‘İnce yoğun bir imiş, hay vah ömrüm çürümüş’
Okuma Mankeni Olduktan Sonra
Şehrin yeni henüz keşfedilmemiş yerlerini keşfetmek için büyük bir fırsat oldu. İşe gider gibi her sabah erkenden çıkıp şehrin arka sokaklarını gezmeyi alışkanlık edinmişti. Oralarda kendisini daha mutlu ve daha güvende hissediyordu. Garip bulduğu sokak veya mahalle adlarını cebindeki küçük deftere not ediyor, onların kökenini bulmak için kafa patlatıyordu. Şehirdeki insanların tamamı şehrin merkezi denilen yerlerdeki kafelerde saatlerce pineklerken, o kendini ıssızlığın ve dinginliğin ortasına atmış saatlerce düşünüyordu. Yorgundu. Kırgındı. Kuşların sesinden başka bir şey mutlu etmiyordu onu. Etrafındaki her şeye o kadar yabancılaşmıştı ki; dış dünyaya ait hiçbir şeyi kalbinin surlarından içeriye sokmuyordu. Bu çaba bütün insanlardan kaçmak içindi. Hatta kendisinden bile. İçinde olduğumuz hayat kaçmayı, yabancılaşmayı tamamıyla reddettiği için böyle bir şeyin mümkün olmadığını da biliyordu; ama en azından bir süre kafa dinleyebilse, birazcık huzur bulabilse kelimenin tam anlamıyla yaşayabilse yaşadığını hissedebilse…
O zaman en başından başlayalım anlatmaya.
Odasının ortasındaki iki çengele asılı bulunduğu zaman boynunda bir zarf ve yanında da bir not asılıydı. Zarfın içindekiler mahrem olduğu için onu burada zikretmeyeceğim; sadece o mektubu şerh etmeye çalışacağım. Zarfın yanındaki notta ise annesinden duyduğu bir söz yazılıydı.
İntihar Mektubu
O zamanlar, yani henüz bu mektubu yazmayı tasarlamadan önce hayatıma birini almayı hiç düşünmüyordum. Henüz bu kadar, yani kendimi asacak kadar karamsar değildim; ama yanımda hem de hayatımın tam merkezinde başka birisine kesinlikle yer yoktu. Hayatım ve umutlarım pamuk ipliğine bağlıyken birisini daha bu ipe bağlayamazdım. Çünkü yaşamak istiyordum. Evet, doğru duydunuz kendimi odamdaki iki çengele asmadan önce deli gibi yaşamak istiyordum. Ama olmadı. Bir gece ansızın odamdaki bütün kitaplarla tek tek vedalaşıp astım kendimi. İçimdeki muazzam yaşama isteğine rağmen hem kendimi hem de o isteği öldürdüm.
Size bıraktığım mektupta her şeyin sebebini öğreneceksiniz. Bu mektup aynı zamanda benim bir tercüme-i halimdir. Beceremedim. Yaşamak zor geldi. İnsanlar, insanlığını bıraktıkça benim içimdeki karamsarlık zifiri bir karanlığa dönüştü. Zaman geçtikçe kendi varlığım bile beni boğar hale geldi. Bunun bir çözümü olmalıydı; ama bulamıyordum. Yaşamalıydım. Ben ölecek adam değildim, ne de kendini öldürecek kadar güçsüz. Yani çözüm ararken bunları düşünüyordum; ama zaman geçtikçe bu hayat denen bataklık beni daha çok içine çekti. Yerimde durduğum halde sürekli batıyordum. İşte tam o zamanlarda girdi İrem hayatıma. Her şeyin bir anlığına dahi olsa düzeleceğini sandım. İrem beni bu çukurdan çekip çıkaracak ve beni istediğim umuda doğru götürecekti. O zamanlar bu düşünce beni hayata ve umuda bağladı. Aslında bana yaşama isteğinden ve imkânından daha çok umut lazımdı. İrem bana duru umut; serin sular ve rüzgârsız gökyüzü getirmişti. Yavaş yavaş eski halime dönüyordum. Umudum vardı artık; ama o da yetmedi bana. Bir zaman sonra eski küskünlüğüme ve karamsarlığıma geri döndüm. Yine Ümit Yaşar yine Kafka yine Tezer Özlü okudum. Yine mahvettim kendimi. İrem beni kurtarmak için elinden geleni yaptı. Beni iki çengele asılı görünce ne yapacağını en çok merak ettiğim insan da İrem oldu. Çok uğraştı. Keşke ona emeklerinin karşılığını verebilseydim. Kendimi asmak yerine onun saç tellerine tutunabilseydim. Çok yanlış birine âşık olduğunu itiraf edemeyecek kadar bağlanmıştı bana. Kendisinin içindeki iyilik, umut ve sevginin ikimizi de bir ömür boyu yaşatacağına inandı hep. Mektubuma devam edeceğim. Odanın ortasında hala sallanıyorum. Olsun önemli olan bu değil, mektuptan öncesinden bahsetmek isterim.
İntihar Mektubundan Önce Yaşananlar
En yakın dostumun intihar mektubunu okurken ne kadar ağladığımı ben bile bilmiyorum. Neden böyle bir şey yaptı. Hep söylerdi zaten, ben bir gün kendimi şu tepemizde duran iki çengele asacağım. Saçmalama lan derdim, nerde sende o yürek. Sen kitaplarını bırakıp bir yere gidemezsin. O zaman gözleri dalar sonra yüzüme anlamsız anlamsız bakardı. Neden sonra belki de haklısın. Hadi birer çay daha içelim derdi. Hah işte bir de çayı bırakamazsın, oğlum cehennemde çay yok. Olsun orası da çok sıcak derdi. Oldum olası soğuktan nefret ederdi. En hafif rüzgâr bile onu çileden çıkarmaya yeterdi. Sanırım burada onun intihar etmeden önceki hayatından bahsetmem gerekiyor.
O zaman en başından başlayalım anlatmaya…
İnci, her zaman gittiği kafede kitap okuyordu. Etrafı ile hiç ilgilenmez sadece kitabını okurdu. Arada bir garsondan çay ister sonra tekrar başını kitabına gömerdi. Saatlerce orada kalır başladığı kitabı bitirmeden tuvalete bile gitmezdi. Tufan, kafeye girer girmez ilk İnci’yi gördü. Hiç tereddüt etmeden karşısına oturdu. Bir çay söyleyip o da kitabını okumaya başladı. İkisi de rahatsız olmadı, kitaplarını bitirdiler. İlk önce İnci Tufan’a baktı. Merhaba ben İnci dedi. Merhaba ben Tufan dedi. Çok iyi dost olmalarına bu konuşma yetti. Tanışmadan intihara kadar yedikleri içtikleri okudukları yazdıkları ayrı gitmedi. Zamanla ikisi aynı oldular. Ama bir gün Tufan bu birlikteliği bozdu.
Okuma Mankeni Olmadan Önce
Tufan bir gün büyük bir heyecanla yanıma geldi. İnci bak bakalım elimde ne var. Aldım baktım. (Gözleri dalıyor). Bir gazete ilanı, şehrin en büyük hatta ülkenin en büyük kitabevi okuma mankeni arıyormuş. İlk başta bir anlam veremedim; ama ilan Tufan’ı çok heyecanlandırmıştı. Tanıştığımızdan beri ilk defa gözlerinin içinin parladığını gördüm. Neden bu kadar heyecanlı olduğunu sorduğumdaysa net bir cevap veremedi ama olsun benim ruh ikizim mutluydu ya o bana yetiyordu. Bu işin onu içten içe tükettiğini nerden bilebilirdim ki. Ben ruh ikizimin gözlerinin parladığını gördükçe daha da mutlu oluyordum. Ah Tufan ah, sen toprağın üstünde gerektin bu dünyaya. İrem ile konuştunuz mu, o ne diyor bu zamansız ayrılığa (gözyaşlarını siliyor). Tufan, ölümü sindire sindire yaşadı. Onu belki İrem kurtarabilirdi ama o da başaramadı bunu.
İş görüşmesine beraber gittik. Yanında olmamı istedi. Saçmalama Tufan tabii ki yanında olacağım, seni böyle bir günde yalnız bırakır mıyım hiç? Tufan, çocuk gibi kırılgandır. Onu kırmak o kadar kolaydır ki, yani onu tanısaydınız dünya üzerinde böyle bir erkeğin nasıl var olduğuna şaşardınız. Yolda yürürken kalp atışlarını duyuyordum neredeyse. Nedense bu okuma mankenliği işi onu çok heyecanlandırmıştı. Ben onu sadece yeni bir öykü yazmaya başlayınca yahut yeni bir öykü kurgusu anlatınca bu kadar heyecanlı görmüştüm. Tabii bir de İrem ile tanıştıktan sonra. İnci; serin, duru bir deniz içindeyim onunla sanki demişti bana. Ama bu denizin beni boğacağından korkuyorum ya da benim çoraklığım onu kurutursa diye…
İntihar Mektubu Devam Ediyor
Hayatta bana güvenen iki insanı hayal kırıklığına uğrattım biliyorum. Beni seven onlardı sadece. Ölümüm için sadece onlardan özür diliyorum. Başka kimseyle hesabım yoktur. İnci, benim eksik tarafımdı. İrem ise sevgi dolu yanım. Ben onları hak edecek kadar güçlü olamadım hiçbir zaman. Onlara layık olmak için çaba gösterecek kadar cesur olsaydım keşke. Onlarla tanışmasaydım kendimi asmazdım belki de kim bilir? İnci, beni size çok iyi anlatacaktır beni sadece ona sorun. İrem beni pek bilmez. O sadece sevdi beni, ötesini, kazancını, kaybını hiç düşünmeden sevdi. Mektubu okuduktan sonra İrem ile de görüşün lütfen. Beni neden bu kadar çok sevdiğini inanın ben de merak ediyorum. Kafamda çeşitli intihar senaryoları kurdum. Kafamda kendimi çoktan öldürmüştüm de sadece o düşünceyi eyleme geçirmek için doğru zamanı kolluyordum.
İnci Anlatıyor
Kitabevinin sahibi bizi ofisine aldı. Çaylarımızı içene kadar konuşmadık. Çaylar bittikten sonra adam konuşmaya başladı. Öncelikle daha önce böyle bir işin adını duyup duymadığımızı sordu. İkimiz de hayır anlamında başımızı salladık. Adamın bakışları bir anlığına Tufan’ın dalgınlığına takıldı, oradan odanın ortasındaki çengelde sallanan bedenine geçti, oradan İrem’in gözlerinin içinde huzurla yüzen ruhundan geçti. Sonra bize baktı tekrar. Sonra yeniden Tufan’ın sallanan bedenine baktı. Bir hüzün bulutunu andıran bakışlarını Tufan’a dikti sonra. Ben sonradan o ilk anı düşününce aslında o esnada adamın her şeyi bildiğinin fark ettim. Tufan’ın intiharını söylemeye gittiğimde bana çok ilginç şeyler söyledi, onları daha sonra anlatacağım. Tufan, o gün işe alındı. Sabah dokuz gibi işbaşı yapacak akşam yedi gibi de mesaisini bitirecekti. Her şey ilk başta çok güzel başladı. Tufan, yeniden umutlanmıştı hayat karşısında. Yaşamak için geçerli bir sebebi vardı artık. Anlamıyorum, yaşamak için bu kadar çok sebebi olan bir insan neden intihar etsin ki? (Bir sigara yakıp, uzaklara dalıyor.) Her iş çıkışı oturup çay içerdik. Biz onunla daha çok susarak anlaşırdık. Sessizlik ikimiz arasındaki ortak dildi. Hep onun odasında otururduk. Çengelde sallanan Tufan’ın boşluğu da bizim sessizliğimize iştirak ederdi. Sallanan bir adamın boşluğu nasıl bir şeydir bilir misiniz?
Şimdi benden olup bitenleri bütün ayrıntılarıyla anlatmamı istiyorsunuz. Pardon ama siz polis falan mısınız? Size ne Tufan’ın intiharından, ya da odasının ortasındaki çengelde asılan bedeninin zamandaki boşluğundan? Tamam, anladım şimdi, siz okuduğunuz şu metnin bir gerçekliğinin olmasını istiyorsunuz. Neyse konumuza geri dönelim. Tufan ile onun odasında çay içip kitap okurken bazen uzun uzun onu seyrederdim. Bilincini dalgınlığına gizlemiş gibiydi. Neden sonra başını kitabından kaldırmadan; İnci, dünyada olan her şey aslında bizim sandığımızdan çok farklıdır, senin şu anda yaptığın da bu farklılıklardan birisi aslında. Kafandan bir şeyler kurdun ve onu benim kafamdan geçiyormuş gibi göstermeye çalıştın; ama unutma azizim benim düşündüklerim ve kafamın içindekiler belirleyici olacak her şeyin sonunu.
Tufan dedim sustum. Gözlerim çengelde sallanan boşluğuna takıldı. Boğazımda bir şey düğümlendi sanki. Boşluk artık tamamen Tufan’ın bedenini almıştı, o anki acıyı anlatacak bir kelime yahut benzetme yok bende. Tufan ile bir daha görüşemedik. Kendini asmış dediklerinde çok fazla şaşırmadım aslında. Çok üzüldüm. Çok ağladım. Ama biz zaten en başından beri onun sallanan bedeninin boşluğu ile birlikte oturuyorduk. Tufan kendi dünyasına dalınca odanın ortasında sallanan boşluk biraz daha belirginleşiyordu sanki. Dalgınlığından sıyrılıp yaşadığımız hayata gelince ise boşluk zamandaki belirsiz haline geri dönüyordu. Ben arkadaş, dost olan Tufan’dan bahsediyorum. Birazdan İrem aşık Tufan’dan bahsedecek. Ben bir çay içeyim siz de o sırada intihar mektubunun devamını okuyun lütfen.
İntihar Mektubu Devam Ediyor
İnci beni biraz anlatmış olmalı size. Ama şunu itiraf etmeliyim ondan bile sakladığım çok şey oldu. Kafamın içine kadar gelip yerleşen birinden bile bir şeyler sakladım hep. Sebebini ben de bilmiyorum. Galiba bir şeyleri saklamak benim genel karakteristik özelliğimdi. Her insan hayatının belli dönemlerinde intihara meyletmiştir. Ya da düşüncesi beynini yiyip bitirmiştir. İşte insan yok olmaya tahammül edemiyor, bu yüzden yazıyor, çiziyor, kendi meşrebince bir şeyler yapıyor. Ben yok olmak istedim. Yokluğumla var olmak falan değildi isteğim sadece bu sahte can pazarından kendi isteğimle ayrılmak istedim. Beni yadırgamışlardır, ayıplamışlardır belki aralarından çok kızanlar da çıkmıştır, mesela imam cenaze namazımı kıldırmamıştır. Ölümü kim yıkayacak acaba? Size çok fantastik, gerçeküstü bir şey anlatmıyorum. Sadece neden intihar etmek istediğimi bilin istiyorum; ama onu bile beceremiyorum görüyorsunuz. Kendisinin intiharını bile adamakıllı anlatamayan birisi dostluğu aşkı ve diğer özel saydığımız bütün şeyleri nasıl anlatsın? Tufan vardı, şimdi yok desinler sadece. Zaten çok fazla arkadaşım yoktur. Sadece bir kadını sevdim; ama birçok sevgilim oldu. Ama İnci bunu hiçbir zaman bilmedi. Mektubu okuyunca anlayacak. Tabii eğer mektubun onun eline ulaştığını yazarsam. Bu benim intiharım ve burada ben ne yazarsam o olacak. Belki hayatımda ilk kez bir şeyi yönetiyorum. Kendi yazdığım intiharımın yönetmeniyim. ‘Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki’ diyen şaire inat yaşamayı ben dertli bir türküye benzetmek istiyorum müsaadenizle. Yaşamak, dokundu bana. Canım tenime alışamadı, beynim yaşıyor olmayı bir türlü kabul etmedi. Kalbim hep bir hoşça kal ülkesi demişti birisi. İnci bana her zaman doğru olanı göstermeye çalıştı. Hayatımda bir kez bile onu dinleseydim belki de çok farklı şeyler yapabilirdim. İnci’ye sadece bir tek şey söylemek istiyorum, seni çok sevdim İnci.
İrem
Ben bu acıyla yaşayamam demiştim. Bir düşünsenize her şeyden çok sevdiğiniz adam kendini asmış diyorlar o anda ne yaparsınız? Dünya bitti sandım. Yaşıyordum, yaşadım ve hala yaşıyorum; ama Tufan bana gerçek acı neymiş onu gösterdi. Ben onu çok sevdim. Korkuyorum İrem derdi hep. Seninle bir bütün olamamaktan korkuyorum. Sevgilim sen bunları düşünme bak ne güzel beraberiz, hem ne güzel tam kendine göre bir işin de var. Neden ufak tefek şeyleri kafamıza takalım ki? Ben böyle söyleyince gözleri dalar, sanki ruhu bedeninden çekilirdi. Sonra gözüm odanın ortasındaki çengele takılırdı. İnci, Tufan’ın ruhunun hep o çengele asılı olduğunu söylerdi. İnci’yi hiç sevmedim. Onun varlığına bir türlü alışamadım. O bizim aşkımızı bölüyor hatta paramparça ediyordu. Ama sevdiğim adamın en değerlisi oydu, o yüzden katlanmak zorunda kaldım. Ama en başından beri Tufan’ın hayatında sadece gerçek bir aşkla İnci’yi sevdiğini biliyordum. İnsanın içinde olanları değiştiremezdim ya. Ben de bununla yaşamayı öğrendim. Tufan öldükten sonra birkaç yıl kendime gelemedim. Psikolojik yardım aldım. İlaç kullandım. Defalarca kendimi öldürmeyi düşündüm. Benim söyleyeceklerim bu kadar. Bir de şunu eklemek istiyorum. Tufan benim kaderim ya bu dünyada ya öbür dünyada.
İnci Son Kez Konuşuyor
Tufan’ın beni sevdiğini en başından beri biliyordum aslında. Ama dostluk aşktan daha önemlidir. Ben de Tufan’ı seviyordum. Dostluğumuz bitmesin diye duygularıma pranga vurdum. Artık Tufan olmadığına göre rahatça söyleyebilirim bunları. Bir gün Tufan geldi ve işi bıraktığını söyledi. Bu konu hakkında bir daha hiç konuşmadı. İntihardan sonra kitabevi sahibinin yanına gittim. Bana birçok şeyden bahsetti. Kafam çok karıştı. Ama söylediği en önemli şey şuydu. Küçük hanım çok fazla üzerinde durmayın belki de hepimiz Tufan’ın kafasının içinde kurduğu birer kuklayız. Ben de mi öyleyim dedim. Kafam durdu. Bu kadar nasıl gerçek olabilir gerçek olmayan şeyler?
Şimdi yerimden kalkıp Tufan’ın yanına gideceğim. Her zaman olduğu gibi bir demlik çay ile masasının başında ya bir şeyler yazıyor ya da bir şeyler okuyordur. Başının üstündeki çengele asılı duran ruhu ile barışmıştır belki. Bütün bu yazdıklarımı ona göstereceğim. O da bana bir yol gösterecek. Ben yazdıklarımı ilk başta ona okuturum çünkü. Şimdilik elveda tek dostum, tek sırdaşım, tek aşkım.
İntihar Finali
Odamdayım. Kapı çalındı. Gelen İnci. Hoş geldin ben de seni bekliyordum dedim. Şaşırmadı. Tufan yazdığın her şeyi biliyorum dedi. Bak ben de yeni bir şeyler yazdım, oku bakalım neler diyeceksin. İnci’nin elindeki öykü müsveddelerini aldım okumaya başladım. Ben okudukça her şey daha belirgin bir hal alıyordu. Odanın ortasında sallanan bedenimin boşluğu ete kemiğe bürünüyordu sanki. Öyküyü bitirdim. İnci’ye baktım. Sen benim kafamın içinde kurguladığım bir öykünün kahramanlarından birisin. Ve bu öyküyü ilk önce sana yazdırdım. Birazdan da aynı öyküyü ben yazacağım. Şimdi seni kendi kafamın içinden azat ediyorum. Mektubun yanındaki notta ne yazılı olduğunu ben kendim söylerim. Sana ihtiyacım kalmadı artık müsaadenle.
İrem- İnci- -Tufan. Hepsi ne kadar da birbirinin aynısı şeylerdi. Bir bütünün her bir parçasını oluşturuyordu varlıkları. Tufan, kafasının içindekileri mi yaşadı, yoksa yazdıkları mı kafasının içinden geçti? Bunu anlamak biraz zor. Olayları elimden geldiğince anlatmaya çalıştım; ama ne kadar becerebildim bilmiyorum. İntihar mektubu yarım kaldı galiba ama yanında asılan not onu tamamlıyordu.
‘İnce yoğun bir imiş, hay vah ömrüm çürümüş.’
O zaman en başından başlayalım anlatmaya.
İşten çıkmak ona…
