"Mevdudi hem eylem hem de düşünce adamıdır."
TEMMUZ Sayı: 26 - Kasım 2018

İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa ÖZEL ile konuştuk.

Röportaj: Gökhan Ergöçün


-Hocam, 20. yüzyıl İslam düşüncesi deyince aklımıza ne gelmeli? Yani 20. yüzyıl İslam düşüncesini, öncekilerden ayıran temel özellikler/farklar nelerdir?

Teşekkür ederim. Sanırım 20. yüzyıl İslam düşüncesini önceki dönemlerden ayıran en büyük özellik, geçmişe, tarihe, geleneğe dönük yoğun eleştiridir. Bunun anlaşılabilir tarafları vardır. Bunları dar anlamıyla dini, sosyal, siyasal, kültürel vb. etkenlerle açıklamak mümkündür. O dönemin şartlarını/şartlarında yaşayan Müslüman âlim ve münevverler çıkış yolu ararken kaçınılmaz olarak böyle bir yönteme başvurmak durumunda kalmışlardır. Eleştirel yaklaşım ve düşünce, İslam düşünce tarihinin ta ilk baştan beri en önemli özelliklerinden biridir. Bunun İslam dünyasının zor ve diğer kültürlerle karşılaşma zamanlarında daha belirgin hale geldiğini söylemek mümkündür.

Diğer bir özelliğin ise ihyacı/tecdidci olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumu betimlemeye çalışırken seçilen kelimelere dikkat etmekte fayda vardır. Bu bağlamda ne reformist gibi batıda din alanında yapılanları çağrıştıran bir kavramı, ne de yenilikçi gibi kendi tarih ve kültürümüzden kopuk, cılız bir kelime seçilmelidir. Bence son yüzyıldaki gayret ve çabaları en iyi şekilde yansıtan kavram, ihyadır. Bu, bizden ve bize ait kavramdır ve bizi daha iyi anlatmakta ve daha iyi ifade etmektedir. Kendimizi, ürünlerimizi, düşüncelerimizi, kabul edelim veya karşı çıkalım, bize ait olmayan kavram ve terimlerle ifade etmeye çalıştığımızda kendimizi ve bize ait olan değerleri anlaşılmaz hale getirir, gelenek ve tarihle olan/olması gereken bağı koparmış oluruz. Bu bağlamda, İmam Gazzali’nin İhya adlı devasa ve ölümsüz eseriyle tarihimizde kimi zatlar için kullanılan müceddid sıfatını hatırlamakta fayda vardır.

-Mevdudi’den bahseder misiniz bize?

Mevdudi merhum, derdi olan bir insandır. Bundan dolayı her yolla derdine derman aramıştır. Gençliğinden beri yazmış, konuşmuştur. Çeşitli kuruluşlar kurmuş, ülkeler gezmiştir (turistik anlamında değil tabii). Mümkün olan her fırsat ve araçla İslam’ı tebliğe çalışmış, insanları dine davet etmiştir. Mevdudi hem eylem hem de düşünce adamıdır. Hayatı ve eserleri, bunun en önemli kanıtıdır. İslam’ın hayat dini, bu dünyaya ait tasavvur ve teklifleri olduğunu ısrarla söylemiş, bunun bedelini de mahkemelerde, cezaevlerinde ödemiştir. Dik adamdır. Hem batılılara, hem Müslümanlara dinimiz İslam’ı yeni bir dille, yeni bir sesle sunmaya, anlatmaya gayret etmiştir. Onun bir ihyacı ve tecdidci olduğunu söyleyebiliriz.

-Sizce yeni İslamcı gençliğin Mevdudi’ye ihtiyacı var mı, yeterince tanıyorlar mı onu?

Gençlerimizin enerjik insanlara ihtiyacı var. Hem bedenen, hem de zihnen enerjik olan. Geleceğin kurucuları gençler olacağına göre, onlar Üstad Mevdudi’de çok şey bulabilirler. Tabii isterlerse. 1960’lı yıllardan bu yana merhumun birçok kitabı Türkçeye kazandırılmış durumda. Kimisi Urducadan, kimisi İngilizceden, kimisi de Arapçadan. Son dönem gençliğin Mevdudi’yi tanıdığını söylemek zordur kanımca. Okumuyorlar ki tanısınlar! Bu arada şunu da söylemek lazım: Gençlere yol gösterenler de gündemlerinden Mevdudi ve benzeri zevatı çıkarmış durumda.

-Tefhimul Kuran günümüz gençliği için çok önemli bir tefsir. Sizce Tefhim’i diğer tefsirlerden ayıran özellikleri nelerdir?

Evet, Tefhim, son dönem tefsirleri içinde ayrıcalıklı bir yere sahip. Bu ayrıcalığın ilkini, tefsiri yazan, yani müfessir oluşturmaktadır. Sanırım, tarihte bir eylem adamının, aksiyonerin kaleme aldığı ilk tefsirdir Tefhim. Tarihte devlet yönetiminde bulunmuş, idarecilik yapmış, siyasetle iştigal etmiş bazı kişilerin tefsirle ilgili çalışmaları olmuştur. Ama Mevdudi, türünün ilkidir zannımca. Sonra müfessir, muhatabını seçerek yazmıştır eserini. O da “orta seviyede eğitim görmüş kimselerle Arapça bilmeyen ve Kur’an ilimlerinin geniş hazinelerinden yararlanma imkânı bulunmayan aydınlar”dır. Tefsirin özelliklerinden bahsedecek olursak ana başlıklar altında şunları söyleyebiliriz: Tefsirini yazmaya başlamadan önce Kur’an’da adı geçen yerlere tefsirine bilgi ve malzeme bulmak amacıyla gezi yapması; Tefhim’de haritalara yer vererek görsel malzeme kullanması; arkeolojik bilgi ve bulgulara yer vermesi; zaman zaman Kitab-ı Mukaddes ile karşılaştırmalı bilgiler vermesi, yorumlarda bulunması –ki, bu batılı ve modern eğitim almış kişiler için oldukça önemlidir; İslami hayat tarzını ortaya koyma gayreti.

-Mevdudi’nin, Seyyid Kutup’un düşüncelerinin Türkiye’de yanlış anlaşıldığına dair bir kanaat var. Siz katılıyor musunuz bu düşünceye?

Herhangi bir düşünce ve şahsiyetin oluşmasında çevresel şartların etkin olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerek. 20. yüzyıl İslam düşüncesi ve düşünürleri sert olmak zorunda idiler. İçinde yaşadıkları koşullar bunu gerektiriyordu. Yaşanılan kaos ve bunalımdan çıkış için zihinsel ve düşünsel etkinlikte bulunanlar, sert bir söyleyiş sahibi olabilirler. Burada önemli olan, yaşanılan zaman dilimi içerisinde bireysel sorumlulukların yerine getirilip getirilmediğidir. Bence adı geçen düşünürler, kendilerine düşeni fazlasıyla yapmışlardır.

Yanlış anlaşılma meselesine gelince, buna bir ölçüde katılmak mümkündür. Bu da büyük ölçüde bu yazarları okuyanların, kendi şartlarıyla okudukları insanların şartlarını göz önüne almamalarından ileri gelmektedir. Bu kişilerin eserlerini okuyanlar, kendi şartlarıyla yazarların şartlarının farkına vardıklarında, bunları göz önünde bulundurduklarında, bahsettiğiniz yanlış anlama büyük ölçüde ortadan kalkabilir.

-Türkiyeli aydın Müslümanlar bir dönem çokça çeviri faaliyetlerinde bulundu. Ama görünen o ki ne yeni Seyyid Kutuplar, Ali Şeriatiler, Mevdudiler çıktı aramızdan ne de onlar aşılabildi. Sizce bunun nedenleri nelerdir?

Öncelikle şunu söylemek isterim: Çeviriyi, çeviri eserleri küçümsememek lazım. Çeviriler milletleri, medeniyetleri birbirleriyle buluşturan, tanıştıran, kaynaştıran araçlardır. Kendi benlik ve kültürlerinin farkında olanlar, bunlardan daha olumlu bir şekilde yararlanabilirler.

Modern dönemde ulusçuluğun ve ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla, tarihte İslam kültür ve biliminin ortak dili olan Arapça terk edilmiştir. Her Müslüman millet kendi diliyle eserler yazmaya başlamış, dolayısıyla çeşitli milletlere mensup Müslümanlar bunları dillerine kazandırmaya çalışmışlardır. Türkiye’deki çeviri İslami eser furyası, büyük ölçüde Tek Parti Dönemi şartlarından kurtulan ülkenin dini içerikli eserlere, kitaplara olan ihtiyacından ileri gelmiştir. İlaveten Mısır, Pakistan gibi ülkelerde kaleme alınan kitapların içeriği, üslubu, hayata dönük olması vb. özellikleri genç insanların daha çok ilgisini çekmiştir. Kısacası çevirisi yapılan ve etkisi uzun yıllar süren bu çalışmaların en büyük özelliği, aksiyoner bir din tasavvurunu sunmasıdır. İslam’ın dünya vurgusunu ön plana alması, hayata dair siyasal, kültürel, ekonomik reçeteler, öneriler sunması bunları okunur kılmıştır.

İçimizden Mevdudi, Seyyid Kutup, Ali Şeriati vb. isimlerin çıkmamasına gelince. Belki de çıkmıştır, biz farkında değilizdir. Bunu zaman gösterecektir. Geçmişe, diyelim ki 60lı yıllara baktığımızda, o dönem yazan çizen insanların önemli bir kısmının Osmanlı döneminde yetişmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bugün ülkemizde özgün yazarlarımızın, düşünürlerimizin olmadığını söylemek haksızlık olur. Herkes kendi yerini doldurur. Yalnızca Sezai Karakoç, tek başına, büyük bir değerdir. Bugünümüzü ve geleceğimizi inşa edecek şahsiyetler, bu zamanın ve bu toprağın insanı olacaktır. Bu da gayet doğaldır. Bu demek değildir ki, kimseden yararlanmayacağız, hakkı olanı, emeği olanı yok sayacağız. Bence bahsettiğiniz yazarlar ve benzerlerine olan ihtiyacımız devam edecek, ama şartlar kendine özgü yeni şahsiyetler ortaya çıkaracaktır. Günümüzde Gazzali yetişmeyeceği gibi Mevdudi ve Seyyid Kutup da yetişmeyecektir. Ama hem Gazzali’nin, hem de Mevdudi ve Seyyid Kutup’un hakkını teslim eden, onlardan beslenen yeni bilgin ve düşünürlerimiz çıkacaktır, çıkmalıdır.

-Bir de özellikle Türkiye’de İslamcılığın geri çekilmesi ile bir boşluk oluştu siyasal alanda. Yani neredeyse İslamcıların söyleyecek bir şeyleri kalmadı. Bunun faturası da Mevdudi, Kutup, Şeriati çizgisine kesiliyor. Sizce bu doğru mu?

“Kâinat boşluk kabul etmez” diye bir söz vardır. Dünya durdukça İslam ayakta kalacaktır ve ayakta kaldığı sürece de mutlaka söyleyeceği bir sözü olacaktır. Ülkemizde ve dünyada genel olarak şartların değiştiği bir gerçektir. Müslümanların günümüzdeki sorunlarından biri, teori ile pratik arasındaki karşıtlıktır. Okuduklarımız ve düşündüklerimiz, yaşadıklarımızla örtüşmüyor ya da örtüştüremiyoruz. Bunun Müslümanlardan ve çevreden kaynaklanan sebepleri vardır. Zannımca biz kendimizden kaynaklananları bir çözüme kavuşturduğumuz oranda, çevreden kaynaklananlar da çözümlenme yoluna girecektir.

Faturayı birkaç kişiye kesmek büyük bir haksızlık olur. Çuvaldızı kendimize batırmamız lazım. Geçmişte bir biçimde hizmeti geçmiş insanları suçlamak hem ucuza kaçmak, hem de kolaycılık olur. Hata aranacaksa, birkaç kişiye değil, herkes kendine bakmalı, “Ne yaptım, neyi nasıl yapmalıydım, şimdi ne yapmalıyım?” sorularını sormalıdır. Tatminkâr bir cevap verildiğinde, eyleme geçilmelidir. Yoksa geçmişe hakaret etmek, geçmişi suçlamak, çözüm değildir. Tersine çözümsüzlüğe götüren bir tavır ve anlayış olabilir.

Mustafa Özel Arşivi
26 Sayı: 26 - Kasım 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler