İnsan bilmek ister, inanmak, düşünmek ve güzelleştirmek! Bilmek için yollara düşer; bu, bilimdir. İnanmak için bir din edinir. Düşünmek için bir felsefe kurar. Güzelleştirmek için ise estetik inşa eder. Bu duyuşlarla beşer insanlaşır. Varoluşu anlamlandırmak için bilmek, inanmak, düşünmek ve estetize etmek gerekir.
Bu duyuşları, temeli bilmekle, gövdesi inanmak ve düşünmekle, zirvesi de estetize etmekle kemale eren bir yapıya da benzetebiliriz. Son nokta olarak estetik duyuş ve sanatsal var etmeyi alırsak, yaratılışa baktığımızda varlığın en güzel şekilde inşa edildiğini görürüz. Orada bir kusur bulamazsınız. Göklerde gözlerinizi gezdirin bakın bir çatlaklık görebilecek misiniz?
Aristoteles üstadımıza göre sanat ‘mimezis’ yani taklit! Var olanın taklidi. Seslerin, renklerin, görüntülerin! Sonsuz olanın sınırlı bir evrende yeniden üretilmesi gibi! Sanat bütün şubeleriyle bir arayış ve bir ifadelenme nihayetinde!
İnsan bu dünyada bir zindandadır. O gerçek yurdunu aramaktadır. Bunun farkında olsa da olmasa da arayış fıtridir. Kamışlıktan koparılan ney yurdunu aramak derdiyle inler durur. Fakat insan bu dünyadan bir kapı açıp da çıkıp gidemez. O halde bir pencere açarak oradan nefeslenmek yolunu seçer. Pencerenin, Farsça penc/rah kelimelerinden türemiş olması tesadüfî değildir. Penc/rah, beşinci yol demek. Dört duvarın arasından kurtulmak için beşinci yoldur o. Sanat işte bu pencere. Varlık zindanından anlam arayışına açılan bir dehliz.
Ellerimizin arasında bulunan eser de bu çabanın en somut hali. Çizgi ile bir tarih yazımı adeta. Sanatı tarih, coğrafya, insan, önder, şehit üzerinden kayıtlama çabası. El-Hamra’nın tezyini, Kayravan Camii’nin taş işçiliği, Çifte Minareli Medrese’nin görkemi, Mostar Köprüsü’nün nezafeti, Emeviye Camii’nin revakları ne ise Necmettin Asma’nın çizgisi de aynı anlam haritasını tamamlayan dokunuşlardan ibaret dersek abartmış olmayız.
Bu eseri oluşturan çizgiler, bir taraftan farklı coğrafyalarda yaşamış Müslüman önderleri, şehitleri, sanatkârları, düşünürleri, siyaset adamlarını, komutanları bir atlasta buluşturarak bizlere bir coğrafya sofrası kuruyor. Diğer taraftan da tarihin çeşitli dönemlerine ait hayat hikâyeleri üzerinde bizleri dolaştırarak bir tarih bilinci oluşturuyor. Bununla da kalmayıp tarih içerisindeki ileri ve geri gidişlerle bir süreklilik bilincini hem zaman hem de mekân üzerinde imkânlı hale getiriyor.
Bir dini, bir inancı, bir ideoloji, bir muhayyileyi anlamak için onun kitabına bakmak gerekir. Ancak bu, insana yalnızca bir teori sunar. İkinci olarak onun ilk vazedicisine, peygamberine, sahibine bakmak gerekir. Çünkü ilk pratiğini o yapmıştır. Ancak bu da yetmez. O dinin, düşüncenin, ideolojinin tarih içerisinde yarattığı farkı, dinamizmi, misyonu anlamak için, zaman tünelinde ortaya çıkardığı öncüleri tanımak gerekir. Bu öncüler o inanış biçiminin tarihsel şahitleridir. Bu şahitler Ali Şeriati’nin ifadesiyle tarihin kalbidir.
Necmettin Asma, uzun zaman dilimi içerisinde, çoğu zaman günceli canlı tutmayı da başararak vücuda getirdiği bu eseri ile bizlere tarihin kalbini gösteriyor. Bazı yeraltındakilerin, yerin üstündekilerden daha çok konuştuğu ve zamana ses verdiğini gösteriyor.
Öncüleri tanımak, onların hayat hikayelerine aşina olmak, onların kendi mecralarında, sanattan siyasete, düşünceden mücadeleye, yazmaktan konuşmaya, hasılı bir insanlaşma çabasına, kendi varlık tarlalarında bir ırgat gibi kendini gerçekleştirme, birer örnek olma, örneklik inşa etme çabalarına tanık olmak demektir. Gelecek nesillere bir tahattur neşvesi bırakmak değil yalnızca bu çaba, ama aynı zamanda tarihsel ve mekânsal bir kimlik oluşturma çabasına da omuz vermek demek.
Kayıp kimliğimiz Malcolm X’den Filistin’in mürşidi Şeyh Ahmed Yasin’e, tarihsel hafızamız İbn Haldun’dan Fatih Sultan Mehmet’e, Güney Afrikalı İmam Harun’dan Arnavut Mehmet Akif Ersoy’a, Sudanlı büyük âlim ve siyaset adamı Hasan Turabi’den Mehmed Zahid Kotku’ya, Mavi Marmara şehidi Furkan Doğan’dan Sezai Karakoç’a, yanık yüreğimiz Aşık Veysel’den yaşadığımız çağın Muhayrik’i Rachel Corrie’ye ve daha diğer tüm isimlerle, düşünce dünyamızın, muhayyile evrenimizin, üzerinde yaşadığımız toprağın çeşitli renkleri arasında olabildiğince kuşatıcı bir akrabalık bağı dokuyarak, kişi ve sîret merkezli bir atlas kuruluyor bu eserde.
Elbette ki bu eserin estetik değerinin yanında ifade etmeye çalıştığımız tarihsel kimlik inşa edici özelliği görmezden gelinemeyecek kadar büyük öneme sahiptir. Necmettin Asma’nın bu eseri onun sanat ve içtimaiyat hayatında önemli bir dönemeci oluşturacağına eminim. O, çok yönlü çabaları olan bir dostumuzdur. Onunla birlikte hazırladığımız dergiler, içtiğimiz çaylar, gecelerin ilerleyen vakitlerinde göz kapaklarımızda yuvalanan yorgunluk haleleri onun emeklerinin şahitleridir.
Onun güncel ve tarihsel çizgilerini satırlarla bütünleyen Güven Adıgüzel de eserin sûret yanına sîret eklemiş. Elbette ki bilenler için tarihsel şahsiyetlerin isimlerini hatırlamak dahi yeterli olabilirdi. Ancak yeni neslin, her biri bir dağ gibi görkemli şahsiyetleri tanımalarına yardımcı olan satırları için Güven Adıgüzel’in satırları da teşekkürü hak ediyor.
İki güzel insanın emekleri bu eserde bir araya gelince tarihsel bir kayıt oluşmuştur artık. Benim kütüphanemin ayrıcalıklı bir misafiri olacağı da muhakkak.
