doğru değil ama nasip olacak mı tövbe kapılarını aşındırmak, bilmiyorum.
Verilen bir sözle başlamış, insanı şerefli kılacak sürgün hayatının serüveni. Kavlime sadık kalamamanın korkusu var içimde. Geceleri, mahşerin yakıcı azabını hatırlıyorum bazen. O anda dilim damağım kuruyor sanki ve ansızın ürperiyorum. Beynimi kaynatan bir güneş yükseliyor hayallerimde. Bir söğüt gölgesi arıyor gözüm. Sonsuzluğun başlangıcı mı bu vahim durum? Zaman diye bir şey kalmıyor o vakit. Çalan son zille sınav bitiyor ve yüz kızartan defterler açılıyor birer birer. Simsiyahtan da daha siyah bir kitap uzatılıyor bana. Utanıyorum… Kararmış yüzler yerle yeksan… Kaygılı gözlerle bakan, fırkalara ayrılmış insanlar görüyorum. Bir umut ışığı arıyorlar, yanan döşlerini soğutmak için. “Biz ne yaptık!” diyor birileri feryat edercesine. Annelerin kendi evlatlarını bile unuttuğu o gün, gelip çatıyor nihayetinde. Hani şu hiç gelmeyeceğini zannettiğimiz gün! Dünyalık nimetler verilmiyor. Susuyor ezanlar, kulaklara okunmuyor. Cürümsüz kalıyor süslü sözler. Günahlar ateşten gömlek misali oluyor ve kara bir leke gibi yapışıyor üzerime. Çatıyorum kaşlarımı kendime kızarak ama son pişmanlık fayda etmiyor. Nanköre bin fırsat verseler de boş! “Bağışla” demek tedavülden kalkıyor. Yalan dünya mazide kalıyor. Her şey için artık çok geç oluyor. “Ebedi yurdum burasıymış meğer!” diyorum içimden. Bitiyor zulüm. Bitiyor fani hayat. Eşsiz bir köprü görünüyor, adı: Sırat.
Kâbusu andıran hayallerin sonunda gözlerim perdelerini kapatıyor. Dalıp gidiyorum ölümü hatırlatan bir uykuya. Ne ölmek istiyorum ne de uyanmak. Sabah oluyor ve ben, gece içine düştüğüm çukurda ruhumu bırakıp, yine karışıp gidiyorum yitik şehrin kayıp insanlarının arasına. Ruhsuz… Duygusuz… Gamsız… Geziyorum sokak sokak yitik şehrin yitirilmiş yerlerini. Ben, yitik şehrin kayıp insanıyım. İnsan… Neden yaşadığını unutup, ne kadar yaşayacağını düşünen insan…
